Freitag, 16. Januar 2026

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

 

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü

ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan iktidarını ve ortaya çıkardığı rejimleri açıklamada popülizm teorileri diğer yaklaşımlara göre daha maharetlidir. Bu maharet, tekil rejimlerin ampirik özelliklerinin tasvirinden çok, dayandıkları toplumsal ve siyasal dinamiklerin analizinde ortaya çıkar. Ne var ki, bu teoriler de değişimin dinamiğini anlamada yetersizlikler gösterir. Bu eksiklik, kanaatimce bir performatif edim teorisi ile giderilebilir. Bu makalede hem bu mahareti hem de hangi bakımlardan bir performatif edim teorisine ihtiyaç olduğunu göstermeye çalışacağım.

Tartışmanın anlaşılabilmesi için neyin üzerine konuşulduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla metin, AKP-Erdoğan iktidarının serüvenini tanıtarak başlıyor. Muhtemelen bu dosyada benzer başka anlatımlar da yer alıyor. Ne var ki nötr bir anlatı mümkün değildir. Her anlatı, olgunun yapılacak değerlendirmeye yön veren özelliklerini öne çıkaran bir plan izler. Aksi takdirde hükümleri takip etmek mümkün olmaz. Bu zaruret, anlatının tekrarını meşrulaştıracaktır kanaatindeyim.

Peşinden, genel popülizm teorileri bakımından temsili olacağını düşündüğüm dört teoriyi kısaca tanıtacak ve anlatılan olgunun ne kadarını, hangi taraflarını açıkladığını; hangi bakımlardan yetersiz kaldığını ifade etmeye çalışacağım. Sonuç bölümünde ise söz konusu teorilerin eksik bıraktıklarından hareketle neden bir “performatif edim teorisine” ihtiyaç olduğunu gerekçelendirmeye çalışacağım.

AKP-Erdoğan Popülizminin Serüveni

AKP baştan itibaren popülist bir harekettir. Ancak iktidarı boyunca köklü metamorfozlar geçirmiş, değişim yaşadığı her dönemde farklı bir çehre edinmiştir. Bu değişimi iki katmanlı olarak ele almak doğru olur. Bir yanda kuruluşundan yaklaşık 2010 Anayasa Referandumuna kadar olan dönem, bir kadro ve halk hareketi karakteri taşıdığı evredir. Referandum sonrasında ise lider hareketi/lider popülizmi karakteri öne çıkar.

Öte yandan, rejim boyutunda AKP-Erdoğan iktidarı üç evre halinde ele alınabilir. “Demokratik popülizm” sıfatının uygun düşeceği ilk evre, kuruluşundan Gezi olaylarına kadar olan dönemi kapsar ve önceki tasnifte hem kitle hem de lider popülizmi dönemlerini içerir. İlk adımları 2007’den itibaren atılmaya başlanan otoriter dönem, esas itibariyle Gezi kalkışması ile başlar. 15 Temmuz 2016 darbesinin bastırılmasıyla ortaya çıkan otoriterlik ötesi evre ise Erdoğan’ın imparatorlaştığı dönemdir; bunu Sezarizm olarak isimlendirmek yerinde olur. Bugün Sezarizmin de sınırlarının zorlandığını gözlemliyoruz. Belki yakın zamanda daha başka rejim adlarıyla tartışmamız gerekecek.

Demokratik Taban Hareketi Dönemi

AKP’nin ilk dönemi en az iki bakımdan demokratik bir karakter taşır. Bir yandan, Cumhuriyet tarihi boyunca hep “öteki” konumunda olmuş dindar kesimler AKP ile toplumsal ve siyasal hayatın, karar alma süreçlerinin merkezine taşınmıştır. Siyaset teorisyenlerinin yaptığı Kantçı ve Rousseaucu demokrasi ayrımında, bu katılım Rousseaucu bir demokratik adım niteliği taşır.

İkinci olarak, bu dönüşüm askeri vesayete karşı “millet iradesinin üstünlüğü” söylemiyle gerçekleştirilmiştir. Popülizm teorilerine başvurduğumuzda, hareketin ortaya çıkışı, benimsediği elit karşıtı bir söylemle eski rejimin dışladığı bir toplum kesimini peşine takarak bir taban/halk hareketi yaratmasına dayanır. Ancak yarattığı halk hareketi İslami kesimle sınırlı kalmamış, çok sınıflı ve heterojen bir karakter edinmiştir.

Bunda, benimsediği söylemlerin geniş hitap kapasitesi kadar, destek veren kesimlerin eski rejimde yaşadıkları dışlanmışlıklar da etkili olmuştur. Örneğin, ortaya çıkışlarının ilk vesilesi olan türban yasağı protestolarında insan haklarına yapılan güçlü vurgu, askerî vesayetten rahatsız liberal ve solcu kesimleri etkilemiş; AKP iktidarında insan haklarının üstün kural haline geleceği inancıyla bu gruplar harekete güçlü destek vermiştir.

İktidar öncesinde hem taban dayanışması şeklinde hem de kazandıkları belediyeler aracılığıyla organize ettikleri — başta kömür ve gıda yardımları olmak üzere — belki de Cumhuriyet döneminin bütününde ilk kapsamlı ve sistematik sosyal yardım programı, 1999 krizinden etkilenmiş, siyasal bakımdan farklı eğilimlerdeki yoksul kesimleri etkilemiş ve bunları giderek hareketin taşıyıcılarına dönüştürmüştür.

Bir başka önemli sosyal uygulama, “yeşil kart” yani bütün vatandaşların ücretsiz sağlık sigortası kapsamına dâhil edilmesidir. Bu uygulama, Cumhuriyet tarihinde sosyal alanda atılmış en radikal adımlardan biridir ve yarattığı halk desteğinin en önemli dayanakları arasındadır.

Kadınlar bu hareketin asli destekleyicilerinin başında yer almıştır. Özellikle dindar ev kadınları, Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez bu denli yaygın şekilde AKP hükümeti döneminde türbanın sağladığı mahremiyet üzerinden kamusal ve çalışma hayatına girmiş, erkekler dünyasına ortak olmaya başlamışlardır. Çalışma hayatına dâhil olmayan kadınlar da belediyelerin düzenlediği boş zaman etkinlikleri aracılığıyla, yanlarında kocaları olmadan evlerinden çıkmış ve dış dünyaya katılmışlardır.

Avrupa Birliği’ne üyelik girişimleri, uyum anlaşmaları ve bu doğrultudaki uygulamalar da toplumun geniş kesimlerini farklı saiklerle etkilemiştir. Kimisi “Avrupa kapıları açılıyor; artık oralara rahatça gidip daha iyi işlerde çalışabileceğiz” diye; kimisi “Avrupa standartlarında bir demokrasimiz olacak” inancıyla; kimisi de “Avrupa sermayesi ülkeye akacak, yatırımlar artacak” düşüncesiyle üyeliğe karşı çıkan Kemalist ve sol çevrelerden koparak AKP’ye destek vermiştir.

2000’lerin ilk 10, hatta 15 yılında dünya çapında ucuz paranın yarattığı ekonomik büyüme ve turbo kapitalizmin yol açtığı istihdam ile hayat standardı sıçramasının etkilerini de hesaba katmak gerekir. Yollara, köprülere, evlere ve parklara yapılan yatırımlar yalnızca istihdam ve gelir yaratmamış; ülkenin görünüşünü ve imajını değiştirerek, dünya klasmanında bir üst sıraya atlandığı yönünde olumlu bir psikolojik etki de yaratmıştır.

Ayrıca, AKP iktidarının ilk 5–6 yılı ülke tarihinin ender demokratik dönemlerinden biri olmuştur. Resmî milliyetçilik eleştirileri ve ümmet kaynaştırıcılığı söylemleriyle AKP, Kürtler arasında da güçlü bir destek kazanmıştır.

Sözünü ettiğimiz dönem, AKP’nin hegemonyasını tam olarak kurduğu parlak bir demokratik popülizm dönemidir. 2010 Anayasa Referandumu bu hegemonya ve popülizmin tepe noktasını oluşturur. Siyaset bilimciler bu başarıyı o yıllarda “çevrenin merkeze taşınması” olarak tartışmışlardır.

Tek Adamlaşma ve Lider Popülizmi

Bu parlak sürece iki gölge gelişim eşlik etti. Bunlardan biri, laik-Kemalist kesim ve müesses nizamla sürdürülen askeri vesayet–millet iradesi mücadelesinin; komplo, kumpas, tezgâh, entrika, düzmece evrak vb. her türlü aracın karşılıklı olarak alabildiğine kullanıldığı topyekûn bir yok etme kapışması biçiminde sürdürülmesiydi. Hareketin asli ayaklarından Gülen Cemaati, özellikle polis ve yargı içerisinde kilit noktalara çok sayıda kadro yerleştirebilmişti. Bunlar eliyle askerlere karşı hukuki açıdan son derece şaibeli Ergenekon ve Balyoz davaları açıldı. Üst rütbeli askerler yanında bürokrasi, yargı ve iş dünyasından birçok isim tutuklandı.

Laik-Kemalist kesim de bürokrasi ve yargı içinde kilit noktalarda kadrolara sahipti. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP adayı Abdullah Gül’ün kazandığı seçim, Anayasa Mahkemesi tarafından hayli şaibeli bir yorumla iptal edildi. AKP buna parlamentodan erken seçim kararı çıkartarak cevap verdi. Paralel olarak da seçimlerin iki aşamalı halk oylamasıyla yapılması doğrultusunda bir Anayasa değişikliği gerçekleştirdi. AKP’nin plebisiter döneminin bu adımla başladığı söylenebilir. 2008’de Gül, halkın %66 oyuyla Cumhurbaşkanı seçildi. Laik-Kemalist kesim buna, AKP’ye laikliğe aykırılıktan kapatma davası açarak cevap verdi. Parti kapatılmadı ama başka türden cezalar aldı.

Bu kapışmanın muharebeleri sadece kapalı kapılar ardında verilmedi; miting meydanlarına da taşındı. Kemalist cenah, laiklik konusunda hassas kesimleri hareketlendirdi; kimilerine göre yüz binlerin, kimilerine göre milyonları aşan katılımlarla üç büyük miting düzenledi. AKP bu hamleye, seçim dönemi de dahil, katılım açısından bu rakamlardan aşağı kalmayan çok sayıda mitingle karşılık verdi. 2010 referandumu sürecinde de çok sayıda kitlesel miting düzenledi. Belki de ülke tarihinde en sık kitlesel mitingler bu dönemde yapıldı. AKP’nin önerdiği Anayasa değişikliğinin %57 oyla kabul edildiği bu referandum, Erdoğan’ın popülaritesinde en üst zirveyi oluşturur.

Yoğun mitingler iki önemli sonuca yol açtı. Daha önce AKP’nin vitrin yüzlerinden sadece birisi –en öndeki– olan Erdoğan, bu mitinglerde lider olarak parladı; AKP kitlesiyle partiden bağımsız, doğrudan ilişki kurmaya başladı. Tehdit büyü(tül)dükçe ve tehdide karşı durmak riskler barındıran bir cesaret gerektirdikçe Erdoğan, tabanının gözünde herkesin cesaret edemediği adımları atan, risk almaya hazır, korkusuz, girişimci bir profille partinin ve kitlenin üzerinde bir konuma yükseldi. 2009 yılında Davos’taki “One minute!” çıkışı, onu Batı’dan gördükleri muamele karşısında kendilerini aşağılanmış hisseden birçok ülkede Batı’ya meydan okuyan bir lider olarak parlattı. Bu yurt dışı desteğinin de etkisiyle AKP tabanı, Erdoğan tabanına dönüşmeye başladı. AKP adım adım aşağıdan bir halk hareketi olmaktan çıkıp bir lider hareketine dönüştü. Erdoğan, başta parti sözcüleri arasında “eşitler arasında birinci” iken bu sözcülerin de lideri durumuna yükseldi.

2010 sonrası, Erdoğan’ın Tek Adamlık Dönemidir. Ve 2011 yılındaki meşhur KCK tutuklamalarıyla da otoriter karakteri belirmeye başlamıştır. Bu dönemde demokratikleşme tersine çevrilmiş, muhalif kesimler üzerindeki baskı artmıştır. Gülen Cemaati bu yıllarda, polis ve yargı içindeki örgütlenmesi üzerinden ülkede ciddi bir total iktidar denemesinde bulunmuş, müthiş bir korku ve yıldırma ortamını hâkim kılmaya çalışmıştır. Erdoğan ekibi de bu girişime, tehdit kendilerine yönelene kadar her türlü desteği vermiştir.

2013, rejim bakımından bir kırılma yılıdır ve iki önemli olay üzerinden bir rejim değişikliğine yol açmıştır. Bunların ikisi de Erdoğan’a meydan okuma olarak başlamış, ancak Erdoğan’ın otoriter tek adamlığı ile sonuçlanmıştır. Gezi, dayanılmaz hâle gelmiş baskıya toplumun başkaldırısıydı. Bu başkaldırı, orantısız bir polis müdahalesiyle bastırıldı. Toplumsal algıyı lehine çevirmek amacıyla Erdoğan, kalabalık görünmesi için taşıma kitlelerin de kullanıldığı çok sayıda kitlesel miting gerçekleştirdi. Bu arada Gezi’yi bastırma konusunda tereddüt gösteren üst düzey parti kadrolarını da tasfiye etti. Toplum üzerindeki polis kontrolü ve baskısı kalıcı hâle geldi. Gezi, Erdoğan Sezarizminin temellerinin atıldığı dönemdir. Sezarizmle, popülerleşmiş bir kişinin alt sınıfların desteğini arkasına alarak müesses kurum ve güçleri etkisizleştirip imparatorvari bir yönetim sürdürmesini kastediyorum.

Aynı yılın Aralık ayında, bu sefer iktidarını paylaştığı Gülen Cemaati muhtemelen tasfiyelerde sıranın kendilerine geldiğini sezerek bir yargı darbesi yapmaya çalıştı. Üst düzey AKP kadrolarının evlerinde içi para dolu bavullar, ayakkabı kutuları, para sayma makinelerini gösteren kasetler, içinde “paraları sıfırlama” geçen telefon konuşmaları vb. ortalığa saçıldı; Erdoğan’a kadar uzanabilecek bir tutuklama furyasının zemini oluşturuldu. Erdoğan son derece atak şekilde, kendisine karşı bir kumpas ve darbe girişimi olduğunu iddia etti. Peşinden düzenlediği sayısız miting ve muazzam bir idari ve medyatik performansla toplumsal algıyı kendi lehine çevirmeyi başardı; tek adam konumu daha da sağlamlaştı. Üstelik son derece otoriterleşerek. Hukuk ilk defa bu dönemde açıktan askıya alındı. Haklarındaki iddialar somut delillerle ayan beyan ortada olan yetkililere meclis kararıyla soruşturma açılmadı. Poliste, yargıda, idari bürokrasi ve partide çok sayıda kişi tutuklandı, tasfiye edildi; yerlerine doğrudan Erdoğan’a sadık, onun emriyle iş yapan kişiler getirildi.

Fakat bu iki olayın AKP tabanında gene de ciddi bir hırpalamaya yol açtığı, AKP’nin mutlak çoğunluğu kaybettiği 2015 Haziran seçimlerinde ortaya çıktı. Erdoğan durumu kabul etmek yerine önce koalisyon arayışlarını akamete uğrattı, seçimlerin yenilenmesini sağladı. Peşinden, tezgâh olduğu ve yapay yaratıldığı sırıtan terör olayları, kitlesel imhalara yol açan bombalamalar vb. yoluyla bir gerilim ortamı hâkim kılındı. İnsanlarda güvenlik ve ülke bütünlüğü kaygısı hâkim algı kılındığında, AKP de Kasım seçimlerinde tek başına hükümet kuracak bir sonuç almayı başardı. Yaz ve güz aylarında yaşanan terör ve gerilim ortamı, belli bir algıyı hâkim kılma doğrultusunda tehlikeli ama son derece başarılı bir performatif girişimdi.

Ordu ve bürokrasideki Gülen Cemaati artıklarının 2016 Temmuz’unda giriştikleri darbe girişimi, Erdoğan’ın meşruiyetini pekiştiren şekilde bastırıldı. Bu tarih, Erdoğan Sezarizminin fiilî başlangıcıdır. Bahçeli, Başkanlık sistemine geçiş önerisini “fiilen zaten oluşmuş bir durumun hukuken de zapt altına alınması” olarak ifade etti. 2017 Anayasa değişikliği ile parlamento etkisizleştirildi, yetkiler başkanda toplandı. Erdoğan artık hukuken de ülkeyi tek başına bir imparator gibi yönetir hâle geldi. İlerleyen süreçte polis ve ordu Erdoğan’ın özel muhafız gücüne dönüşürken, yönetimini denetleyecek organ bırakılmadı. 2017 sonrası, Erdoğan’ın mutlak Sezarizm dönemidir. Şu anki aktüel durum ise Sezarizm ötesi bir otoriter, diktatoryal rejimi zorlama girişimidir.

AKP ve Erdoğan hareketi, bütün bu hikâye boyunca popülist bir hareketti. Ancak bu popülizmin tezahürü her dönemde farklı oldu. İlk dönemde demokratik ve taban hareketi karakteri önde iken, 2013 sonrası “plebisiter demokrasi”, “otoriter demokrasi”, “rekabetçi otoritarizm” vb. türü kavramlarla anılır. 2016 sonrası diktatörleşme, 2017 sonrası ise Sultanlık ya da bunun dengi terimlerle ifade edilir. Ben, dünyadaki benzer örnekleri de ifade gücüne sahip olduğu düşüncesiyle Sezarizm terimini tercih ediyorum. Bunların her biri farklı bir rejime atıf yapar. AKP ve Erdoğan’ın siyaset yapma ve idare tarzı sürekli değişmiş, başta demokratik yan ön plandayken önce otoriterliğe, giderek diktatörleşmeye ve imparatorlaşmaya evrilmiştir.
Fakat AKP ve Erdoğan, bütün bu değişimler içerisinde bir halk hareketi ve bir halk önderi karakterini muhafaza etmiştir. Bu durumda, bu farklı rejimleri birbirinden bağımsız olgular olarak değil, popülizmin metamorfozu olarak görebilir miyiz?

Devam eden bölümde, alanında kabul görmüş dört popülizm teorisini bu bakımdan sınamaya; bunların açıklama potansiyellerini göstermeye çalışacağım. Bunlardan ilk ikisi yapısal/post-yapısal, diğer ikisi ise olgusal-deskriptif karakterde teorilerdir.

Popülizm Teorileri

Gino Germani: Popülizmin Sosyolojisi

Germani, popülizme tanım getirmekten çok onu ortaya çıkaran koşulları anlamaya çalışır. Tezleri, AKP-Erdoğan hareketi tabanının siyasal davranışları da dâhil olmak üzere, sosyolojik özelliklerini açıklayıcı önemli önermeler barındırır.
Popülizm, ona göre modern toplumun eşitsiz ve dengesiz (senkronik olmayan) gelişiminin ürünüdür. Eşitsiz ve dengesiz gelişim nedeniyle modern toplum sürekli bir içsel gerilim içindedir. Bu gerilim, sürekli ayrışan, farklılaşan toplumla, onsuz toplumun varlığını sürdüremeyeceği merkezi ve kuralcı bir çekirdeği muhafaza etme zorunluluğu arasında yaşanır (Germani, 1978, s. 7). Bu gerilim entegrasyon zorunluluğu doğurur. Kendi deyimiyle “Ulusal Popülizmler”, geri ya da geç kapitalistleşmiş ülkelerde ortaya çıkan “aykırı” entegrasyon biçimleridir.

Entegre toplum, normatif yapının farklı bileşenleri —yani normlar, statüler ve roller— arasında uyumun olduğu toplumdur. Böyle bir toplumda popülizmi ortaya çıkaran koşullar oluşmaz. Zira beklentiler, roller ve tutumlar, normatif yapının talep ettiği ve öngördüğü şekilde içselleştirilmiştir; bunlarla normatif çerçeve arasında yeterli düzeyde karşılıklı bir örtüşme söz konusudur. Davranışlar, saydığımız koşulların öngörüleri, beklentileri ve tanımlarıyla uygunluk içerisindedir (s. 16).

Germani’ye göre normatif ve psikososyal düzeylerdeki uyum ve örtüşme, ancak sosyal yapının bütün parçaları birlikte ve aynı yönde değişirse sağlanabilir/muhafaza edilebilir. Kural olarak her sosyal değişim uyumu bozar ve toplumda belirli bir dağılmaya (desentegrasyon) yol açar. Desentegrasyon, farklı alanların minimum düzeyde dahi uyum veya örtüşme yakalayamaması durumudur (s. 17). Bunları sağlamış/sağlayan toplumları Germani “normal seyrinde gelişmiş” toplumlar olarak tasnif eder. Entegre toplum ideal bir durumdur; her toplum belirli derecede dağılma, yani entegrasyon eksikliği gösterir. Kimi şartlar ve dönemlerde bu eksiklik yoğunlaşır.

Germani, entegrasyon bakımından İngiltere gibi erken kapitalistleşmiş ülkelerle sonradan kapitalistleşen ülkeler arasında ayrım yapar. İlk kapitalistleşen ülkelerde kırsal yapıların çözülmesi ve buna bağlı olarak şehirlere göç yavaş olmuştur. Geleneksel yapılardan kopup şehirlerin yeni işçi sınıfını oluşturan kitleler, yeni mekânlarında yeni durumlarına uygun alışkanlıklar, düşünce biçimleri, beklentiler, kişilik ve davranış kalıpları geliştirmek için yeterli zaman bulmuşlardır. Tüketim alışkanlıkları, bir ölçüde hâlâ muhafaza ettikleri kanaatkârlık (asketizm) nedeniyle, ülkedeki imkânları zorlamayacak derecede yavaş değişmiştir; imkânlardaki iyileşme ile beklentilerdeki artış dengeli yürümüştür.

Öte yandan bu yavaş ilerleme içerisinde, sınıf çıkarlarını savunacak sendika ve parti türü örgütlenmeleri inşa edecek zaman bulmuşlardır. Bu örgütler işçi sınıfının çıkarlarını mevcut normatif çerçeve içinde dile getirmiş; bunu yaparken de bu normları düzenleyen liberal değerleri içselleştirmişlerdir. Çıkar mücadeleleri radikalleştiğinde bile devrimci hedefler peşine düşmemişlerdir. Özetle farklı alanlardaki gelişmeler belli bir denge ve uyum sağlayacak şekilde yaşanmıştır.

Sonradan kapitalistleşen ülkelerde ise gelişim farklı bir seyir izler. Bu ülkelerde daha önce durağanlıkları, pasiflikleriyle —daha doğrusu oturmuş normlara ve bunlarla şekillenmiş beklentilere düzenli ve üst düzey uyumlarıyla— karakterize olan gruplar; ekonomik (sanayileşme, sektörel değişim, örneğin tarım yerine hayvancılığa geçiş, teknolojik gelişmeler, büyük ekonomik krizler vb.), katastrofik (doğal felaketler, kuraklık, açlık vb.) veya politik (savaş, iç savaş vb.) nedenlerle aniden coğrafi olarak yer değiştirebilir, toplumsal durumları hızla değişebilir ya da bu ikisi birlikte yaşanabilir. Bu değişim, bu kesimleri hareketlendirir; yeni mekân ve konumlarında toplumsal ve siyasal hayata aktif katılım arayışı içine sokar (s. 33). Bir “yükselen beklentiler devrimi” yaşanır. Bu kitleler hem sosyal hem politik anlamda hareketlenirler. Bu değişimle birlikte toplumun o ana kadar sergilediği uyum sona erer ve hareketlenmiş kesimlerin entegrasyonu zorlayıcı bir baskıya dönüşür.

Uyum ve entegrasyon Germani’ye göre yalnızca iktidar merkeziyle kitleler arasında yukarıdan aşağıya doğru organize edilen tek boyutlu bir süreç değildir. Alt sınıfların da kendilerine aktif biçimde daha iyi şartlar ve yaşam tarzı aradıkları, interaktif ve karşılıklı bir süreçtir. Örneğin vasıfsız işçilikten nitelikli mesleklere geçme, çocuklarının doktor, mühendis, avukat vb. olmasıyla sınıf atlama, yaşam standardının yükselmesi, tüketim alışkanlıklarının ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi, ekonomik büyüme ve siyasal karar süreçlerine katılım gibi faktörler hareketlenen kesimlerin topluma entegrasyonunu sağlar. Bunlar gerçekleştiğinde gerilim ve çatışma potansiyeli azalır (s. 115). Buna karşılık istek, tutum, motivasyon ve buna karşılık gelen davranışlardaki uyumsuzluk arttığında çatışma ve gerilimler ortaya çıkar.

Germani, geç kapitalistleşen ülkelerde ortaya çıkan popülizmlerin tabanını bu şekilde hareketlenmiş kitlelerin oluşturduğunu söyler ve bunu bir işçi biyografisi üzerinden somutlaştırır. Örneğin, kırsal kesimden gelen bir yeni göçmen, endüstri işçisi hâline gelebilir ve henüz yeterli üretim düzeyine ulaşmamış bir ülkede gelişmiş ülkelere özgü bir tüketim tarzı benimseyebilir (s. 37). Bu durumda tüketim arzusu yeterli tatmin imkânı bulamayacaktır. Öte yandan, kültürel ve siyasi katılım bakımından eski durumunu tanımlayan geleneksel ataerkil yönelimini sürdürebilir. Bu durumda şirket, sendika veya siyasi partilerle ilişkisi, gelişmiş parti sistemine sahip bir sanayi toplumunda olması beklenenden farklı olacaktır (s. 36).

Sınıf örgütlenmelerinin dışında, onlara mesafeli durabilecektir. Sınıf örgütlenmeleri aracılığıyla entegre edilemediklerinde, kentlere yığılmış bu kitlelere “aykırı entegrasyon” peşindeki siyasi hareketler hitap şansı bulurlar (s. 31). Germani, İtalyan ve Alman faşizmi ile Latin Amerika popülizmlerinin gerisinde bu tür bir sosyolojinin yattığını söyler: Popülizm, entegrasyon kapasitesinin toplumsal hareketliliğin gerisinde kalmasının ürünüdür (s. 114).

Yeni sosyal yapı, beklentileri karşılayacak olgunluğa henüz ulaşmadan; hareketlenmiş kitlelerin siyasi aktivizmini kanalize edecek işçi sınıfı parti ve örgütlenmeleri ortaya çıkmadan ya da bu hareketlenmenin tek doğal kanalı hâline gelmeden çok hızlı yapısal değişimler ve/veya travmatik olaylar yaşanabilir. Bu da büyük kitleleri coğrafi ve toplumsal yerlerinden koparır, başka bölgelere savurur, sosyal ve ekonomik arayışlara sürükler ve bu kesimlerin siyasal hareketlenmesine yol açar. Bu şartlarda, geleneksel kalıplardan uzaklaşma oranındaki artış, toplumdaki mevcut ve yaratılabilecek entegrasyon imkânlarını çok aşan bir siyasi mobilizasyona yol açar. Bu kesimlerin katılım yoluyla entegrasyonunu mümkün kılacak kurumsal kanallar ya henüz mevcut değildir ya da bunları emecek kapasiteden uzaktır (s. 102). Popülizm, sosyal modernizasyonun düşük olduğu, temsili demokrasinin belirli bir istikrar düzeyine ulaşamadığı ülkelerde ortaya çıkar.

AKP-Erdoğan popülizmi, bilindiği gibi 1980’li ve 1990’lı yıllarda kırsal nüfusun şehirlere yoğun göçü sonrasında ortaya çıkmıştır. Ortaya çıktığı sosyolojik ortam, Germani’nin önermeleriyle büyük ölçüde örtüşür; bu tezlerde analitik bir açıklama bulur.

Siyasal davranış konusundaki önermeleri de bu tabanın liberal özgürlüklere ilgisiz tutumunu açıklar niteliktedir. Germani, geleneksel toplumlarda otoriterliğin önemli bir unsur olduğunu belirtir. Buralarda yaşayanların çoğunluğu, siyasi süreçlerin dışında ve pasiftir. Bunun gerisinde yasalarla ya da zor yoluyla dışlanmaları değil, zihniyetlerinin, özlemlerinin ve beklentilerinin geleneksel pasif aidiyete —yani yaşadıkları yapının olanak ve koşullarına uyum sağlamış olmalarına— dayanması yatar (s. 106).

Kentsel sanayi toplumuna geçiş ani olduğunda, bu otoriterlik ve siyasal pasiflik şehirlere taşınır. Şehir şartlarında kendine özgü, liberal olmayan farklı bir özgürlük anlayışı geliştirirler. Bu kesimler kentlerin yeni alt (işçi) sınıflarını oluşturur. Germani, Latin Amerika ülkelerinde işçi sınıfının “eski” ve “yeni” şeklinde bölünmüş bir yapı sergilediğini belirtir.

Eski işçiler, eğitimli, kalifiye işlerde çalışan; kökenleri itibarıyla ağırlıkla Avrupa ülkelerinden göç etmiş, bu nedenle işçi sınıfı ideolojileriyle tanışık, komünist veya sosyalist partilerde örgütlü, liberal ve enternasyonalist değerlere bağlı bir “işçi aristokrasisi” oluştururlar. Buna karşılık şehirlere yeni akın etmiş devasa kitleler; yerel geleneksel yapılardan gelen, eğitimsiz, düzenli bir işi olmayan, kent hayatının birçok alanında yetersiz koşullarda yaşayan, tüketime ve siyasete ortak olma konusunda yoğun istek sahibi, liberal değerlere mesafeli hatta tepkili, milliyetçi ve otoriter eğilimli insanlardır. Bu nedenle popülist elitlerin tutum ve motivasyonlarına, onlar tarafından hareketlendirilmeye son derece elverişlidirler. Popülist elitlerin otoriter hedefleriyle alt sınıfların geleneksel otoriter eğilimleri örtüşür; elitler bu kitleleri kolaylıkla kendi hedeflerine kanalize edebilirler (s. 93).

Popülizm bu temelde, liberal olmayan farklı türde bir özgürleşme ortaya çıkarır. Örneğin Peronizm, popüler tabandan destek elde etmek için onlara çeşitli katılım kanalları ve durumlarını iyileştirme imkânları açmıştır. Bu yönüyle Avrupa faşizminden ayrılır. Ancak bu katılım, liberal özgürlükler ve mekanizmalardan farklıdır. Özgürlük, kişinin günlük yaşam dünyasında daha önce sahip olmadığı somut imkân ve alt düzey karar alma süreçlerine katılma olarak doğrudan kişisel deneyimler şeklinde cisimleşir.

Örneğin grev yapabilmesi, yani patronla doğrudan pazarlığa oturabilmesi; sendikasının temsilcisini seçebilmesi; kişilerarası davranış kalıplarının değişmesi sonucu Latin Amerika’da hâlâ çok yaygın olan efendi–köle ilişkilerinin eşit insanlar arası ilişkiye dönüşmesi; bu yoldan yöneticileriyle yüz yüze ve eşit göz hizasında konuşabilir duruma gelmesi vb. bu türden özgürleşme deneyimleridir (s. 117). Germani, popülist liderlere ve onların otoriter, diktatoryal yöntemlerine bağlılığın bir nedenini burada görür.

Düşünce özgürlüğü sınırlandırıldığında entelektüel bundan büyük zarar görür; bu onun için somut bir özgürlüktür. Ancak köylüler ve işçiler için durum farklıdır. Onlar için ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, günlük yaşamlarında deneyimledikleri somut özgürlüklerle bir arada var olabilir ve bundan etkilenmezler (s. 118). Bu durum, liberal değerlerin gelişmediği toplum kesimlerinin otoriter bir rejimde özgürlüğü algılayış ve yaşayış tarzıdır; Peron popülizminin temel dayanaklarından birini oluşturur.

Germani’nin anlattıkları, AKP-Erdoğan popülizminin tabanının özgürlüklere yaklaşımını da yansıtır. 1980’li ve 1990’lı yıllardaki yoğun ve hızlı göç sonucu şehirlere dolan bu insanların, AKP iktidarında sosyal ve kamusal hayata katılım konusunda ne tür yeni imkânlara kavuştuklarını ilk bölümde listelemiştim. Dahası, kendilerini toplumun yeni efendisi olarak algılayabilecekleri bir ortam da ortaya çıkmıştır. Örneğin, en alt memurluktan yargı, polis, üst düzey bürokrasi hatta bakanlıklara kadar bütün idari makamlar bu insanların kendileri, çocukları ya da köylüleri, hemşehrileri vb. yani “bizden” diyebilecekleri (ve kolayca ilişki kurup işlerini hallettirebilecekleri) insanlarla doldurulmuştur. Bir başka deyişle bu insanlar günlük yaşamlarında iktidar olduklarını da benzer şekilde deneyimlemişlerdir. Bunlar, AKP tabanının deneyimlediği yeni somut imkân ve özgürlüklerdir.

AKP tabanı, bireysel özgürlükler budandığında, hukuk çiğnendiğinde esas olarak bu somut özgürlüklerine bakmış; otoriterleşme ve diktatörleşmeden, sistematik adaletsizliklerden etkilenmemiştir. Bir hasta yakınının ünlü “Bu iktidarla doktor dövme özgürlüğümüz bile var!” ifadesi, gerekli özeti yapar niteliktedir. Bu kesimlerde özgürlük talebi, bu yeni imkân ve özgürlüklerin son yıllarda ortadan kalkmasıyla birlikte başlamıştır.

Toparlayacak olursak Germani, AKP-Erdoğan hareketinin dayandığı tabanın sosyolojisi konusunda son derece açıklayıcı önermeler yapar. Ancak sürecin inşasında örgütleyici elitlerin rolü ve performansı konusuna yalnızca dolaylı ve yapısal belirleyicilik düzeyinde değinir.

Ernesto Laclau: Siyaset yapma mantığı olarak popülizm

Laclau’nun popülizm üzerine görüşlerini erken ve olgun dönem şeklinde ayırmamız gerekiyor. Her ne kadar aynı tezler işlense de bunlar bu iki dönemde farklı teorik zeminlerde ele alınır. Erken dönemi, henüz Althusser okuluna bağlı bir Marksist olduğu dönemdir. Olgun döneminde ise düşüncelerini post-yapısalcı zeminde geliştirir.
Her iki döneminde de Germani’nin Laclau üzerindeki etkisi gözden kaçmaz. Bir bakıma onun sosyolojik terimlerle çizdiği tabloyu politik ve ideolojik terimlerle yorumlar. Analizinde antagonizma kavramı merkezi roldedir İlk döneminde antagonizmanın iki farklı düzeyde ortaya çıktığını savunur. (Laclau 1985, s. 113). Bunlardan ilki üretim ilişkileri düzeyidir. Örneğin kapitalist üretim ilişkilerinde emek-sermaye ilişkisi. Farklı üretim tarzlarının eklemlenmesi olarak tanımladığı toplumsal formasyon düzeyindeki çelişki ve antagonizmalar bundan farklı karakterdedir. Örneğin, kapitalist ve feodal üretim tarzlarının eklemlendiği ve feodal toprak sahipleri sınıfının egemen iktidar blokunda hegemonik sınıf olduğu bir toplumsal formasyonda “sömürülenler (egemen fraksiyonun üretim tarzı düzeyinde doğrudan sömürdüğü) salt köylüler değil, bir bütün olarak ezilen kesimlerdir: küçük burjuvazi, şehirli işçiler, hatta belki burjuvazinin bir bölümü vb.” Sınıflar bu durumda da mücadele içindedirler. Ancak saf sınıflar olarak karşı karşıya gelmezler. Toplumsal formasyon düzeyinde bir egemen sınıf ya da sınıflar blokunun karşısında bir başka sınıflar bloku bulunur. Üretim tarzı düzeyindeki birinci çelişki ideolojik düzeyde ajanların sınıf olarak isimlendirilmesi ile ifade edilirken, ikinci çelişkide aktörler egemen sınıflar ve halk olarak adlandırılır.
Bu ikinci alandaki çelişki ve mücadele popüler gelenekler üretir ki Laclau bunları “popüler adlandırmalar” olarak isimlendiriyor. Bunlar halkın asırlar boyunca zulme karşı direnişinin, devlete karşı mücadelelerinin, özetle “halkın mücadele geleneğinin” ideolojik billurlaşmalarıdır (s. 181). Tarihsel deneylerin kalıntılarıdır. Sınıf ideolojilerinden daha eskiye dayanırlar ve daha uzun ömürlüdürler. Toplumsal yapının kendisinden daha sağlam ve daha dayanıklı bir anlam yapısı oluştururlar. Laclau’ya göre, popüler demokratik adlandırmalar alanında sınıf mücadelesi bir eklemleme ve hegemonya mücadelesi şeklinde sürer. Zira bu mücadelede ortaya çıkmış değer, sembol, isim, kahraman vb. gibi popüler adlandırmaların zorunlu sınıfsal aidiyetleri yoktur. Sınıfsal karakterleri eklemlendikleri söylemin özgül eklemleme ilkesi tarafından belirlenir. Ve Marksist döneminde Laclau’ya göre bu eklemleme ilkesi ancak bir sınıfsal unsur olabilir (s. 174). Popüler adlandırmalar hangi sınıfsal unsura eklemleniyorlarsa ideoloji o sınıfın karakterini edinir.
Bu noktada Laclau popülizmi şöyle tanımlar:

“Tezimiz o ki: Popülizm, popüler demokratik adlandırmaların, egemen ideoloji karşısına yapay antagonist bir bütün olarak ortaya sürülüşüdür.” (Laclau 1985, s. 187)

Bu tezi somutlaştırmak amacıyla “Egemen bir toprak sahipleri kesiminin yerli köylü topluluklarını sömürdüğü yarı-sömürge bir toplumsal formasyonu düşünelim” der. Egemen blokun ideolojisi liberal ve Avrupacıdır. Sömürülen köylülük buna Avrupacılık karşıtı, yerlici ve cemaat ideolojisi ile karşı çıkar. Zira bu köylü kökenli ideoloji iktidar blokuna muhalif yegâne mevcut ideoloji durumundadır. Laclau’ya göre bu toplumda işçi ve orta sınıflarda ortaya çıkan bir kent muhalefeti toprak sahibi kesimin iktidar tekeline meydan okuduğunda, siyasi muhalefetlerini tutarlı ve sistematik hale getirmek için bu köylü grupların simge ve değerlerine başvurur. Çünkü bu değer ve simgeler, mevcut durumda iktidar bloğuyla radikal bir yüzleşmeyi ifade eden yegâne ideolojik hammaddeleri oluştururlar. Ancak bu simge ve değerler şehirlerde yeniden formüle edilirken dönüşüme uğrar. Tekil bir toplumsal tabana atıf yapmayı bırakıp halk/iktidar bloku çelişkisinin (genel) ideolojik ifadeleri haline gelirler (Laclau 1985, s. 186). Laclau’ya göre bu, bir popülist hareketin doğuş anıdır. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda popülizm böyle ortaya çıkmıştır (s. 195).
Özetle, Laclau’ya göre popülizm, popüler-demokratik ögelerin egemen blok ideolojisine karşı bir bütün halinde antagonistik seçenek olarak ortaya çıkmasıdır. Ancak bu, popülizmlerin mutlaka devrimci olacağı anlamı taşımaz. Egemen sınıflar içinde hegemon olmak isteyen yeni bir fraksiyon da popülist bir hareket geliştirebilir. Bunun için iktidar bloğunun bir kriz yaşaması ve söz konusu kesimin hegemonya heveslisi olması yeterlidir (s. 188).
Bu teori, her ne kadar Laclau onun bu yanını öne çıkarmamış ve bu doğrultuda geliştirmemiş olsa da, Erdoğan’ın muhafazakâr değerlere müracaatla kitleleri istediği doğrultuda ve çok oynak şekilde şekillendirebildiği popülist söylevlerinin etki gücünün neye dayandığını anlamada bize bir açılım sunar. Hem değer ve imgelerin anlamı konusunda söyledikleri hem de kullandığı “eklemleme” kavramı bu bakımdan önümüze geniş bir alan açar. Ancak gene bu kavramlarla geliştirilmesi mümkün psikolojik boyut eksik kalır. Kitle psikolojisinin kurucusu Gustav Le Bon sözcüklerin gücünden bahsediyordu. Klasik popülizmin teorisyenlerinden Kenneth Minogue da popülizmin sistematik ideolojilere değil retoriğe dayandığını, zira insanların akıllarından ziyade duygularını harekete geçirdiğini söylüyordu (Minogue 1969). Eğer Laclau’nun popülizmi dayandırdığı popüler adlandırmalar halk nezdinde manevi, itibari değeri yüksek, onların duygu dünyalarını etkileme gücüne sahip imge, değer, sembol, kahraman ve anlatılar vb. iseler, bunların söylevlerde farklı kombinasyonlar şeklinde eklemlenmeleri hitap edilen kesimlerin duygularını amaçlanan bir doğrultuda harekete geçirebilir. Erdoğan’ın 2000’lerden bu yana söylev performansı buna müstesna bir örnektir. Ancak ifade ettiğimiz gibi Laclau eklemleme tezini “duygu üretimi” alanında geliştirmeyi ne erken ne de olgun döneminde ciddi şekilde denememiştir.

Laclau olgun döneminde Althusserci zemini terk eder. Eski tezlerini, kurucu unsurları Wittgenstein ve Saussure’un dil teorileri, Freud ve Lacan’ın psikoanalizi ve Derrida’nın post-yapısalcı felsefesi olan bir zeminde yeniden tanımlar. Bu zemin değişikliğinde en radikal değişimi antagonizma kavramı geçirir; sınıfsal unsurlara tanınan ayrıcalık tamamıyla ortadan kalkar.
Yeni yaklaşımına göre toplum, kendi içinde anlamsal bütünsellik/sistematiklik sergileyen kapalı bir yapı değildir. Laclau toplum yerine “sosyal (olan)” nitelemesini kullanır. Sosyal olarak adlandırdığı olgular, eski mücadelelerin kalıntıları, tortuları olan toplumsal kurum ve pratiklerdir: geçerli yasal/anayasal kurallar, etik-ahlaki çerçeve, değerler, gelenekler, alışkanlıklar, düşünme kalıpları, kimlikler, imgeler, semboller vb. Bunlar arasında kendiliğinden bir sistematiklik, bütünsellik (rasyonel, fonksiyonel) mevcut değildir. Fakat bunlar gene de iyi kötü bir bütünsellik sergiliyorlarsa, bu, hegemonik söylemsel eklemlemenin etkisi/ürünüdür. Siyasal olarak sağlanmıştır. Laclau bu durumu, toplumun hegemonik söylemsel eklemlenmeyle inşa edilmesi olarak ifade ediyor. Biz her zaman böyle bir hegemonik ortamın içine doğarız ve bu hegemonik kurgunun etkisi altında yaşarız. Bu temelde de bu unsurların o hegemonik ortamdaki somut içeriklerini doğal anlamları, doğal durumları olarak algılarız. Anlam ve toplum “politik” olarak inşa edilir. Sabit içerikler politik/hegemonik süreçlerin etkileri, kalıntıları, tortularıdır ve bu sabitlik geçicidir. Hegemonik eklemleme sarsıldığında, krize girdiğinde bu bağ zayıflar; hegemonya ne kadar güçlüyse biz bu ortamı o kadar doğal ve itirazsız yaşarız.
Ancak hegemonik söylemsel yapı, eklemlediği unsurların anlamlarını ne kadar sabitlerse sabitlesin, bunlar fiili veya potansiyel olarak bir anlam fazlası taşırlar. Her unsur, her şeye rağmen gene de başka türlü de anlaşılabilir, başka türlü de yorumlanabilir. Hegemonik söylem bu anlam fazlasını emmeye, yok etmeye çalışır. Bunun için bu anlam fazlasını ötekileştirir; anlamsızlık ya da toplum dışılık/toplum bozuculuk alanına iter, itibarsızlaştırarak halletmeye çalışır. Fakat bu işlem esnasında ötekileştirilenler, hegemonik söylem bakımından kurucu bir işlev üstlenirler. Hegemonik söylem herhangi bir nihai temele dayanmadığından, kendini ancak bu anlamsızlığın (kaosun, toplum olmamanın vb.) karşıtı olarak kurabilir (meşrulaştırabilir). Laclau bu nedenle toplumun nihai bir temeli olmadığını; dayandığı temelin retorik karakterde, retorikle sağlanmış ikame bir temel olduğunu söylüyor. Anlamsızlık/kaos, anlam ve düzenin/toplumun ötekisi olduğu kadar, onu mümkün kılan/ayakta tutan bir rol de üstlenir. Hegemonik yapı, bunları becerebildiği ölçüde ve sürece toplum görece istikrarını muhafaza eder. Beceremediğinde ise hegemonik yapı ile entegre edemedikleri arasında bir yarık oluşmaya başlar. Böyle bir yarığın oluşması, Laclau’ya göre antagonizmanın ortaya çıkış anıdır (Laclau and Mouffe 2001, s. 125; Laclau 2005, s. 86). Eğer toplum dediğimiz entite hegemonik söylemsel yapı ise, antagonizma toplumun aksamalarını ifade eder; onun sınırını gösterir.

Laclau, toplumsal alanda ortaya çıkan ve entegre edilemeyen her sorunun bir antagonist gelişime yol açabileceğini söylüyor. Örneğin, aşırı sanayileşme hava kirliliğine, global ısınmaya vb. yol açarak insanların doğal yaşamlarını devam ettirmelerini imkânsız kılabilir. Ya da aşırı şehirleşme, betonlaşma yeşil alanları yok ederek, gene buralarda yaşayanların doğal yaşam imkânlarını ortadan kaldırabilir. Kanunen eşit vatandaş olmalarına rağmen toplumda yayılan bir ırkçı trend, siyahların, Asyalıların, Latin Amerikalıların veya genel olarak yabancıların hayatlarını tehdit edebilir. Geleneksel rolleri, kadınların meslek alanında erkeklerle eşit düzeye ulaşmalarını ya da muhafazakâr değerler, kadınların özgürlüklerini yaşamalarını engelleyebilir vb. Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu durumların her biri bir antagonizmanın ortaya çıkış noktası olabilir. Bu durum aynı zamanda toplumda birden fazla antagonizma olabileceğini de ima eder. Bu nedenle farklı sosyal hareketler ortaya çıkmıştır ve bunlar arasında zorunlu bir bağ bulunmaz.

Hegemonik düzen, bu tür antagonizmaları tekil problemler olarak eklemlemeye çalışır. Bunu beceremediğinde, “doyurulmamış/karşılanmamış talepler” temelinde bir grup oluşturma alanı doğar. Karşılanmamış talepler kendi başlarına bir grup yapısı ortaya çıkarmazlar; sadece bunun zeminini oluştururlar. Popülist süreç, bu talepler zemininde bir karşı grubun/cephenin inşa edilişidir ki Laclau bunu “Halk”ın inşası olarak niteliyor. Ve bunun üç koşulu ya da evresi olduğunu söylüyor (Laclau 2005, s. 74).

İlk koşul, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, karşılanmamış talepler temelinde toplumda bir yarılmanın oluşmasıdır. İkinci koşul, günlük hayatta sıkça tanık olduğumuz ancak alışık kavramlarımızın anlamlandırma ve ifade etmede yetersiz kaldığı bir durumdur. Karşılanmamış talepler nitelik ve içerik bakımından heterojen karaktere sahiptir. Aralarında da zorunlu bir bağ yoktur. Ancak hepsi, çözümleri için mevcut düzenden bir beklentiyi ifade ettikleri ölçüde aralarında bir ortaklık doğar. Talepler sistematik şekilde karşılanmadığında, bunlar ortak şekilde düzendeki aksaklığın da eşdeğer gösterenlerine dönüşürler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar. Laclau bu karmaşık durumu şöyle açıklıyor: Doyurulmamış talepler bir yanlarıyla kendi tekil içeriklerini ifade ederler. Ancak sistematik olarak karşılanmadıklarında maruz kaldıkları dışlanmanın da gösterenleri hâline gelirler. Örneğin, evimin önündeki sokakta emniyete alınmamış bir çukur oluştuğunda, bu bende önce yarattığı tehlike ve yol açtığı çamurdan kurtulma doğrultusunda bir somut istek ve talebe yol açar. Bu talebi yetkili kişi ve mercilere defaatle iletmeme rağmen herhangi bir girişim yapılmadığında, sorunun her dile getirilişi artık yetkililerin ilgisizliğini, vurdumduymazlığını, kurumsal aksaklığı, düzendeki bozukluğu da ifade eder hâle gelir. Sorundan her bahsedildiğinde artık somut içerik yanında bunlar da anlaşılır. Eğer etrafımda eğitim, sağlık, iş ya da çevre sorunları vb. gibi başka alanlarda da sistematik şekilde karşılanmayan sorun ve talepler varsa, bunların hepsi aynı ilgisizliğin ve düzen bozukluğunun ifadeleri hâline gelirler. Laclau’nun terimleriyle, tekil somut içerikleri yanında hepsi aynı vurdumduymazlığın, kurumsal aksamanın işaretleri olarak eşdeğerleşirler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar.

Böyle bir durum ortaya çıktığında, Laclau’ya göre, talep sahiplerinin ve siyasal aktörlerin önünde iki muhtemel yol, iki farklı mantığa göre politika yapma imkânı bulunur. Bunlardan birincisi, talepleri gene de tekil içerikleriyle gündeme getirip onları tekil olarak toplumsal, kurumsal işleyişe kabul ettirmeye, dahil etmeye/ettirmeye çalışmaktır. Laclau bu siyaset tarzına fark mantığı ile politika yapmak diyor.

İkinci ihtimal ise, bu eşdeğer talepler zinciri temelinde bir muhalif grup inşa etmek, hegemonik işleyişin karşısına bir blok güç olarak çıkmaktır. Laclau popülizmi, bu tarz eşdeğerleşmiş talepler üzerinden grup inşası şeklinde siyaset yapma mantığı olarak tanımlıyor. Bu süreç, ona göre aynı zamanda hegemonik işleyişin karşısında “halk”ın politik inşasıdır.

Laclau’nun bu inşanın nasıl tesis edildiğine ilişkin düşünceleri ve ortaya attığı kavramlar da son derece ilginç ve alışılmış dışıdır. Ve popülist oluşumun üçüncü koşulunu/evresini oluştururlar. Üçüncü evrede eşdeğer talepler (ve kimlikler) arasında anlam birliği tesis edilir. Zira ikinci evrede kalmış bir eşdeğerler zincirinde talepler ve bu taleplerin taşıyıcıları arasında bir yakınlaşma olsa da, bunların her biri sorunun kaynağını ve çözümünü farklı yerlerde görüyor olabilirler. Halkın ya da geniş blokun inşası, bunların hem kendi aidiyetlerini hem de düşmanı ortak pozitif terimlerle tanımlamaları ile tamamlanır.

Eşdeğerler zincirindeki talepler heterojen karakterde, yer yer birbirlerini dışlayan taleplerdir. Dolayısıyla hiçbir talep diğerlerinin çözümünü kavramında içermez. Alt alta toplanmalarıyla da aralarında bir anlam birliği yaratılamaz. Laclau, bu anlam birliğinin içlerinden birinin (ya da bu talebin bağlaşığı bir unsurun) bütünselliğin temsilcisi konumuna yükselmesiyle sağlanabileceğini söylüyor. Ancak bu, rasyonel karakterde değil, bir bayrağın birçok unsuru temsil etmesi gibi sembolik karakterde bir temsil ilişkisidir. Temsil gerçekleştiğinde bu unsur diğer taleplerin dayanağı ve gerçekleşme ufku hâline gelir. Laclau’ya göre bu rolü bir talep, bir kişi, değer, sembol vb. üstlenebilir. Anlaşılır ifadelerle, popülist oluşum, bir kişinin (lider), bir talebin veya bir değerin/imgenin vb. diğer taleplerin gerçekleşme ufku (ya da umudu) hâline gelmesi sürecidir. Bu gerçekleştiğinde bu unsur grup yapısının temeli/dayanağı hâline gelir. Grup artık varlığını onun sayesinde kazanır, onun sayesinde ayakta kalır.

Laclau, grup inşasında söz konusu unsura radikal bir yatırım yapıldığını söylüyor. Radikaldir, zira bu unsur karakter olarak kendisinden farklı, hiçbir şekilde kavramında içermediği unsurların temsilcisi durumuna yükselmiştir. Yatırımdır, zira temsil rasyonel kavramsal-mantıksal türetmenin ürünü değildir. Laclau’ya göre bu temsil duygulanım (affective) temelinde kurulur. Grup bağı, libidinal (duygusal) bir bağdır.

Bu temsil ilişkisi nasıl sağlanır? Laclau, bir unsurun heterojen bir talepler zincirinin temsilcisi olabilmesi için kendisini mevcut somut içeriğinden ayrıştırması, bir “boş gösteren”e dönüştürmesi gerektiğini söylüyor. Somut içeriğine bağlı bir unsur, sadece kendisini temsil eder. Bunu becerebildiği ölçüde başka içerikleri de temsil edebilme yeteneği kazanır. Bu temsili gerçekleştirdiğinde anlamlandırma süreci tamamlanır. Grup, kendi birliğini tesis ederken ortak düşmanı da belirler. Cepheleşme ideolojik ve politik olarak tamamlanır. Bu adımla ortaya farklı bir hegemonik proje de çıkar. Mevcut hegemonik yapı, kriz yaşadığı ve eklemlediği unsurlarla bağı zayıfladığı ölçüde, bunlar da alternatif projeye eklemlenmeye müsait hâle gelirler.

Laclau’ya göre popülizm, bu tarz bir “siyaset yapma mantığı”dır. Doyurulmamış talepler temelinde bir toplumsal yarık oluştuğunda bunlar üzerinden hemen bir grup, bir halk inşası çabası da başlar. Popülizm, bu temelde bir hegemonik inşa faaliyetidir; siyasetin özüdür.

Laclau’nun “popülist akıl” teorisi, siyasallaşmayı doyurulmamış taleplerin eşdeğerleşmesi üzerinden okuyarak, sosyolojik olanın hangi adımlar üzerinden nasıl politikleştiği üzerine son derece ufuk açıcı bir önerme sunuyor. Gönül isterdi ki Laclau, analizini karşılanamayan sosyal taleplerle sınırlamayıp hâkim gücün ötekileştirmelerini, baskılarını, ideolojik, politik dışlamalarını da dahil etsin. Bu durumda sosyal yarılmanın paralel bir politik yarılma ile ele ele yürüdüğü görülebilir ve aralarında baştan itibaren oluşan/kurulan ilişki tespit edilebilirdi. Zira AKP’nin ilk ortaya çıkışı, doyurulmamış sosyal talepler kadar, hatta belki de ondan daha çok, laik hegemonik güçlerin dindarlığı ötekileştirmesi, yasaklaması ile alakalıdır. Ve popülist gelişimi karşılanmamış sosyal taleplerden çok siyasal dışlamanın yol açtığı tepkilere dayanır. Aslında Laclau buna dayanak yapılabilecek birçok anlatı ve önermeye yer verir, ancak sistematik analizine dahil etmez. Fakat bu hâliyle bile Laclau’nun önerisi, politikleşme süreçlerini anlamada—popülizm üzerine olmayanlar da dâhil—diğer teorilerden daha iyi bir zemin sunar.

Temsilin rasyonel değil, sembolik karakter taşıdığı; bunun olabilmesi için temsilci unsurun kendisini boş gösterene dönüştürmesi, bu yaklaşımın bir yanıyla kafa açıcı, diğer yanıyla problemli bir önermesidir. Örneğin AKP’nin popülizm serüveni, Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkardık!” ifadesi ile başlamıştır. Bu, kendini somut/tekil içeriğinden ayırıp “boş gösterene” dönüştürme, bunun üzerinden de heterojen unsurları temsile müsait duruma sokma hamlesidir. Peşinden Erdoğan, içinden geldikleri Milli Görüş ve siyasal İslami düşünceye son derece aykırı imge, değer ve sembolleri söylemine dahil etmiş; en parlak örneğini 2010 referandumunda gördüğümüz gibi farklı toplum kesimlerini arkasına takmayı başarmıştır. Bu sonuca kendisini, fakir yardımlarından sağlık sigortasına, yatırım ve istihdam beklentilerinden olgun bir demokrasi inşasına kadar toplumda kangren olmuş birçok sorun ve bunlar temelinde oluşmuş geniş bir karşılanmamış talepler/beklentiler yığınının yazım yüzeyi, bunların gerçekleşme ufku/umudu hâline getirerek ulaşmıştır. Bu sayede Sünni dindarlar yanında, en demokratından en şovenistine Kürdü,  Türkü milliyetçi, liberal, sosyalist hatta Kemalist çok geniş ve son derece heterojen bir halk hareketi ortaya çıkarmıştır. Ve 2007’den itibaren bu geniş grubun ayakta kalışı, esas itibariyle Erdoğan’ın kişiliğine dayanır hâle gelmeye başlamıştır. Laclau’nun tezleri bu dönüşümü açıklamada da son derece aydınlatıcıdır. Ne var ki bu grubun inşası ve muhafazasında liderin performansının rolünü “boş gösteren” kavramına sıkıştırmak analizi fazlaca dar bir sokağa sokmaktır. Performans bunun çok ötesinde süreçlere atıf yapar. Laclau bu bakımdan kendi öğrencileri tarafından da eleştirilir.

Erdoğan’ın siyaset tarzının bir diğer özelliği, mutlaka duruma uygun bir kötü/düşman imal etmesi ve pozisyonunu bu kötünün/düşmanın yıkıcılığı üzerinden meşrulaştırmasıdır. Siyaseti, cepheleştirme, gerilim ve düşmanlaştırmaya dayanır. Her krizi yeni ve daha üst düzeyde bir gerilim yaratarak aşmaya çalışmış, nefret duygularını kışkırtmayı siyasette bir temel manivela olarak kullanmıştır. Laclau’nın temelcilik sonrası (post-foundational) yaklaşımında dışlanana, ötekileştirilene ve ötekileştirmeye grup oluşumunda atfettiği kurucu rol, Erdoğan’ın bu stratejisini açıklamada önemli bir kulvar açar. Bu düşman, ilk dönemde askeri vesayet; 2010 Anayasa Referandumunda 12 Eylül darbesi olmuş; bunlara tepkiyi köpürterek geniş kesimleri duyguları üzerinden kendi tercihine yönlendirebilmiştir. Nefretin toparlayıcı gücünü, kendi hükümetinin artırdığı faizlerin yükselmesinde bile kullanmaya çalışmış; bir “faiz lobisi” uydurarak hükümete karşı tepkiyi bu hayali lobiye yöneltebilmiştir. Düşmanın grubu ayakta tutmadaki rolünü anlamada son derece aydınlatıcı bir kulvar açan Laclau, ne yazık ki bu tezlerini geliştirme çabasına girişmez. Duygusal etkileme mekanizmalarının nasıl işlediği, neye dayandığı hâlâ geniş şekilde aydınlatılmış değildir. En önemli eksikliği ise, tezlerinin AKP-Erdoğan popülizminin başkalaşımına ilişkin önerme ve analiz barındırmamasıdır. Oysa başkalaşım popülizm teorisine ilave bir boyut katar.

Laclau, popülizm araştırmalarında bir mihenk taşıdır. Araştırmacıları derinden etkilemiştir. Daha sonraki tartışmalar büyük ölçüde onun tezlerine atıfla yürümüş; kimileri bunları olduğu gibi kabul eder ya da eleştirel geliştirirken, kimileri reddetmiş; fakat her hâlükârda temel bir referans olmuştur.

Cas Mudde: İnce çekirdekli ideoloji olarak popülizm
Laclau’nun yaklaşımının karmaşıklığı ve soyutluğu, kullandığı kavramların anlaşılma zorluğu, olgusal-deskriptif teorileri tekrar öne çıkarır. Bu yeni trendin en önemli temsilcisi Cas Mudde’nin “ince çekirdekli ideoloji olarak popülizm” teorisi, an itibariyle dünya çapında empirik araştırmacıların en yaygın kullandığı yaklaşımdır. (Mudde 2017, s. 47) Mudde, Laclau’nun “siyaset yapma mantığı” olarak popülizm teorisinin—son derece kapsamlı olmasına karşın—empirik araştırmalar için kullanışlı araçlar ve kriterler sunmadığını söylüyor ve bu sorunu çözdüğünü düşündüğü kendi yaklaşımını şöyle tanıtıyor:

“… biz popülizmi, toplumu nihai bir biçimde 'saf halk'a karşı 'yozlaşmış seçkinler' şeklinde iki homojen ve karşıt kampa ayrışmış olarak ele alan ve siyasetin halkın genel iradesinin (volonté générale) bir dışavurumu olması gerektiğini ileri süren ince merkezli bir ideoloji olarak tanımlıyoruz.” (Mudde und Kaltwasser 2019, s. 16, italikler yazarlara ait)

Mudde popülizmin kendini dört kavram üzerinden tanımladığını söylüyor: ideoloji, halk, elit ve genel irade. (Mudde 2017, s. 48) Popülizm bunların içeriklerini ahlaki olarak belirler. Örneğin halkın özü onun “saflığı”dır; halk “otantik”tir. Elitler ise yozdur, çünkü otantik değildirler. Otantiklik, etnik ya da ırksal özelliklere atıf yapmaz; belli bir sınıf ya da toplum kesimi kasdedilmez. Ahlaki olarak tanımlanır. Halkın bozulmuşluktan ari saflığını ifade eder. Siyaset de otantik olmalı; halk için, halkın bütünü için doğru olan yapılmalıdır. Popülizme göre bu mümkündür. Zira halkı kendi içinde sınıfsal ya da kültürel gruplara ayrışmış olarak değil, homojen bir grup olarak tasavvur eder. Aslında elitler de halkla aynı grup kökeninden gelirler. Fakat gönüllü şekilde halka ihaneti seçmişler, kendi çıkarlarını ve otantik olmayan ahlaklarını halka tercih etmişlerdir. Cas Mudde’e göre, popülizmde ayrım sınıf veya milliyet vb. üzerinden değil, ahlaki terimlerle çizildiğinden; kendi sınıf ve etnisiteleri dışındaki liderler, Berlusconi gibi milyonerler, Alberto Fujimori gibi azınlık gruba mensup kişiler de halkın otantik temsilcileri olabilmektedir. (s. 49)

İdeolojiler, “insanın ve toplumun doğası, toplumun örgütlenme prensibi ve amacı üzerine yapılmış normatif ve normatif bağlantılı fikirler kümesi(dir)”; bize siyasal ve sosyal dünyaların haritasını sunarlar. (s. 49) Popülizmin ince merkezli bir ideoloji olması, onun toplum düzenine ilişkin kapsamlı açıklama ve öngörü önermeleri içeren liberalizm, sosyalizm gibi “kalın” ya da “tam” ideolojilerin aksine kısıtlı bir morfolojiye sahip olduğunu ifade eder. (Mudde vd. 2019, s. 17) İnce çekirdekli ideolojilerin anlamlandırma güçleri, anlamlandırma yetenekleri zayıftır. “(B)u nedenle zorunlu şekilde diğer ideolojilere eklenmiş—ve zaman zaman da onlar tarafından asimile edilmiş—gibi görünürler. Popülizm, fiiliyatta her zaman toplumun geniş kesimlerine hitap amaçlı siyasi projelerin cazip kılınmasında hayati rol oynayan diğer ideolojik unsurlara eklenmiş olarak belirir. Kendi başına ele alındığında ise popülizm, çağdaş toplumların ürettiği siyasi sorunlara ne teferruatlı ne de geniş kapsamlı yanıtlar sunabilir.” (a.y.) Popülizm, bu nedenle farklı toplumlara çekici gelecek yorum çerçeveleri zemininde farklı şekiller alır. “Tutarlı bir ideolojik gelenekten ziyade … farklı ve zaman zaman da çelişkili ideolojilerle birlikte ortaya çıkmasıyla daha çok bir fikirler kümesini ifade eder.” (a.y.) Nadiren saf halde bulunur; daha ziyade diğer kavramlarla birlikte ve onlar sayesinde hayatta kalır gibi görünür. (s. 18)

Popülizm, halkı homojen bir bütün olarak tasavvur ettiğinden, onun bir ortak iradesi olduğunu varsayar. Siyaset bu genel iradenin gerçekleştirilmesini hedeflemelidir. Dolayısıyla çoğulculuk vb. gibi yöntemleri değil, halka doğrudan müracaat eden plebisiter araçları kullanır.

Empirik siyaset araştırmacıları, farklı ülkelerde farklı partilerin, hareketlerin, liderlerin söylemlerini, Mudde’in tanımında ortaya koyduğu kriterle kıyaslayarak popülist olup olmadıklarını belirlemeye çalışırlar. Bu yöntem, dünyadaki popülist oluşumları tanıma konusunda önemli kolaylıklar sunar. Ancak aynı zamanda sorunlar barındırır. Bir ülkede, Mudde’in halk-elit karşıtlığını söylemlerinde yoğun şekilde kullanan iki siyasetçi olduğunu düşünelim. Bunlardan biri etrafında bir kitle toplamayı başarıyor ve bir lider olarak sivriliyor; öteki ise başaramıyor, kamuoyunda daha çok şarlatan ve palyaço algısı yaratıyor. Bu durumda, bunlardan sadece ilki popülist olarak anılmayı hak eder. Ne var ki Mudde’in kriterlerine göre, her ikisini de popülist olarak tasnif etmemiz gerekir. Popülizm, kitle toparlamada bir başarıya da atıf yaptığı ölçüde bu konudaki başarı ve başarısızlığın teoriye bir biçimde dahil edilmesi gerekir ki Mudde’de bunu bulamıyoruz.

Hangi dönemi ele alınırsa alınsın, AKP-Erdoğan söylemlerinde halk-elit karşıtlığı, halkın yüceltilmesi, halkın iradesinin siyasete hâkim kılınması başat ifadelerdir. Mudde’in kriterleriyle, AKP-Erdoğan’ın bütün dönemleri boyunca (ve bütün başkalaşımları içerisinde) hep popülist kaldığı empirik olarak gösterilebilir. Ve bu açıdan diğer teorilerin hepsinden daha kolay uygulanabilir kriterler sunar. Ancak başkalaşımı açıklamada fazlasıyla zayıf kalır. AKP, ilk dönem bir taban, daha sonra bir lider popülizmidir. Ve lider popülizmi ilk başta otoriter demokrasi, rekabetçi otoriterlik vb. şeklinde tezahür ederken, daha sonra Sezarizme evrilmiştir. Mudde’in teorisinde bu dönüşümü teori içinde kalarak açıklayacak araçlar bulamıyoruz. Kriterlerine göre hareket ettiğimizde, bütün bu başkalaşım içerisinde karşımıza hep bir ve aynı popülizm çıkar. Sartorici yaklaşımı, bu değişimi ilave unsurlara bağlamamız gerektiğini söylüyor. Ancak bu durumda da popülizmin AKP-Erdoğan hareketinin sürekliliğinde bir rolü olup olmadığı şüpheli hale geliyor. Özetle, Mudde’in yaklaşımının olmuş bitmiş süreçleri, başkalaşımdan izole halleriyle tanımaya uygun bir çerçeve sunduğu; ancak sürecin başkalaşımını anlamada zayıf kaldığı görülüyor.

Kurt Weyland’ın performatif yaklaşım: Siyasal strateji olarak popülizm

Popülizmin bukalemun karakterli bir fenomen olup, tam “kavradım” dediğimizde başka bir renge bürünüp bambaşka özelliklerle ortaya çıktığını hatırlatan Kurt Weyland, “söylemsel” (Laclau) ve “düşünsel” (Mudde) yaklaşımların bu kayganlığı kavramlaştırmada problemler sergilediğini, birçok olgunun yanlış şekilde popülist olarak sınıflandırıldığını söylüyor. Dahası, Mudde’in ideolojik yaklaşımı ona göre, popülizmin karakterini de yanlış anlamaktadır. Örneğin popülizm her ne kadar söylemlerinde “halkı” güçlendirdiğini iddia etse de, gerçekte egemenliği hemen bir lidere devreder ve vatandaşları fiilen güçsüzleştirir. İdeolojik yaklaşımlar, popülizmin ilerici, doğrudan demokratik retoriğini ve görünüşünü vurgularlar; ancak popülizmin özünü, yani yukarıdan aşağıya liderliği göz ardı ederler (Weyland 2017, s. 78).

Kurt Weyland’a göre popülizmi, popülistlerin kendileri hakkında söylediklerinden hareketle değil, yaptıklarına, özellikle de tabanlarını nasıl ikna ve muhafaza ettiklerine bakarak tanımlamak gerekir. (Weyland 2017, s. 74) Popülizmde belirleyici olan, lider ve onun takipçi kitlesiyle ilişkisinin inşasında sergilediği performansıdır; dolayısıyla bunlar üzerinden tanımlanmalıdır. Popülizmin merkezinde, liderin takipçi kitlesi ile kurduğu ve yürüttüğü (yarı) doğrudan, aracısız ilişki yatar.

Popülizm, en iyi, kişiselci bir liderin, çoğunlukla örgütlenmemiş çok sayıda takipçisinin doğrudan, aracısız ve kurumsallaşmamış desteğini sağlayarak iktidar arayışı için veya elde ettiği iktidarı bu şekilde kullandığı bir siyasi strateji olarak tanımlanabilir. (s. 74)

Bir seçkin liderin kendi başına belirlediği ve kendisinde cisimleştirdiği “halk iradesi” doğrultusunda “halk”ı seferber etmesi, popülizmin ayırt edici özelliğidir. Lider, halk bağını parti türü kurumlar üzerinden değil, doğrudan temas yoluyla sağlar. Aksine kurumları devreden çıkarır. Lider, birleştirici bağın bizzat kendisidir. Kitle mitingleri, televizyon tartışmaları yoluyla takipçilerine doğrudan hitap eder, onlarla patronaj nitelikte yarı-doğrudan kişisel sürdürür. Kişiselci ve plebisiterci lider, popülizmin alameti farikasıdır. Liderin bu yukarıdan aşağı rolü nedeniyle, popülizmlerin ömrü liderlerin ömrüyle sınırlı olmuştur. Bolivya'da Carlos Palenque'nin ölümü, Kolombiya'da Jorge Eliécer Gaitán'ın ve Hollanda'da Pim Fortuyn'un suikastları sonrasında olduğu gibi, yükselen kitle hareketi liderinin ölümüyle birlikte ivme kaybetmiş, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. (s. 80)

Popülist liderler, müesses “siyasi sınıf” ile mücadele ederler, onları alt etmeye çalışırlar. Bu amaçla “halkı” daimi seferberlik içinde tutarlar. Sık sık seçim ve referandumlar düzenlerler, kendi popülerlik oranlarını sürekli ilan ederler ve siyasi zorluklarla karşılaştıklarında destekçileriyle kalabalık sokak gösterileri düzenlerler. (s. 84) Ancak bir kitleyi sürekli seferber edebilmek kolay değildir. Bu nedenle halkın sürekli tehdit altında olduğunu ifade etmek, sürekli düşman yaratmak, kahramanlık davaları üretmek, popülist strateji açısından hayati önemdedir. Bunlar yoluyla lider, takipçilerini sürekli teyakkuz hâlinde tutar, hareketlendirir ve sadakatlerini pekiştirir. Halkı sürekli ülkeyi yeniden kurmaya, tehlikeli düşmanlarla mücadele etmeye çağırır. Kitlesel destek sağlamanın en iyi yolu, halkın refahına yönelik tehditlere karşı çıkmak ve “halkın düşmanları” ile savaşmaktır. Halkı en çok böyle ciddi tehditler, böyle zor durumlarda meseleyi bilfiil ele alan cesur bir liderin ortaya çıkması ve halkı bu varlık-yokluk mücadelesine çağırması motive eder. Bu nedenle, ihanet halindeki elit karşıtı retorik, sürekli düşman arayışında olan popülist liderlerin en önemli aracıdır. Bu tür zorlukların olmaması, liderliklerini zayıflatır ve takipçilerini kaybetme riskini doğurur. (s. 85)

Weyland, AKP-Erdoğan popülizminde Erdoğan’ın oynadığı ve önceki teorilerin boşlukta bıraktığı dinamik performatif role odaklı bir teori öneriyor. Ve AKP popülizminin 2010 sonrası bir lider hareketine dönüşmesini, bu dönüşümde Erdoğan’ın payı ve performansını açıklamada diğer teorilerden daha başarılıdır. Ancak bu teori, liderin ediminin kitleler tarafından hangi saik ve itkilerle kabul gördüğüne dair açıklamasında zayıf kalır. Örneğin bu tür şeyler yapıp gene de palyaço durumuna düşmekten kurtulamayan popülist lider adaylarının başarısızlığının nedenlerine açıklama getirmez. Popülizmin başkalaşımını bu yaklaşım temelinde anlayabilmek zor olduğu gibi, AKP’nin demokratik ilk dönemi, CHP’nin de 19 Mart sonrası söylemleri, popülizmin kurumları dışladığı tezi ile de tam örtüşmez. Bununla birlikte, diğer teorilerin ihmal ettiği performans konusunu öne çıkarmasıyla Weyland dikkat çeker ve diğer yaklaşımlardan ayrılır.

Bir performatif edim teorisi ihtiyacı

AKP-Erdoğan iktidarının farklı dönemlerini rejim bakımından inceleyen—bir kısmını bu dosyada da okuyacağınız—çok sayıda araştırma bulunuyor. Bunların kimisi ele aldıkları dönemi plebisiter demokrasi, kimisi otoriter demokrasi, kimisi rekabetçi otoriterizm, kimisi tek adam rejimi, kimisi Sultanizm vb. olarak niteliyor. Ele aldıkları dönemin/rejimin empirik-deskriptif tasviri itibariyle, bu tezlerin hepsinin karşılığı var. AKP’nin ilk dönemi de demokrasinin genişlemesi olarak ele alındı. Yaklaşık 23 yıllık AKP-Erdoğan iktidarı bunların hepsini rejim olarak karşımıza çıkardı. Son 23 yılı, sürekli değişen bir rejimler silsilesi olarak yaşadık. Ve AKP-Erdoğan, bütün bu dönemler boyunca hep aynı popülist hareket/oluşum olarak kaldı. Eğer AKP-Erdoğan baştan itibaren aynı popülist hareket ise, demokratik, otoriter, Sezarist vb. rejimler bu aynı popülizmin başkalaşım evreleri olarak ele alınabilir. Bu durumda başkalaşım popülizm teorisi içinde kalınarak nasıl açıklanabilir?

Ele aldığım popülizm teorileri bütün değerlerine rağmen bu konuya ilgisiz kalıyorlar. Metodolojik varsayımlar bunda önemli rol oynuyor. Örneğin artık pek başvurulmayan klasik özcü yaklaşım, farklı rejimleri bir değişmez özün farklı tezahürleri olarak ele alır. Öz-tezahür ilişkisi mecazi olarak sarf edilebilirse de, analitik olarak ileri sürüldüğünde “Theseus'un gemisi” türü bir paradoksla karşı karşıya kalırız: demokratik popülizm dönemindeki AKP-Erdoğan hareketi ile otoriter demokrasi ve Sezarizm dönemlerindeki AKP-Erdoğan hareketi aynı AKP-Erdoğan hareketi midir? Buna evet diyebilmek mümkün değil. Özcülüğün Sartorici versiyonu, “minimal tanım” olarak isimlendirdiği daha sofistike bir varsayımdan hareket ediyor. Bu durumda popülizm, bütün farklı versiyonları boyunca aynı kalan ve popülizmin minimal tanımını veren bir tekil özelliğe indirgeniyor. Yaşadığı başkalaşım ise onun (her bir dönemde değişen) ilave özellikleri ile açıklanıyor. Ancak bu yaklaşım, başkalaşımın mekanizmaları konusunda bir şey söylemiyor. Laclau’nun antagonizma kavramı, başkalaşımın mekanizmaları ve dinamizmi konusunda aslında son derece elverişli bir zemin sunuyor. Ancak Laclau, teorisini bu doğrultuda derinleştirmiyor. Tercih ettiği linguistik kavramlar ise (“boş gösteren”) bu boşluğu doldurmakta zayıf kalıyorlar.

Başkalaşım içerisinde hep bir ve aynı kalmayı açıklayan başka yaklaşımlar var mı diye baktığımızda, önümüze ilk Hegel çıkıyor. Fikrin kendini zamanda gerçekleştirmesi olarak tanımladığı diyalektiği, fikrin—başlangıçta Laclau’nun “boş gösterene” benzer soyut halinin—süreç içerisinde farklı içerikler kazanarak hem kendini hem de nesnesini nasıl değiştirdiğini tarif eder. Ancak Hegel’e göre fikir, bu başkalaşımda her aşamanın özelliklerini muhafaza ederek bir üst düzeye yükselir. Eski durum korunarak aşılır. Ne var ki, örneğin Erdoğan’ın Sezarizminde, AKP’nin ilk dönem demokrasisinin “korunarak aşıldığını” iddia edebilmek pek mümkün değil. AKP-Erdoğan popülizmi başkalaşımının her bir evresinde, önceki evrenin kimi özelliklerini muhafaza etse de, birçok temel unsuru dışarı atmış, bunların yerine yeni unsurları dahil etmiştir.

Ancak elimizde diyalektik olmayan yöntemler de var. Wittgenstein’ın “dil oyunları” bunlardan biri. (Wittgenstein 2017) “Dil oyunu”, anlamın bağlamdaki kullanımda ortaya çıktığını ileri süren bir teori. Tekil unsurlara değil oyunun kendisine odaklanmayı öneriyor.  Örneğin bir bakkala girip “iki ekmek” dediğimde, bakkal hemen iki ekmeği elime tutuşturur ve parasını ödememi bekler. Fazla kelime sarfetmeden, bu beklenti ve edimi mümkün kılan şey, bütün bunların bakkal diye bir mekânda, alışveriş denilen bir genel edim bağlamında cereyan ediyor olmasıdır. Bakkalda bu bağlamda bir “dil oyunu” oynanır. Çay ocağına oturduğumuzda konuşmaya bile gerek kalmaz. İki parmağımı gösterdiğimde garson, biraz sonra masama iki çay bırakır. Aynı parmak hareketini bir yarışmada yaptığımda ise bambaşka bir anlam ifade eder. Yani her söz ve hareket, içinde gerçekleştiği “dil oyunu” içinde anlam edinir.

Wittgenstein’ın “dil oyunlarının” konumuzla bağlantısı, tezi satranca uyguladığımızda belirginleşir. Satranç da bir dil oyunudur ve bu oyunda anlamlı hamle, her zaman hem kendi hem de rakibin figürlerinin kombinasyonunun sergilediği fırsat ve riskler bağlamında yapılır. Ve bu oyunda biz mi oyunu yönetiyoruz yoksa bu kombinasyonun bütünü (kombinasyon + ortaya çıkan fırsat ve riskler, yani bağlam/oyun) mı bizi yönetiyor, bunu belirlemek mümkün değildir. Failliğim oyun içinde ortaya çıkar; fiilim onun tarafından belirlenir. Özne de, nesne de, hamle de oyunun hem parçası hem de ürünüdür: “oyun” oynanır. Rakibin her hamlesi, bir önceki kombinasyonu bozar; imkân ve riskler bakımından yeni bir durum ortaya çıkarır. Her hamle, oyunda avantajlı kalmayı ve oyundan düşmemeyi sağlayacak, önceden cevabı olmayan bir karar mecburiyeti içerisinde yapılır. Zira kafamda bir plan olsa bile, rakibin her hamlesi duruma ilişkin oyun planımı, figür kombinasyonunu alt üst eder. Kimi zaman beni zor duruma düşürür. Düşüncem ve edimim, bu riski savuşturmaya ve beni tekrar avantajlı kılacak bir kombinasyon yaratmaya yönelir. Oyunu neticede kişi olarak ben oynasam da, bunu oyunun anlamı, figür kombinasyonları ve rakibin hamlelerinin önüme açtığı fırsatlar ve bana dayattığı mecburiyetler içerisinde, sürekli oyunda kalmak hedefiyle yaparım. Ve bunu yaparken de sürekli olumsal (kontingent) kararlar alırım.

Bir başka deyişle, her hamle “olay” yaratır (Badiou, Žižek). Hamle anlamını, önceki durumun mantıki devamı veya hazır bir planın adımı olarak değil, bir belirsizlik ortamında yaratacağı—olumlu veya olumsuz—sonuçla retroaktif olarak kazanır. Değerlendirilmesi sonuçları üzerinden yapılır; geçerliliğini sonuçları üzerinden edinir. Bu karakterdeki edimleri, hangi durumlarda sergileneceği belli içselleştirilmiş “davranış”lardan ayırt etmek amacıyla “performatif edim” olarak isimlendiriyorum. Sürekli performatif olmak, oyunun bir parçasıdır ve oyunda özel bir rol üstlenir.

Ve bu olumsal hamleler, tarafların üstünlük sağladıkları geçici stabil durumlar yaratır. Bu geçici stabil şartlar, bir süre boyunca oyunun gidişatını belirler ve hamlelerin yapılacağı bağlamı oluştururlar. Bu geçici üstünlük evrelerini Laclau’nun hegemonik dönemlerine benzetebiliriz. Bu üstünlük, o evre boyunca oyuna karakterini verir.

Eğer siyaset bir toplumsal güç, yani bir toplumsal grup yaratarak amaçlanan hedefe ulaşma faaliyeti ise, AKP ve Erdoğan’ın dindar kesimlerin taleplerini elde etmek üzere yola çıkışı, popülist oluşumun başlangıcıdır. Bu süreci satranç oyununa benzeştirerek okumak istediğimizde, hareketin dayandığı zemin, Germani ve Laclau’da ayrıntılı şekilde tanıtıldığı gibi, daha önceki dönemde hayatlarında köklü kırılmalar yaşamış, çeşitli talepleri karşılan(a)mamış ya da reddedilmiş, dışlanmış toplum kesimlerdir. Bunların karar süreçleri ve kamusal hayata katılımı ciddi bir dayatma haline geldiğinde, AKP kadroları, askeri vesayete karşı millet iradesi söylemiyle, bunlardan bir grup inşa etmişler ve inşa ettikleri bu grubu, rakibin hamle imkânlarını sınırlayarak ayakta tutmaya çalışmışlardır. İlk çıkışlarında kendilerine meşruiyet ve bir hareket alanı açma zorunluluğu onları insan haklarına dayalı demokratik  bir söyleme yöneltmiş, ilk on yıldaki hamlelerini, oluşum sürecinde elde ettikleri meşruiyet ve yarattıkları henüz kırılgan geçici moral/politik üstünlüğü muhafaza ve grubu genişletme (üstünlüğün tahkimi) zorunluluğu belirlenmiştir. Bu nedenle, genel kamuoyunu tarasızlaştıracak, askerlerden mustarip bütün kesimleri yanlarına çekecek demokratik söylemi hep ön planda tutmuşlardır.

Ancak gelişimleri aynı zamanda yeni sorunlar yaratarak ilerlemiştir. Gezi ve 17-25 Aralık, bu sorunların yol açtığı tepkilerin ürünü olarak patlak vermiş; hem Erdoğan hem de yaratılan hareket açısından son derece tehditvari iki büyük meydan okuma ortaya çıkmıştır. Kişi olarak ayakta kalması, hareketi/grubu ayakta ve peşinde tutmasına bağlı olan Erdoğan, muazzam bir algı operasyonuyla, tabanını birarada ve kendine sadık tutacak hamleler yapmış ve bunda başarılı da olmuştur. Kendisi tek adam olarak sivrilirken, bu esnada devreye sokulan otoriter, diktatoryal yöntemler de kalıcılaşmıştır. Bu kırılma ve performatif edim anı, AKP-Erdoğan popülizminin ilk değişim anıdır. Karşımıza farklı bir rejim çıkardığı andır.

Erdoğan önce tek adamlaştı, 2013 sonrasında otoriterleşti, ama demokrasiyi tam askıya almadı. 2016 sonrası gene benzer bir performativite ile demokrasi ve hukukun askıya alındığı, Erdoğan’ın imparatorlaştığı Sezarizm dönemidir.

Eğer durum böyleyse, AKP popülizminin geçirdiği başkalaşımı kırılma anları ve bu belirsiz anlarda sergilenen performans üzerinden ele almak gerekir. Rejimler, bu performansın sonuçlarının tortulaşmasıdır. Germani ve Laclau’nun popülizm teorileri, oyunun oynandığı koşullara ve hamlelerin dayandığı geri plana odaklanırken, Mudde geçici stabil dönemlerin deskriptif tasvirine yönelir. Weyland her ne kadar performans odaklı bir yaklaşım önerse de, bu performansı “edim” olarak değil, daha çok davranış olarak tasvir eder. Oysa performans, “olay” yarattığı ölçüde bir edimdir. Ve bu teorilerin boşlukta bıraktığı nokta tam da burasıdır. Sözünü ettiğim performatif edim teorisi ihtiyacı buradan doğar. Bu konuya ayrı bir makalede daha yakından eğilmek istiyorum.

 

Atıf yapılan kaynaklar:

Germani, Gino (1978): Authoritarianism, fascism, and national populism. New Brunswick, N. J.: Transaction Books.

Laclau, Ernesto (1985): İdeoloji ve Politika. 1. Baskı. İstanbul: Belge Yayınları.

Laclau, Ernesto; Mouffe, Chantal (2001): Hegemony and socialist strategy. Towards a radical democratic politics. 2. ed. London: Verso.

Minogue, Kenneth (1969): Populism as a Political Movement . In: Ghita IONESCU und Ernest GELLNER (Hg.): Populism. Its Meaning and National Characteristics. London: Weidenfeld and Nicolson.

Moffitt, Benjamin (2021): Popülizmin Küresel Yükselişi. Performans, Siyasi Üslup ve Temsil. 2. Basım. İstanbul: İletişim Yayınları.

Mudde, Cas (2017): Populism: An ideational Approach. In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press (Oxford handbooks).

Mudde, Cas; Kaltwasser, Crıstobal Rovira (2019): Popülizm. Kısa Bir Giriş. Ankara: Nika Yayınları

Weyland, Kurt (2017): Populism: A Political-Strategic Approach. In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press (Oxford handbooks).

Wittgenstein, L. (2017): Philosophische Untersuchungen. 8. Auflage. Frankfurt a.M.: Suhrkamp

 

Sonntag, 16. März 2025

Kasabada Sosyal Hayat: Sosyal duvarlar, ayrı dünyalar

 

Kasabada Sosyal Hayat: Sosyal duvarlar, ayrı dünyalar

 

1960’larda kasabanın sosyal hayatında o dönem pek farkında olmadığımız sınırlar mevcuttu.  Erkeklerin, kadınların ve çocukların günlük hayatı birbirinden ayrı mekanlarda geçer, bunların birbirlerinin mekanlarında bulunmaları, sosyal hayatlarına dahil olmaları pek hoş karşılanmazdı. Bu kuralı ihlal edenlere de pek hoş gözle bakılmazdı. Kasabanın adetleri, görenekleri, gelenekleri örneğin bir kadının çarşıda tek başına dolaşmasını kaldırmazdı. Aynı şey erkekler için de geçerli idi. Onlar da gündüzleri ne evlerinde oturabilir ne de mahalle aralarında dolaşabilirlerdi. Muhtemelen o yılların küçük taşra kasabalarının çoğu benzer durumdaydı. Bu yazıda o yılların erkekler dünyasını tanıtmaya çalışacağım. Daha sonraki bir yazıda da çocukların dünyasını. Kadınlar dünyasının ancak içerden birinin, yani bir kadının yansıtabileceğini düşünüyorum. Umarım bu kadın çıkar ve bu dünyayı bize tanıtır.

Bizim ev Yenicami Mahallesi’sinde.  Annem çarşının Akpınar tarafında bir yere girmek istediğinde bunu tek başına yapmaz, yapamaz; biz erkek çocuklardan en az birini yanına alırdı. Yanında 5-6 yaşında da olsun bir erkek bulunması o dönem kadınların sokağa çıkabilmelerine meşruiyet sağlayan bir unsurdu. Aşağıda Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’na kadar kadınlar dünyası içerisinde sorunsuz, komşulara laf ata ata giderdik.  Bu serbestlik okula geldiğimizde son bulurdu. Annem burada başındaki şalı ya da eşarbı bir kez daha düzeltir, ağzının burnunun iyice örtüldüğünden emin olurdu. Babam olmadan çarşıya giremezdik veya laf olur diye girmezdik. Bunun  yerine o zamanlar henüz yıkılmamış Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’nun bahçe duvarıyla Toros Kahvesi binasının arasındaki genişliği bir metreyi ancak aşan dar koridor gibi bir arayol ya da geçidi kullanır, Buğday Pazarı’na doğru giderdik. Uzunluğu en fazla 8-10 metre olan bu dar geçit erkekler dünyasının sınırı gibiydi. Bir nevi görünmez duvardı. Ne erkekler bu duvarın mahalle tarafına serbest geçiş yapabilirlerdi, ne de kadınlar ve çocuklar çarşı tarafına. Sınır, ozamanlar karşılıklı gibi duran Hasan Güpınar’ın fotoğrafçı dükkanı ile Tornacı Hüseyin amcanın atölyesinin önünden Buğday Pazarı’na uzanır, meydanı dimdik keser, Terzi Şükrü amcanın dükkanının önündeki ara sokaktan Ziraat Bankası’nın önüne inerdi. Çarşı burada bitiyordu o zamanlar. Bankanın Akpınar tarafında sadece evler vardı ve kadınlar tekrar kendi dünyalarına, özgürlük alanlarına adım atmış olurlardı. Çarşının öbür taraftaki sınırı ise Saathane’nin Taşova tarafındaki sokak oluştururdu. Annemle bazen eski sinemanın yanındaki ara sokaktan dümdüz aşağıya iner, bu yolu kullanırdık. Bu yol çarşının tam sıırında yer kalan eski sebze pazarına açılırdı.

O zamanki çarşının ne kadar küçük olduğu farkediliyordur  sanırım. Merkez Camii önünden aşağıya inen 3 buçuk ve yanlamasına giden üç küçük sokaktan ibaret dar bir mekandı. Aslında faal çarşı sadece Ziraat Bankası’nın hemen önünden yukarı çıkan ve bakkaların bulunduğu anayoldan ibaretti. Paralel sokakta, camiinin hemen karşısında fırın, aşağıya doğru sağlı sollu bir kaç berber, ayakkabı tamircisi, Nalcıoğlu’nun tuz dükkanı, bir kamyon yedek parça satıcısı ve kasabanın iki lokantası ve tandır kebapçısı bulunuyordu. Gazeteci daha aşağıda kalırdı. Bu sokak sadece Çarşamba günleri çok canlı olur,  diğer günler sadece saydığım işyerlerinde işleri olanlar uğrardı. Sokakt ayrıca sadece Çarşamba günleri açılan bir kaç dükkan daha vardı. Bu dükkanları ilerde başka bir yazıda tanıtacağım. Bu sokaktan sağa doğru ‘’buçuk’ dediğim kısa bir sokak sebze pazarındaki meydana inerdi. Bu sokakta kasabanın kasap dükkanları, Aslan Akyürek’in manifatura dükkanı, bir berber ve pazarcılara ait Çarşamba günü dışında açık olmayan bir kaç küçük dükkan vardı. Sokağın camii yönünde en başında da eski ‘’hela’. Berber ve manifatura dükkanı dışındakiler kasaplar da dahil, sadece Çarşamba günü açıktılar. Bu nedenle diğer günler bu sokaktan çok az insan geçerdi. Bunun daha sağına düşen son sokakta kasabanın o zamanlar tek eczanesi, iki manifaturacı, bir terzi ve en sonda bir araba tamircisi vardı hatırladığım kadarıyla. Sokağın sağ tarafında da eski Postane binası bulunurdu. Postane’nin önünden küçük bir sokak Saathane’nin yanına götürürdü sizi. Aslında bu sokak hatırladığım kadarıyla, ortada ağaçlarla ayrılmış iki kulvarlıydı. Sağ kulvar eski ortaokulun bahçe duvarı ile sınırdı. Bu okul sonradan Merkez İlkokulu oldu. Bu sokak da Çarşamba günleri dışında canlı değildi. Çarşıda sadece Toros kahvesi ile Ziraat Bankası arasındaki ana sokak her daim o zamanın ölçüleriyle kalabalık ve canlı olurdu.

1960’ların, 70’lerin Ladik’i, erkeklerin hem özel hem de kamusal hayatta ön planda olduğu bir toplumdu. Erkekler evin reisi idiler. Aileyi erkek yönetirdi. Evin gelir kaynağı idiler. O yıllarda çok az kadın düzenli bir işte çalışırdı. Çğretmen ve memurları çıkardığınızda geriye sadece bir kaç kadın sayabilirdiniz. Memur ve öğretmenler dışındaki çalışma hayatında, siyasi alanda ve çarşı gibi kamusal mekanlarda sadece erkekleri görürdünüz. Ancak erkekler bu ayrıcalıklarının kariılığında ciddi bir bedel de ödemek zorundaydılar. Zira onlar da çarşı dışındaki mekanlara ve hayata katılamazlardı. Örneğin nasıl kadınlar tarif ettiğim duvarın, sınırın çarşı yanına geçemezse, erkekler de çarşının dışına elini kolunu sallayarak çıkamazlardı. Bu da tabu düzeyinde bir kısıtlamaydı. Mahallede dolaşmaları ancak meşru bir sebep ve bunu meşrulaştıran kadın (veya çocuk) refakatçilerle mümkündü. İş amacıyla bir eve girmek, eşini ya da çocuklarını bir misafirliğe götürmek veya o zamanlar çarşı dışında olan hastane, ‘’Çöntük’’ (bu terimi, daha doğrusu kişiyi ilerideki bir yazıda tanıtacağım) gibi sağlık problemleri veya hayvanların bakımı vb gibi şahsi işler dışında erkekler ancak yemek saatlerinde eve gitmek için mahallelerden geçebiliyorlardı. Sağa sola bakmaları, kadınlarla bırakın konuşmayı karşılaşmaları bile tabu sınırları içine giren durumlardı. Yolda bir erkekle karşılaştıklarında kadınlar ya yollarını değiştirir ya da kenara çekilip erkeğin geçmesini beklerlerdi. Yola ancak erkek geçtikten sonra devam edebilirlerdi. Sadece yakın akraba kadınlar bu tabunun dışına düşerdi. Erkekler çarşıya ya da eve hızlıca gitmek zorundaydılar. Giderken de yolda kafalarını kaldırıp sağa sola, özellikle evlere bakmaları da yasaktı. Ayıptı, namus meselesi idi. Yapıldığında dile düşülürdü. Kulak çekme şeklinde olmasa da ayıplama, dedikodunun çıkması vb şeklinde bir karşılığı da olurdu. Ve ayıbı ilgili kişiye mutlaka ciddi bir yöntemle hatırlatılırdı. Kısacası, kasaba hayatında egemen güç konumunda olsalar da dünya çarşı ile sınırlıydı; çarşının dışı onlariçin yasaklarla doluydu. Ancak çarşı sınırları içine adım attıklarında kendi dünyalarına ve özgürlüklerine kavuşurlardı.

Çarşı hayatının ayrıntılarını bir sonraki yazıda tanıtmaya çalışacağım. Bu ilk bölümü günümüz hayatıyla kısa bir karşılaşmayla bitirmek istiyorum. Hem Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu hem de Toros Kahvehanesi yıkılmış. Okulun bahçe duvarları da ortadan kalkmış, yerine geniş bir alan açılmış. Bu yıkım sembolik olarak sanki çarşı ile mahalleler, erkekler dünyası ile kadınlar dünyası arasındaki sınırları/duvarları da ortadan kaldırmış. Sınırlar, duvarlar hem mekan hem de sosyal olarak da ortadan kalkmış. Çarşı coğrafi olarak hem sağa sola hem de Akpınar yönüne doğru alabildiğine büyümiş. Çarşı ile mahalleler iç içe girmiş. Çarşının kadınlar ve çocuklarla dolu olduğunu, mahallelerde yetişkin erkeklerin serbestçe dolaştığını, tanıdıkları kadınlarla serbestçe sohbet edebildikleri gözüme çarptı. Hatta kadın esnaf sayısı da az değil.

Beni en çok şaşırtan ise yeni Belediye’nin önünde karşılaştığım manzara oldu. Toros kahvehanesi yıkılmış, yerine bir çay ocağı açılmış. Meydanda küçük bir alanı çevirip sandalyeler yerleştirmişler, bir açık hava çay bahçesi yapmışlar. Fakat sadece erkekler için. Son geldiğimde buranın önünden geçtim, yukarı eve doğru gidiyorum. Soluma baktığımda pek de beklemediğim bir manzara ile karşılaştım. Emin olmak için tekrar baktım. Eskiden bu yanda Kaymakam evi, trafo ve Özel İdare binaları vardı. Bunlar yıkılmış, geniş bir alan açılmış. Cin Şükrü’nün evinin önüne ise çardak gibi bir şey yapılmış. İşte bu çardağın içinde burada iki ya da üç kadın oturmuş sigara içiyorlar. Üstelik başörtülü kadınlar. Ve bulundukları yerden Toros’un önündekileri görebiliyorlar; oradaki erkekler de onları. Ve bu manzarayı hiç kimse, ne Toros'daki erkekler, ne çardaktaki kadınlar, ne de yoldan geçenler yadırgamıyor. Kafamdaki muhafazakar Ladik resmi bir anda tuzla buz oldu. Anladım ki kasabanın normali köklü şekilde değişmiş. Hayat ciddi ölçüde içiçeleşmiş. Kadınlar kamusal alanlara dahil olmuşlar. Ve bu da hiç kimsenin yadırgamadığı bir normal standad hline gelmiş. Mahalle içlerinde de benzer değişimlerle karşılaştım. İnsanlarla konuştuğumda ise eski sıcaklığın büyük ölçüde devam ettiğini gördüm. Bunlar sevindirdi beni. Değişim ve modernleşmenin bu sıcaklığı ileride de elimizden alıp götürmemesini temenni ediyorum. Zira başka yerlerdeki örnekler aksi neticelerle dolu.

Dienstag, 11. März 2025

Kasabanın Hayatı

 

Kasabanın hayatı

En fazla 4 yaş civarında olmalıyım. Merak bu ya sokakta oynarken ayaklarım beni çarşıya yönlendirdi. Çarşı dediğin taş çatlasa 300-400 metre. Dedemlere gitmek için bile daha uzun mesafe katetmek gerekiyor. Yeni Cami ve sinemanın önünden geçtim, hükümeti ve eski belediyeyi arkada bıraktım, tam merkez caminin önünde çarşıya adım atacaktım ki bir yetişkinin eli kulağıma yapıştı. ''Ne işin var çarşıda! Hadi yallah evine'' deyip beni geri yolladı. Ladik o zamanlar farklı. Herkes herkesi tanıyor. Tabi bunu erkekler, kadınlar ve çocuklar diye ayırmak lazım. Bütün erkekler bütün erkekleri, bütün kadınlar bütün kadınları ve bütün çocuklar bütün çocukları tanıyor. O zamanlar köyler de çok ve kalabalık. Erkekler köylerdeki erkeklerin de çoğunu tanıyor. Kadınlar ve çocuklar için bu geçerli değil. Ve yetişkinler çocuk ve yaşam nizamı konusunda kendilerini başkalarının çocukları için de sorumlu hissediyorlar. Kasaba hayatının yazılı olmayan kuralları var. Herkes kendini bu kurallara uymak hem de uymayanları uyarmak konusunda sorumlu hissediyor. Ve bu son derece ilginç bir hayat. Erkek çocukların çok dövüştüğü bu dünyada kavgalar, yetişkin birinin kavga eden çocukları onlara birer okkalı tokat atarak ayırmasıyla sona erdirilirdi. Yetişkinin tokadı ve sözü sulhun temel yöntemi. Fakat öyle bir adalet hakim ki, kavga eden kendi çocuğu bile olsa yetişkin ondan da tokadı esirgemiyor. Hem de aynı şiddette olacak, kendi oğlunu kayırmayacak. Aksi takdirde ertesi gün bu sefer kendisi öteki çocuğun babası ile kavga etmek zorunda kalıyor. Adet böyle, adalet böyle. Yetişkinin kulağımı çekmesi ve eve göndermesi bu yazılı olmayan kasaba kurallarından geliyor. Bu kurallara göre çarşı yetişkin erkeklerin dünyası. Kadınlar evde, çocuklar mahalle aralarında olacak!

Böyle herkesin herkesi tanıdığı, yazılmamış kurallara göre hareket ettiği ve herkesin kendisini herkes için sorumlu saydığı topluluklara sosyolojide kapalı kültür ya da kapalı toplum deniyor. Bu tabi şehir hayatıyla kıyaslama içinde yapılmış bir tanım. Şehir hayatında herkes herkesi tanımıyor. Anonim hayat hakim, sosyal ve kültürel farklılık ön planda ve ahlak daha çok bireysel karakterde. Ortak davranış ve sorumluluk zayıf. Bu farkı ilk Ferdinand Tonnies isimli bir Alman sosyolog 19. yüzyılda incelemiş. Yazdığı kitap sosyolojinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Kitabın adı ''Cemaat ve Cemiyet''. Eskiden ilkokul ve ortaokullarda bu kavramlar öğrencilere öğretilirdi. Örnek olarak da o zamanlar Kıbrıs'taki Türk cemaati dile getirilirdi. Cemaat insanların yazılı olmayan kurallara göre dilsel, etnik veya din, dinsel bağları temelinde oluşturdukları topluluktu. İç düzeni değerler, gelenekler ve alışkanlıklar üzerinden sağlanan sosyal yapı. Cemiyet ise herkesin vatandaş olarak üyesi olduğu, yazılı kuralların hakim, kişiler arası bağların zayıf olduğu; birbirini tanımayan insanların ortak yaşamlarını daha çok devlet tarafından konmuş kurallar temelinde sağladıkları insan birlikteliklerinin adı idi. Tönnies değerlerin ve doğrudan sosyal ilişkilerin oynadığı rol nedeniyle cemaati insani bulur, cemiyeti ise insanın yabancılaşması olarak değerlendirir. Bu tez başka sosyologların da ilgisini çekmiş, siyasi olanlar da dahil pek çok teori ortaya atılmıştır. Ne var ki, şu an cemaat terimi öyle politikleşmiş ve öyle itibarsızlaşmış durumdadır ki, onu bilimsel anlamıyla bile kullanmaya çekinir haldeyiz. Bilimsel anlamda söyleyecek olursak, Ladik o dönemde tam anlamıyla bir cemaat hayatı sürdürüyordu. 

Tönnies cemaate her türlü iyiliği yakıştırıyor. En başta da herkesin birbiriyle dolaysız sosyal ilişkiye girmesini, iç dayanışmasını göklere çıkarıyor. Cemaati, insanların akraba gibi birbirinin yardımına koştuğu, merhametin, ahlakın ve sorumluluk duygusunun en üst boyutta olduğu bir yaşam olarak tanımlıyor. Tonnies'e göre cemaat insani olandır. Cemiyeti ise bütün bu iyi özelliklerin yok olduğu, insanların birbirine yabancılaştığı, ilişkilerini kendilerine dışsal kurallar temelinde düzenledikleri garip, pek imrenilmeyecek, övünülmeyecek bir yaşam tarzıdır.

Tönnies bir açıdan haklı. Çünkü o günlerdekiihayatımı gözümün önüne getirdiğimde, birçok eve teklifsiz girebildiğimi, sadece oturmakla kalmayıp yiyecek birşeyler de isteyebildiğimi hatırlıyorum. Bunlar ev sahiplerinin garibine gitmez, aksine isteklerimi sanki kendi çocuklarıymışım gibi karşılarlardı. Annem evde olmadığında bana sahip çıkarlardı. 1986 yılbaşında birkaç günlüğüne İsveç'e bir gezi yapmıştım, başka arkadaşlarımla birlikte. Malmö kentinde İstanbul'dan tanıdığım bir arkadaşıma misafir oldum. Bu ziyaret sırasında binların ana girişlerinde kapı zilinin olmaması çok garibime gitti. Almanya'da bile böyle bir şey yoktu. Bu tuhaflığı dile getirip ''Siz misafirliğe gittiğinizde binaya nasıl giriyorsunuz'' diye sordum. Arkadaş güldü. ''Burada kimse kimseye misafirliğe gitmez ki!'' dedi ve ekledi: ''Gidersek de önceden 8 kere telefon ediyoruz. İş randevusu alır gibi. Gittiğimizde ev sahibi kapıda olduğumuzu biliyor.''  Tönnies'in sevmediği cemiyet hayatı muhtemelen böyle bir şey. O zaman tuhafıma giden şey şu anda Türkiye de dahil neredeyse bütün dünyada normal hayat tarzı olmuş gibi. Aradaki tek fark artık herkesin cep telefonu sahibi olması. Herkes her an her yerde herkesle hem de görüntülü görüşme yapabiliyor. Misafirliğe gerek kalmamış yani. Fakat bu da yüzyüzelik, doğrudan ilişki gibi şeyleri ortadan kaldırdı. Eğer insanlık doğrudan sıcak sosyal ilişki anlamına geliyorsa, artık Ladik'te de pek insanca yaşamıyoruz galiba. Yabancılaşma her yerde hakim olmuş.

Ancak Tönnies'in cemiyet hayatını yerden yere vuran düşüncelerine tam olarak katılmak da mümkün değil. Zira bir başka açıdan bakıldığında, kasaba hayatı bana hep mahkum hayatını anımsatır. Örneğin erkekleri ele alalım. Tamam, kasaba günümüz gözüyle bir erkek egemen toplum o yıllarda. Evin reisi onlar, iş hayatı, siyasal hayat sadece erkeklere ait. Kamusal hayatta sadece onlar var. Evde ve kasabada ne olacağına onlar karar veriyor vb. Fakat ben babamı sabah evden çıkan, sadece yemekten yemeğe eve gelebilen; evde kalma zamanı yemek süresi ile sınırlı, bunun dışındaki bütün zamanını evden kovulmuş gibi çarşıda geçirmek zorunda olan, ancak yatma vakti eve tekrar gelebilen biri olarak hatırlıyorum. Mahalle aralarında hklı bir nedeni olmdıkça serbestçe dolaşamıyor. Çünkü buralar kadınlara ait ve yetişkin bir erkeğin kadınlara ait mekanlarda dolaşması kasaba kurallarının kabul edemeyeceği çok ayıp birşey. Ahlak hatta namus meselesi. Yasak, tabu. Erkekler taş çatlasa 200 metre uzunluğunda 150 metre eninde iki sokaklı bir çarşının mahkumu gibiler. Bu sınırların dışına çıkmaları ahlaken yasak. Bütün günlerini bu sınırlar içinde geçirmek zorundalar. 

Bunun karşılığında kadınlar da sanki kendi evlerine, en fazla kendi sokaklarına hapis gibiler. Çarşıya ancak kocalarının eşliğinde, o da ancak önemli bir iş, örneğin sağlık sorunu, resmi dairede bir muamele veya alış veriş vb için girebiliyorlar. Başka bir nedenle çarşının karşı tarafına gidecek olsalar, çarşının etrafında geniş bir yay çizmek zorundalar. Erkek dünyasında dolaşmaları çok ayıp. Tabu, yasak, namus meselesi. Evde çıngar çıkaracak derecede vahim bir suç ya da hata. Sadece öğretmen ve memurlar bu yasağın dışında kalıyorlar. İşleri icabı tabi. Kadınlar sokaklarda da misafirlikler hariç öyle pek serbest dolaşamıyorlar. Ev işleri ve çocukların bakımı tamamiyle onlara bırakılmış. Eğer ahır varsa hayvanlara da onlar bakmak zorundalar. Mahalle arası sokaklar esas olarak çocuklara ait. Ama bu bir sahiplikten çok başka tür bir mahkumiyet. Zira kahvaltıdan sonra anneler oğlan çocuklarını sokağa kovardı. Evde işleri yoktu. Haylazlıkları da evden kovulmalarının bir başka nedeniydi. Akşam ezanı okunduğunda evde olmadığımızda da dayak yerdik. Ancak yemekten yemeğe eve gidebilir, diğer zamanları sokakta oynayarak geçirmek zorundaydık. En zor durumda olanlar ise ergenlik döneminde olanlar ve genç bekarlardı. Birinciler henüz çarşıya takılacak yaşta değillerdi. Mahalle için ise fazla büyüktüler. Akıllarında da sadece flört olurdu. Fakat genç bir kızın sokakta yaşıti bir genç erkekle konuşması gene bir ahlak ve namus meselesi idi. Bu tabuyu deldiklerinde babalarından okkalı bir dayak yiyebilirlerdi. Oğlanlara daha yumuşak davranılır, en fazla bir azar çekilirdi. Ne de olsa kasaba hayatı erkek egemen bir dünya idi. 

Şehirler eskiden beri ve dünyanın hemen her tarafında bu tür tabu ve yasakları törpüleyen özelliklere sahiptir. Tanınmışlık azaldıkça hem yargılayan gözler hem de kontrol imkanı azalır. Şehirde erkekler çarşıya, kadınlar eve, çocuklar sokağa mahkum değildir. Gençler tanınmadıkları mekanlarda flört için geniş alanlar bulurlar. Avrupa feodalizmini incelemiş tarihçiler, o dönemde ''Şehir özgürleştirir'' tabirin hakim olduğunu anlatıyorlar. O dönemde ne seyahat özgürlüğü var ne de insanlar keyiflerine göre ikamet yerini değiştirebiliyorlar. Serflik ve kalıntıları hakim. Ve bunlar ancak senyörün izni ile olabiliyor. Fakat şehirler böyle değil. Vatandaşlık var, senyör hakları mevcut değil. Orta çağda bu özgürlük olarak tanımlanmış. İşin ilginç yanı yasak yollardan da olsa şehire kapağı atıp bir yıl orada kalmayı becerebildiğinizde özgür yurttaş statüsü kazanıyor, bu yasaklardan kurtuluyorsunuz. 1960'lı hatta 70'li yıllarda örneğin Samsun'a gitmek bir günlüğüne de olsa benzer bir rahatlama, cemaat kurallarından özgürleşme sağlıyordu. Bu bakımlardan ben cemiyet hayatının, anonim mekanlarda yaşamanın insanı özgürleştiren bir yanı olduğunu düşünenlerdenim. 

Ladik 1960'lardan günümüze köklü sosyal, kültürel değişimler yaşadı. Cemaat özellikleri azalır, hatta kimileri tamamen kaybolurken, cemiyet özellikleri yaygınlaştı. Cemiyete has serbestlikler günlük hayatımızda egemen hale geldiler. Örneğin kadınlar ve çocuklar dövülmüyor artık. Erkekler çocuk bakımını üstleniyorlar. Kadınlar çalışma hayatına dahil oldukça ev bakımı, yemek pişirme vb de erkeklerin meşgaleleri arasına giriyor. Bunlar kanımca olumlu şeyler. Ancak öte yandan ortak aidiyet duyguları, sosyal bağlar, teklifsiz ilişkiler, karşılıklı sorumluluk vb gibi  insani bir şeylerin de yok olduğunu farkediyoruz. Bu paradoksal bir süreç. Kaybedilmiş bir şeylerin özlemi ile ''iyi ki böyle olmuş'' duygusu yan yana, içiçe gidiyor. Birşeyleri özlerken birşeylerin daha değişmesini arzuluyoruz. Nostalji ve umut içiçe, birarada.

Facebook Ladikliler grubunda 1960'lardan bu yana geçirdiğimiz sosyal, kültürel dönüşümü anlatan bir dizi sosyolojik yazı kaleme almayı planlıyorum. Bu yazılarda o dönemin sosyal yapısını hikaye anlatımı çerçevesinde tanıtırken geçirilen evrimi günlük hayata ilişkin çeşitli kıyaslamalarla sergilemeye çalışacağım. Kaybolanı canlandırma gayreti ile gelişmenin olumlu yanlarını yan yana getirme gayreti içinde anlatımlar yapmak istiyorum. Nostalji ile ''iyi ki böyle olmuş''u aynı anda içinde barındıran yazılar olacak bunlar. 

Doğal ki, bu tür yazılar ancak okuyucunun aktif katkı ve yardımlarıyla mümkün olabilir. Ladik'ten çok küçük yaşta çıktım ve sadece ara ara uğradım. Ladik bu uğradığım dönemlerde kafamda oluşan resimler sunuyor. Bu kopukluk rahat kıyaslamalara imkan verdiği ölçüde bir avantaj. Ancak öte yandan büyük bir avantaj. Resimler arasındaki büyük farklar kıyaslama yeteneğini alabildiğine yükseltiyor. Fakat detaylar bu konumdaki birinin zayıf yanını oluşturuyor. Tam da bu konuda okuyucunun katkısı önem kazanıyor. O dönemi daha iyi tanıyan büyüklerim, uzak kaldığım uzun süreleri Ladik'te geçirmiş küçüklerim anlatımlarımı tamamlarlarsa, benim bilmediğim ayrıntıları belirtirlerse, hatta yanlış  olabileceğim yerlerde beni düzeltirlerse bu yazılar hem otantik hem de kalıcı, öğretici özellikler kazanacaklar. Bunu herkesten bekliyorum.     

  

 

Mittwoch, 20. Dezember 2023

"DEVRİMCİ YOL HAREKETİ" adlı kitabımda Yeni Çeltek, Yeraltı Maden-İş ve Suluova ile ilgili bölüme dair Hasan Kaplan’ın düzeltme metni ve bu talebe ilişkin KAMUOYUNA AÇIKLAMAM

 

"DEVRİMCİ YOL HAREKETİ"

adlı kitabımda Yeni Çeltek, Yeraltı Maden-İş ve Suluova ile ilgili bölüme dair Hasan Kaplan’ın düzeltme metni ve bu talebe ilişkin

KAMUOYUNA AÇIKLAMAM

 

Kitabı hazırlarken 70’ten fazla insanla uzun söyleşiler yaptım. Kitabın içerdiği bilgi malzemesi esas olarak bu anlatımlarda dile getirilenlere dayanıyor. Yeni Çeltek, Yeraltı Maden-İş ve Suluova bölgesi ile olarak da Hasan Kaplan’la uzun ve ayrıntılı bir görüşme yaptım. Hasan Kaplan -sağ olsun- açık, samimi bir sohbet havası içerisinde bildiği herşeyi hiç bir şey saklamadan anlattı. Başvurduğum birçok ismin konuşmaktan imtina ettiği ve görüşme talebimi reddettiği bir ortamda Kaplan’a bu konuşma için çok müteşekkirim. Anlatımları ilgili bölümün ortaya çıkmasına, başka kaynaklardaki anlatımların düzeltilmesine yada anlaşılır kılınmasına çok önemli katkıda bulundu. Samimi bir sohbet bağlamında dile getirdiği bilgi unsurlarını ben de kitabın konsepti çerçevesinde tasnif ederek analitik bir anlatıma dönüştürmeye çalıştım.

Ancak kitap yayınlandıktan sonra Kaplan beni arayarak kitaptaki kimi ifadelerin metne sonucu pek düşünülmeden aktarıldığını, yanlış anlamalara yol açtıkları gibi kimi maddi hatalar da içerdiğini, ayrıca kendisini zor durumda bırakacak mahiyet taşıdığını, bunun da kendisini çok rahatsız ettiğini dile getirdi, bunların düzeltimesini talep etti.

Bir kitabın yayınlanmış olmasının manevi onuru kadar içerdiği hataların sorumluluğu da yazara aittir. Bu sorumluluğun bilincinde olarak Hasan Kaplan’ın gönderdiği düzeltme metnini olduğu gibi yayınlıyor, okuyuculardan bu hatalar için özür diliyorum. Muhtemel bir ikinci baskıda hata ve hassasiyetleri giderici düzeltmelerin yapılacağı aşikardır.

Ağırlıkla sözlü anlatımlara dayanan ve böyle geniş kapsamlı bir kitabın başka maddi hatalar ve yanlış anlamaya müsait ifadeler içereceği açıktır. Bana intikal etmiş bir başka maddi hatayı da bu vesile ile düzeltmek isterim. Galatasaray Mühendislik bölümünde temel anlatıyı yapan kişinin adı Sinan Oak değil Sinan Çevik’tir. Düzeltir kendisinden özür dilerim.

Hasan Kaplan’a bir kez daha teşekkür ederken gönderdiği düzeltme metnini olduğu gibi yayınlıyorum:

 

 

 DÜZELTME:


Mehmet Süreyya Karakurt'un kaleme aldığı "DEVRİMCİ YOL HAREKETİ" adlı kitapta geçen bazı hataların düzeltilmesi.  
Yaklaşık dört beş yıl önce yazarla yaptığımız iki üç saatlik süren sohbet havasında geçen telefon görüşmesinde, arada yapılan esprili anlatımlar yazar tarafından keşke konuşma dilinden yazı diline aktarılsaydı. Konuşma, sohbet diliyle yazılıca bazı anlatımlar yanlış anlaşılmalara neden olabiliyor.
Keşke yazar konuştuğu kişilerle ilgili bölümleri yayınlanmadan önce kişilere gönderiseydi. Böyle ciddi hatalar, yanlış ifadeler ortaya çıkmazdı. Şimdi bir çuval pirincin içindeki beyaz taşları ayıklar gibi yapılan yanlış ve hataları ayıklayıp, düzeltmeye çalışmadık. 
 Yeni Çeltek bölümünde bazı yanlış anlaşılmadan kaynaklı hatalar oluşmuştur. Bu yanlış anlaşılmadan kaynaklı hataları gidermeyi zorunlu görüyorum. 

 Kitabın Sayfa 377 de ki hali:
"Belvar köyü madene çok yakın, hatta maden köyün arazileri içinde. Nerdeyse köydeki her aileden biri madende çalışıyor. Çatışmayı duyunca köylüler madeni basıyor. Çatışma esas olarak Belvar köylüleriyle Satışoğlu'nun adamları adamları arasında yaşanıyor."
Böyle bir ifade doğru değil. Bu ifade orada Satışoğlu'na karşı direnen diğer işçileri ve Yeraltı maden İş Sendikasını yok saymak olur. 

Sayfa 378 de ki:
"Satışoğlu bölgede sevilmeyen bir tip. Karaborsa kömür satar, işletmenin lokalinde kumar oynatırdı. İşe girmek isteyenlerden para alır, parası olmayanların karısını, kızını kullanırdı."
Bu anlatımda nahoş bir durum ortaya çıkıyor. Satışoğlu'nun rüşvetle ile adam alması ve bazılarından kadın istediği de yörede yaygın bir söylentiydi. Ama yukarıdaki ifade çok farklı ve yanlış çağrışımlar yapabilecek bir cümle. 

Aynı paragrafta: "Çatışmada 4 adamı öldürülüp kendisi de bertaraf edilince sendikaya birden ilgimiz oluştu." 
"Sendikaya ilgimiz oluştu" değil. O çatışma bölgede çok ses getirmişti. O çatışmadan sonra Yeni Çeltek'te bir şeylerin değiştiğini, yeni ve farklı bir sendikanın oluştuğu dikkatimizi çekti. Sendikaya ikişkilenmeye başladık.
"Başta daha çok adamı 'hallettikleri' için oluşan bir ilgiydi bu." Sanırım buradan ya aldığın notta bir karışıklık var. Ya da ses kaydından deşifre ettiysen orada bir karışıklık, yanlış anlama olmalı. 

Sayfa 379 da
" Kaplan, Havza da (Acilci) Eşber Yağmurdereli' sık sık Suluova'da yanlarına geldiğini söylüyor "
O yıllarda Eşber Yağmurdereli' ile görüştüğümüz doğru. Ama Eşber abi bize değil biz ona Havza'ya giderdik.

Sayfa 381:
"Diyelim Suluova'ya 4 kontenjan verilmiş. Seçimi DİGK-DER yapacak. Ben de yönetimdeyim. Haber duyulur duyulmaz hemen arayıp sormalar, yolda selam vermeler, itibarlar, evlere, yemeğe davetler... Hava hemen değişir, etrafımız birden kakabalıklaşırdı." 

İşte sohbet dilinde araya espiriler de katılarak yapılan bir anlatım süzgeçten geçmeden sohbet dilinden yazı diline dönüştürülmemiş.
İşsizliğin yoksulluğun kol gezdiği, Yeni çeltek te çalışmanın ciddi bir ayrıcalık olduğu bir yörede insanların o işe gire bilmek için, işe girebilmesine vesile olabilecek bizlere normal zamandan daha fazla ilgi göstermesini birazda espriyle ifade etmem buraya öyle aktarılmak yerine espiriler ayıklanarak aktarıla bilirdi. Ya da yazar arkadaş yazdıklarını yayınlanmadan önce bana bir kopyasını gönderebilirdi.

Sayfa 392:
 "Türkiye Birlik Partisi' nin (TBP) gençlik kollarını kurduk. Ben de başkan oldum."

Böyle bir söylemim olmadı. Birlik Partisi' gençlik kollarının kurulduğunu söyledim. Ama başkanı olduğumu söylemediğim gibi kurucuları arasında da değilim. Başkan Mustafa Durna idi.

Sayfa 393:
"DİGK-DER'ler tamamen Alevilere dayanıyordu. Faaliyetler de neredeyse tamamen Alevilere yönelikti. İşe alma, kömür dağıtımı, yabacılar, tarım işçileri vb. bunlar hep alevilerle yapıldı ve onlarla sınırlı kaldı. Sünnilere yönelemedik. Sünni arkadaşlarımız vardı ama aktif değillerdi."

Üzgünüm burada o çok kullanılar "siz ne anlatırsanız anlatın bütün anlattıklarınız karşınızdakinin anladığı kadardır." Sözünü kullanmak zorundayım.
Türkiye de Alevilerin yüz yıllardır devletle hiç bir dönem barışık olmadı. Hep muhalif olan yanı nedeniyle sola, devrimcilere yakın durmuşlardır O dönemde de alevi gençliğin ağırlılı olarak solcu olduğu bir gerçek. Bu Sünni kökenli devrimcileri yok saymak yada onları önemsizleştirmek anlamına gelmez. 
Ayrıca o yıllarda da ne Alevi, ne Sünni kökenli devrimcilerin böyle alevi Sünni diye bir yaklaşımları, ayrımları yoktu. Olmadı. Aksine faşistlerin körüklemeye çalıştığı Alevi-Sünni çatışmalarına karşı; "Alevi-Sünni kardeştir." Söylemi izle bu oyunlarını bozduk.
Biz devrimciler ya da dernek olarak Aleviler ya da Sünniler gibi bir ayrım gözetmedik. Dernek üyesi ve mücadele içinde onlarca Sünni kökenli devrimci vardı.
O yıllarda genç olmamız, Alevi köylerinde sıcak karşılamamız, birazda belki işin kolayına kaçmamız, arandığımız, kaçak duruma düştüğümüzde; o köylerin bizi koruyup kollamaları nedeniyle Alevi köylerine daha sık giderdik. Bu mezhepsel bir tercih değil. Güvenlik tercihiydi. Zira Sünni köylerle çok fazla ilişki kuramamıştık. Bu da bizim eksikliğimiz, ya da kolaycılığımız, ne denirse.
 Yalnızca aranan, kaçağa düşen Alevi kökenli devrimciler değil Sünni kökenli devrimciler de Alevi köylerde daha kolay saklanırdı. Bu yörenin bir gerçekliği. 
Telefon sohbetimizdeki anlatımlarımdan yukarıdaki sonucu çıkarılmasına üzüldüm. Üzüldüm çünkü o ifadede hiç bir zaman etnik, mezhepsel kökenini önemsemediğimiz, sadece devrimci olarak gördüğümüz, canını ortaya koyarak mücadelenin içinde olmuş arkadaşlarıma büyük saygısızlık ve haksızlık etmiş olurum. 

Sayfa 394:
"Yabacıları örgütlemeyi 77'de kararlaştırdık." diyor Hasan Kaplan "78' başladık, 79 da da başardık. Fikir babası da ben sayılırım."

 Evet örgütlenmeyi suluovalı devrimciler olarak biz yaptık ama arkamızda 'Bir işyerini örgütleyebilirsiniz. Yetkili sendika olabilir, toplu sözleşme de yapan bilirsiniz. Eğer çevredeki diğer işyerlerini, yöredeki köylüyü, mahalleyi, halkı örgütleyemezseniz; örgütlü sayılmazsınız' diyen Çetin Uygur gibi bir örgütlenme dehası vardı. Bu yabacı örgütlenmesinin fikir babası da arkamızda ki akıl hocamız da Çetin Uygur'dur.
Bir kaç yıl babam yabacı çalıştırmıştı. O nedenle işleyişin nasıl olduğunu biliyordum. 

Sayfa 395
"77 ve 78 kışında bu köyleri dolaşıp yabacıları ayarladık. Paralel olarak da nakliye kooperatifletine gittik. DİGK-DER olarak geliyoruz, ne olduğumuzu hepsi biliyor. 'kamyonlarınızın boşaltılmasını istiyorsanız bizimle (DİGK-DER'le) çalışacaksınız' dedik onlara biraz güç gösterdik yani. Kabul ettiler, zira buna biraz da mecburdular."

Buradaki ifadede de sanki kooperatifkerle görüşmeyi ben yapmışım gibi bir anlam çıkıyor. Oysa benim anlatımın. 'Dernek adına arkadaşlar gidip görüştü.' şeklindeydi.

Sayfa 395:
"Eskiden tarım işçileri de yabacılıktaki gibi çavuş sistemi ile çalışırlardı. Çavuş tarlaya eleman bulur, götürülüp getirilmelerini organize ederdi. Toprak sahibinden aldığı adam başı yevmiyenin bir kısmını kendi payı olarak cebine koyardı. Tarım işçilerinin de neredeyse tamamı Alevi. Bunları ayarladık. Toprak sahiplerine gittik. 'Amele istiyorsanız bundan böyle çavuşa değil bize, DİGK-DER"e geleceksiniz, bizimle anlaşacaksınız.' dedik.Böyle başladı. Fakat peşinden darbe oldu. Bu çalışma daha başlangıç aşamasında 12 Eylül'e takıldı.

Tarım işçilerinin örgütlenmesine çalışıldı ama 12 Eylül darbesi nedeniyle başarıya ulaşamadı. Bu örgütlenme çalışmaları sırasında ben bölgede değildim. Bu çalışmanın içinde olamadım. Bu konuda ki bilgim arkadaşlarımın anlatımlarına dayalı. Yazar arkadaş her paragrafa Alevi" ibaresini koymasını anlamakta zorlanıyorum. Sorulan sorularla bu insanların mezhepsel kökeni, bölgenin mezhepsel durumunu anlamaya çalışmış olabilir ama neden her paragraf da 'Alevi' vurgusu yapmaya çalışmış anlayamadım. Oysa suluova da alevi tarım işçileri kadar yoksul Sünni yurttaşlardan da tarım işçileri var.
Ayrıca tarım işçilerinin örgütleme çalışmalarının yapıldığı dönemde ben bölge dışındaydım. Yazara bu konuda verdiğim bilgi duyuma dayalı tanıklıktı. Burda sanki ben yaşamışım gibi bir anlatım ortaya çıkıyor ki bu hiç hoş olmamış, başkalarının çabasını, emeğini kendime mal etmek olmuş.

Okuyucuların bu açıklamayı göz önünde bulundurmalarını  önemli buluyorum.


Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...