Posts mit dem Label Makaleler werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Posts mit dem Label Makaleler werden angezeigt. Alle Posts anzeigen

Freitag, 16. Januar 2026

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

 

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü

ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan iktidarını ve ortaya çıkardığı rejimleri açıklamada popülizm teorileri diğer yaklaşımlara göre daha maharetlidir. Bu maharet, tekil rejimlerin ampirik özelliklerinin tasvirinden çok, dayandıkları toplumsal ve siyasal dinamiklerin analizinde ortaya çıkar. Ne var ki, bu teoriler de değişimin dinamiğini anlamada yetersizlikler gösterir. Bu eksiklik, kanaatimce bir performatif edim teorisi ile giderilebilir. Bu makalede hem bu mahareti hem de hangi bakımlardan bir performatif edim teorisine ihtiyaç olduğunu göstermeye çalışacağım.

Tartışmanın anlaşılabilmesi için neyin üzerine konuşulduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla metin, AKP-Erdoğan iktidarının serüvenini tanıtarak başlıyor. Muhtemelen bu dosyada benzer başka anlatımlar da yer alıyor. Ne var ki nötr bir anlatı mümkün değildir. Her anlatı, olgunun yapılacak değerlendirmeye yön veren özelliklerini öne çıkaran bir plan izler. Aksi takdirde hükümleri takip etmek mümkün olmaz. Bu zaruret, anlatının tekrarını meşrulaştıracaktır kanaatindeyim.

Peşinden, genel popülizm teorileri bakımından temsili olacağını düşündüğüm dört teoriyi kısaca tanıtacak ve anlatılan olgunun ne kadarını, hangi taraflarını açıkladığını; hangi bakımlardan yetersiz kaldığını ifade etmeye çalışacağım. Sonuç bölümünde ise söz konusu teorilerin eksik bıraktıklarından hareketle neden bir “performatif edim teorisine” ihtiyaç olduğunu gerekçelendirmeye çalışacağım.

AKP-Erdoğan Popülizminin Serüveni

AKP baştan itibaren popülist bir harekettir. Ancak iktidarı boyunca köklü metamorfozlar geçirmiş, değişim yaşadığı her dönemde farklı bir çehre edinmiştir. Bu değişimi iki katmanlı olarak ele almak doğru olur. Bir yanda kuruluşundan yaklaşık 2010 Anayasa Referandumuna kadar olan dönem, bir kadro ve halk hareketi karakteri taşıdığı evredir. Referandum sonrasında ise lider hareketi/lider popülizmi karakteri öne çıkar.

Öte yandan, rejim boyutunda AKP-Erdoğan iktidarı üç evre halinde ele alınabilir. “Demokratik popülizm” sıfatının uygun düşeceği ilk evre, kuruluşundan Gezi olaylarına kadar olan dönemi kapsar ve önceki tasnifte hem kitle hem de lider popülizmi dönemlerini içerir. İlk adımları 2007’den itibaren atılmaya başlanan otoriter dönem, esas itibariyle Gezi kalkışması ile başlar. 15 Temmuz 2016 darbesinin bastırılmasıyla ortaya çıkan otoriterlik ötesi evre ise Erdoğan’ın imparatorlaştığı dönemdir; bunu Sezarizm olarak isimlendirmek yerinde olur. Bugün Sezarizmin de sınırlarının zorlandığını gözlemliyoruz. Belki yakın zamanda daha başka rejim adlarıyla tartışmamız gerekecek.

Demokratik Taban Hareketi Dönemi

AKP’nin ilk dönemi en az iki bakımdan demokratik bir karakter taşır. Bir yandan, Cumhuriyet tarihi boyunca hep “öteki” konumunda olmuş dindar kesimler AKP ile toplumsal ve siyasal hayatın, karar alma süreçlerinin merkezine taşınmıştır. Siyaset teorisyenlerinin yaptığı Kantçı ve Rousseaucu demokrasi ayrımında, bu katılım Rousseaucu bir demokratik adım niteliği taşır.

İkinci olarak, bu dönüşüm askeri vesayete karşı “millet iradesinin üstünlüğü” söylemiyle gerçekleştirilmiştir. Popülizm teorilerine başvurduğumuzda, hareketin ortaya çıkışı, benimsediği elit karşıtı bir söylemle eski rejimin dışladığı bir toplum kesimini peşine takarak bir taban/halk hareketi yaratmasına dayanır. Ancak yarattığı halk hareketi İslami kesimle sınırlı kalmamış, çok sınıflı ve heterojen bir karakter edinmiştir.

Bunda, benimsediği söylemlerin geniş hitap kapasitesi kadar, destek veren kesimlerin eski rejimde yaşadıkları dışlanmışlıklar da etkili olmuştur. Örneğin, ortaya çıkışlarının ilk vesilesi olan türban yasağı protestolarında insan haklarına yapılan güçlü vurgu, askerî vesayetten rahatsız liberal ve solcu kesimleri etkilemiş; AKP iktidarında insan haklarının üstün kural haline geleceği inancıyla bu gruplar harekete güçlü destek vermiştir.

İktidar öncesinde hem taban dayanışması şeklinde hem de kazandıkları belediyeler aracılığıyla organize ettikleri — başta kömür ve gıda yardımları olmak üzere — belki de Cumhuriyet döneminin bütününde ilk kapsamlı ve sistematik sosyal yardım programı, 1999 krizinden etkilenmiş, siyasal bakımdan farklı eğilimlerdeki yoksul kesimleri etkilemiş ve bunları giderek hareketin taşıyıcılarına dönüştürmüştür.

Bir başka önemli sosyal uygulama, “yeşil kart” yani bütün vatandaşların ücretsiz sağlık sigortası kapsamına dâhil edilmesidir. Bu uygulama, Cumhuriyet tarihinde sosyal alanda atılmış en radikal adımlardan biridir ve yarattığı halk desteğinin en önemli dayanakları arasındadır.

Kadınlar bu hareketin asli destekleyicilerinin başında yer almıştır. Özellikle dindar ev kadınları, Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez bu denli yaygın şekilde AKP hükümeti döneminde türbanın sağladığı mahremiyet üzerinden kamusal ve çalışma hayatına girmiş, erkekler dünyasına ortak olmaya başlamışlardır. Çalışma hayatına dâhil olmayan kadınlar da belediyelerin düzenlediği boş zaman etkinlikleri aracılığıyla, yanlarında kocaları olmadan evlerinden çıkmış ve dış dünyaya katılmışlardır.

Avrupa Birliği’ne üyelik girişimleri, uyum anlaşmaları ve bu doğrultudaki uygulamalar da toplumun geniş kesimlerini farklı saiklerle etkilemiştir. Kimisi “Avrupa kapıları açılıyor; artık oralara rahatça gidip daha iyi işlerde çalışabileceğiz” diye; kimisi “Avrupa standartlarında bir demokrasimiz olacak” inancıyla; kimisi de “Avrupa sermayesi ülkeye akacak, yatırımlar artacak” düşüncesiyle üyeliğe karşı çıkan Kemalist ve sol çevrelerden koparak AKP’ye destek vermiştir.

2000’lerin ilk 10, hatta 15 yılında dünya çapında ucuz paranın yarattığı ekonomik büyüme ve turbo kapitalizmin yol açtığı istihdam ile hayat standardı sıçramasının etkilerini de hesaba katmak gerekir. Yollara, köprülere, evlere ve parklara yapılan yatırımlar yalnızca istihdam ve gelir yaratmamış; ülkenin görünüşünü ve imajını değiştirerek, dünya klasmanında bir üst sıraya atlandığı yönünde olumlu bir psikolojik etki de yaratmıştır.

Ayrıca, AKP iktidarının ilk 5–6 yılı ülke tarihinin ender demokratik dönemlerinden biri olmuştur. Resmî milliyetçilik eleştirileri ve ümmet kaynaştırıcılığı söylemleriyle AKP, Kürtler arasında da güçlü bir destek kazanmıştır.

Sözünü ettiğimiz dönem, AKP’nin hegemonyasını tam olarak kurduğu parlak bir demokratik popülizm dönemidir. 2010 Anayasa Referandumu bu hegemonya ve popülizmin tepe noktasını oluşturur. Siyaset bilimciler bu başarıyı o yıllarda “çevrenin merkeze taşınması” olarak tartışmışlardır.

Tek Adamlaşma ve Lider Popülizmi

Bu parlak sürece iki gölge gelişim eşlik etti. Bunlardan biri, laik-Kemalist kesim ve müesses nizamla sürdürülen askeri vesayet–millet iradesi mücadelesinin; komplo, kumpas, tezgâh, entrika, düzmece evrak vb. her türlü aracın karşılıklı olarak alabildiğine kullanıldığı topyekûn bir yok etme kapışması biçiminde sürdürülmesiydi. Hareketin asli ayaklarından Gülen Cemaati, özellikle polis ve yargı içerisinde kilit noktalara çok sayıda kadro yerleştirebilmişti. Bunlar eliyle askerlere karşı hukuki açıdan son derece şaibeli Ergenekon ve Balyoz davaları açıldı. Üst rütbeli askerler yanında bürokrasi, yargı ve iş dünyasından birçok isim tutuklandı.

Laik-Kemalist kesim de bürokrasi ve yargı içinde kilit noktalarda kadrolara sahipti. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP adayı Abdullah Gül’ün kazandığı seçim, Anayasa Mahkemesi tarafından hayli şaibeli bir yorumla iptal edildi. AKP buna parlamentodan erken seçim kararı çıkartarak cevap verdi. Paralel olarak da seçimlerin iki aşamalı halk oylamasıyla yapılması doğrultusunda bir Anayasa değişikliği gerçekleştirdi. AKP’nin plebisiter döneminin bu adımla başladığı söylenebilir. 2008’de Gül, halkın %66 oyuyla Cumhurbaşkanı seçildi. Laik-Kemalist kesim buna, AKP’ye laikliğe aykırılıktan kapatma davası açarak cevap verdi. Parti kapatılmadı ama başka türden cezalar aldı.

Bu kapışmanın muharebeleri sadece kapalı kapılar ardında verilmedi; miting meydanlarına da taşındı. Kemalist cenah, laiklik konusunda hassas kesimleri hareketlendirdi; kimilerine göre yüz binlerin, kimilerine göre milyonları aşan katılımlarla üç büyük miting düzenledi. AKP bu hamleye, seçim dönemi de dahil, katılım açısından bu rakamlardan aşağı kalmayan çok sayıda mitingle karşılık verdi. 2010 referandumu sürecinde de çok sayıda kitlesel miting düzenledi. Belki de ülke tarihinde en sık kitlesel mitingler bu dönemde yapıldı. AKP’nin önerdiği Anayasa değişikliğinin %57 oyla kabul edildiği bu referandum, Erdoğan’ın popülaritesinde en üst zirveyi oluşturur.

Yoğun mitingler iki önemli sonuca yol açtı. Daha önce AKP’nin vitrin yüzlerinden sadece birisi –en öndeki– olan Erdoğan, bu mitinglerde lider olarak parladı; AKP kitlesiyle partiden bağımsız, doğrudan ilişki kurmaya başladı. Tehdit büyü(tül)dükçe ve tehdide karşı durmak riskler barındıran bir cesaret gerektirdikçe Erdoğan, tabanının gözünde herkesin cesaret edemediği adımları atan, risk almaya hazır, korkusuz, girişimci bir profille partinin ve kitlenin üzerinde bir konuma yükseldi. 2009 yılında Davos’taki “One minute!” çıkışı, onu Batı’dan gördükleri muamele karşısında kendilerini aşağılanmış hisseden birçok ülkede Batı’ya meydan okuyan bir lider olarak parlattı. Bu yurt dışı desteğinin de etkisiyle AKP tabanı, Erdoğan tabanına dönüşmeye başladı. AKP adım adım aşağıdan bir halk hareketi olmaktan çıkıp bir lider hareketine dönüştü. Erdoğan, başta parti sözcüleri arasında “eşitler arasında birinci” iken bu sözcülerin de lideri durumuna yükseldi.

2010 sonrası, Erdoğan’ın Tek Adamlık Dönemidir. Ve 2011 yılındaki meşhur KCK tutuklamalarıyla da otoriter karakteri belirmeye başlamıştır. Bu dönemde demokratikleşme tersine çevrilmiş, muhalif kesimler üzerindeki baskı artmıştır. Gülen Cemaati bu yıllarda, polis ve yargı içindeki örgütlenmesi üzerinden ülkede ciddi bir total iktidar denemesinde bulunmuş, müthiş bir korku ve yıldırma ortamını hâkim kılmaya çalışmıştır. Erdoğan ekibi de bu girişime, tehdit kendilerine yönelene kadar her türlü desteği vermiştir.

2013, rejim bakımından bir kırılma yılıdır ve iki önemli olay üzerinden bir rejim değişikliğine yol açmıştır. Bunların ikisi de Erdoğan’a meydan okuma olarak başlamış, ancak Erdoğan’ın otoriter tek adamlığı ile sonuçlanmıştır. Gezi, dayanılmaz hâle gelmiş baskıya toplumun başkaldırısıydı. Bu başkaldırı, orantısız bir polis müdahalesiyle bastırıldı. Toplumsal algıyı lehine çevirmek amacıyla Erdoğan, kalabalık görünmesi için taşıma kitlelerin de kullanıldığı çok sayıda kitlesel miting gerçekleştirdi. Bu arada Gezi’yi bastırma konusunda tereddüt gösteren üst düzey parti kadrolarını da tasfiye etti. Toplum üzerindeki polis kontrolü ve baskısı kalıcı hâle geldi. Gezi, Erdoğan Sezarizminin temellerinin atıldığı dönemdir. Sezarizmle, popülerleşmiş bir kişinin alt sınıfların desteğini arkasına alarak müesses kurum ve güçleri etkisizleştirip imparatorvari bir yönetim sürdürmesini kastediyorum.

Aynı yılın Aralık ayında, bu sefer iktidarını paylaştığı Gülen Cemaati muhtemelen tasfiyelerde sıranın kendilerine geldiğini sezerek bir yargı darbesi yapmaya çalıştı. Üst düzey AKP kadrolarının evlerinde içi para dolu bavullar, ayakkabı kutuları, para sayma makinelerini gösteren kasetler, içinde “paraları sıfırlama” geçen telefon konuşmaları vb. ortalığa saçıldı; Erdoğan’a kadar uzanabilecek bir tutuklama furyasının zemini oluşturuldu. Erdoğan son derece atak şekilde, kendisine karşı bir kumpas ve darbe girişimi olduğunu iddia etti. Peşinden düzenlediği sayısız miting ve muazzam bir idari ve medyatik performansla toplumsal algıyı kendi lehine çevirmeyi başardı; tek adam konumu daha da sağlamlaştı. Üstelik son derece otoriterleşerek. Hukuk ilk defa bu dönemde açıktan askıya alındı. Haklarındaki iddialar somut delillerle ayan beyan ortada olan yetkililere meclis kararıyla soruşturma açılmadı. Poliste, yargıda, idari bürokrasi ve partide çok sayıda kişi tutuklandı, tasfiye edildi; yerlerine doğrudan Erdoğan’a sadık, onun emriyle iş yapan kişiler getirildi.

Fakat bu iki olayın AKP tabanında gene de ciddi bir hırpalamaya yol açtığı, AKP’nin mutlak çoğunluğu kaybettiği 2015 Haziran seçimlerinde ortaya çıktı. Erdoğan durumu kabul etmek yerine önce koalisyon arayışlarını akamete uğrattı, seçimlerin yenilenmesini sağladı. Peşinden, tezgâh olduğu ve yapay yaratıldığı sırıtan terör olayları, kitlesel imhalara yol açan bombalamalar vb. yoluyla bir gerilim ortamı hâkim kılındı. İnsanlarda güvenlik ve ülke bütünlüğü kaygısı hâkim algı kılındığında, AKP de Kasım seçimlerinde tek başına hükümet kuracak bir sonuç almayı başardı. Yaz ve güz aylarında yaşanan terör ve gerilim ortamı, belli bir algıyı hâkim kılma doğrultusunda tehlikeli ama son derece başarılı bir performatif girişimdi.

Ordu ve bürokrasideki Gülen Cemaati artıklarının 2016 Temmuz’unda giriştikleri darbe girişimi, Erdoğan’ın meşruiyetini pekiştiren şekilde bastırıldı. Bu tarih, Erdoğan Sezarizminin fiilî başlangıcıdır. Bahçeli, Başkanlık sistemine geçiş önerisini “fiilen zaten oluşmuş bir durumun hukuken de zapt altına alınması” olarak ifade etti. 2017 Anayasa değişikliği ile parlamento etkisizleştirildi, yetkiler başkanda toplandı. Erdoğan artık hukuken de ülkeyi tek başına bir imparator gibi yönetir hâle geldi. İlerleyen süreçte polis ve ordu Erdoğan’ın özel muhafız gücüne dönüşürken, yönetimini denetleyecek organ bırakılmadı. 2017 sonrası, Erdoğan’ın mutlak Sezarizm dönemidir. Şu anki aktüel durum ise Sezarizm ötesi bir otoriter, diktatoryal rejimi zorlama girişimidir.

AKP ve Erdoğan hareketi, bütün bu hikâye boyunca popülist bir hareketti. Ancak bu popülizmin tezahürü her dönemde farklı oldu. İlk dönemde demokratik ve taban hareketi karakteri önde iken, 2013 sonrası “plebisiter demokrasi”, “otoriter demokrasi”, “rekabetçi otoritarizm” vb. türü kavramlarla anılır. 2016 sonrası diktatörleşme, 2017 sonrası ise Sultanlık ya da bunun dengi terimlerle ifade edilir. Ben, dünyadaki benzer örnekleri de ifade gücüne sahip olduğu düşüncesiyle Sezarizm terimini tercih ediyorum. Bunların her biri farklı bir rejime atıf yapar. AKP ve Erdoğan’ın siyaset yapma ve idare tarzı sürekli değişmiş, başta demokratik yan ön plandayken önce otoriterliğe, giderek diktatörleşmeye ve imparatorlaşmaya evrilmiştir.
Fakat AKP ve Erdoğan, bütün bu değişimler içerisinde bir halk hareketi ve bir halk önderi karakterini muhafaza etmiştir. Bu durumda, bu farklı rejimleri birbirinden bağımsız olgular olarak değil, popülizmin metamorfozu olarak görebilir miyiz?

Devam eden bölümde, alanında kabul görmüş dört popülizm teorisini bu bakımdan sınamaya; bunların açıklama potansiyellerini göstermeye çalışacağım. Bunlardan ilk ikisi yapısal/post-yapısal, diğer ikisi ise olgusal-deskriptif karakterde teorilerdir.

Popülizm Teorileri

Gino Germani: Popülizmin Sosyolojisi

Germani, popülizme tanım getirmekten çok onu ortaya çıkaran koşulları anlamaya çalışır. Tezleri, AKP-Erdoğan hareketi tabanının siyasal davranışları da dâhil olmak üzere, sosyolojik özelliklerini açıklayıcı önemli önermeler barındırır.
Popülizm, ona göre modern toplumun eşitsiz ve dengesiz (senkronik olmayan) gelişiminin ürünüdür. Eşitsiz ve dengesiz gelişim nedeniyle modern toplum sürekli bir içsel gerilim içindedir. Bu gerilim, sürekli ayrışan, farklılaşan toplumla, onsuz toplumun varlığını sürdüremeyeceği merkezi ve kuralcı bir çekirdeği muhafaza etme zorunluluğu arasında yaşanır (Germani, 1978, s. 7). Bu gerilim entegrasyon zorunluluğu doğurur. Kendi deyimiyle “Ulusal Popülizmler”, geri ya da geç kapitalistleşmiş ülkelerde ortaya çıkan “aykırı” entegrasyon biçimleridir.

Entegre toplum, normatif yapının farklı bileşenleri —yani normlar, statüler ve roller— arasında uyumun olduğu toplumdur. Böyle bir toplumda popülizmi ortaya çıkaran koşullar oluşmaz. Zira beklentiler, roller ve tutumlar, normatif yapının talep ettiği ve öngördüğü şekilde içselleştirilmiştir; bunlarla normatif çerçeve arasında yeterli düzeyde karşılıklı bir örtüşme söz konusudur. Davranışlar, saydığımız koşulların öngörüleri, beklentileri ve tanımlarıyla uygunluk içerisindedir (s. 16).

Germani’ye göre normatif ve psikososyal düzeylerdeki uyum ve örtüşme, ancak sosyal yapının bütün parçaları birlikte ve aynı yönde değişirse sağlanabilir/muhafaza edilebilir. Kural olarak her sosyal değişim uyumu bozar ve toplumda belirli bir dağılmaya (desentegrasyon) yol açar. Desentegrasyon, farklı alanların minimum düzeyde dahi uyum veya örtüşme yakalayamaması durumudur (s. 17). Bunları sağlamış/sağlayan toplumları Germani “normal seyrinde gelişmiş” toplumlar olarak tasnif eder. Entegre toplum ideal bir durumdur; her toplum belirli derecede dağılma, yani entegrasyon eksikliği gösterir. Kimi şartlar ve dönemlerde bu eksiklik yoğunlaşır.

Germani, entegrasyon bakımından İngiltere gibi erken kapitalistleşmiş ülkelerle sonradan kapitalistleşen ülkeler arasında ayrım yapar. İlk kapitalistleşen ülkelerde kırsal yapıların çözülmesi ve buna bağlı olarak şehirlere göç yavaş olmuştur. Geleneksel yapılardan kopup şehirlerin yeni işçi sınıfını oluşturan kitleler, yeni mekânlarında yeni durumlarına uygun alışkanlıklar, düşünce biçimleri, beklentiler, kişilik ve davranış kalıpları geliştirmek için yeterli zaman bulmuşlardır. Tüketim alışkanlıkları, bir ölçüde hâlâ muhafaza ettikleri kanaatkârlık (asketizm) nedeniyle, ülkedeki imkânları zorlamayacak derecede yavaş değişmiştir; imkânlardaki iyileşme ile beklentilerdeki artış dengeli yürümüştür.

Öte yandan bu yavaş ilerleme içerisinde, sınıf çıkarlarını savunacak sendika ve parti türü örgütlenmeleri inşa edecek zaman bulmuşlardır. Bu örgütler işçi sınıfının çıkarlarını mevcut normatif çerçeve içinde dile getirmiş; bunu yaparken de bu normları düzenleyen liberal değerleri içselleştirmişlerdir. Çıkar mücadeleleri radikalleştiğinde bile devrimci hedefler peşine düşmemişlerdir. Özetle farklı alanlardaki gelişmeler belli bir denge ve uyum sağlayacak şekilde yaşanmıştır.

Sonradan kapitalistleşen ülkelerde ise gelişim farklı bir seyir izler. Bu ülkelerde daha önce durağanlıkları, pasiflikleriyle —daha doğrusu oturmuş normlara ve bunlarla şekillenmiş beklentilere düzenli ve üst düzey uyumlarıyla— karakterize olan gruplar; ekonomik (sanayileşme, sektörel değişim, örneğin tarım yerine hayvancılığa geçiş, teknolojik gelişmeler, büyük ekonomik krizler vb.), katastrofik (doğal felaketler, kuraklık, açlık vb.) veya politik (savaş, iç savaş vb.) nedenlerle aniden coğrafi olarak yer değiştirebilir, toplumsal durumları hızla değişebilir ya da bu ikisi birlikte yaşanabilir. Bu değişim, bu kesimleri hareketlendirir; yeni mekân ve konumlarında toplumsal ve siyasal hayata aktif katılım arayışı içine sokar (s. 33). Bir “yükselen beklentiler devrimi” yaşanır. Bu kitleler hem sosyal hem politik anlamda hareketlenirler. Bu değişimle birlikte toplumun o ana kadar sergilediği uyum sona erer ve hareketlenmiş kesimlerin entegrasyonu zorlayıcı bir baskıya dönüşür.

Uyum ve entegrasyon Germani’ye göre yalnızca iktidar merkeziyle kitleler arasında yukarıdan aşağıya doğru organize edilen tek boyutlu bir süreç değildir. Alt sınıfların da kendilerine aktif biçimde daha iyi şartlar ve yaşam tarzı aradıkları, interaktif ve karşılıklı bir süreçtir. Örneğin vasıfsız işçilikten nitelikli mesleklere geçme, çocuklarının doktor, mühendis, avukat vb. olmasıyla sınıf atlama, yaşam standardının yükselmesi, tüketim alışkanlıklarının ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi, ekonomik büyüme ve siyasal karar süreçlerine katılım gibi faktörler hareketlenen kesimlerin topluma entegrasyonunu sağlar. Bunlar gerçekleştiğinde gerilim ve çatışma potansiyeli azalır (s. 115). Buna karşılık istek, tutum, motivasyon ve buna karşılık gelen davranışlardaki uyumsuzluk arttığında çatışma ve gerilimler ortaya çıkar.

Germani, geç kapitalistleşen ülkelerde ortaya çıkan popülizmlerin tabanını bu şekilde hareketlenmiş kitlelerin oluşturduğunu söyler ve bunu bir işçi biyografisi üzerinden somutlaştırır. Örneğin, kırsal kesimden gelen bir yeni göçmen, endüstri işçisi hâline gelebilir ve henüz yeterli üretim düzeyine ulaşmamış bir ülkede gelişmiş ülkelere özgü bir tüketim tarzı benimseyebilir (s. 37). Bu durumda tüketim arzusu yeterli tatmin imkânı bulamayacaktır. Öte yandan, kültürel ve siyasi katılım bakımından eski durumunu tanımlayan geleneksel ataerkil yönelimini sürdürebilir. Bu durumda şirket, sendika veya siyasi partilerle ilişkisi, gelişmiş parti sistemine sahip bir sanayi toplumunda olması beklenenden farklı olacaktır (s. 36).

Sınıf örgütlenmelerinin dışında, onlara mesafeli durabilecektir. Sınıf örgütlenmeleri aracılığıyla entegre edilemediklerinde, kentlere yığılmış bu kitlelere “aykırı entegrasyon” peşindeki siyasi hareketler hitap şansı bulurlar (s. 31). Germani, İtalyan ve Alman faşizmi ile Latin Amerika popülizmlerinin gerisinde bu tür bir sosyolojinin yattığını söyler: Popülizm, entegrasyon kapasitesinin toplumsal hareketliliğin gerisinde kalmasının ürünüdür (s. 114).

Yeni sosyal yapı, beklentileri karşılayacak olgunluğa henüz ulaşmadan; hareketlenmiş kitlelerin siyasi aktivizmini kanalize edecek işçi sınıfı parti ve örgütlenmeleri ortaya çıkmadan ya da bu hareketlenmenin tek doğal kanalı hâline gelmeden çok hızlı yapısal değişimler ve/veya travmatik olaylar yaşanabilir. Bu da büyük kitleleri coğrafi ve toplumsal yerlerinden koparır, başka bölgelere savurur, sosyal ve ekonomik arayışlara sürükler ve bu kesimlerin siyasal hareketlenmesine yol açar. Bu şartlarda, geleneksel kalıplardan uzaklaşma oranındaki artış, toplumdaki mevcut ve yaratılabilecek entegrasyon imkânlarını çok aşan bir siyasi mobilizasyona yol açar. Bu kesimlerin katılım yoluyla entegrasyonunu mümkün kılacak kurumsal kanallar ya henüz mevcut değildir ya da bunları emecek kapasiteden uzaktır (s. 102). Popülizm, sosyal modernizasyonun düşük olduğu, temsili demokrasinin belirli bir istikrar düzeyine ulaşamadığı ülkelerde ortaya çıkar.

AKP-Erdoğan popülizmi, bilindiği gibi 1980’li ve 1990’lı yıllarda kırsal nüfusun şehirlere yoğun göçü sonrasında ortaya çıkmıştır. Ortaya çıktığı sosyolojik ortam, Germani’nin önermeleriyle büyük ölçüde örtüşür; bu tezlerde analitik bir açıklama bulur.

Siyasal davranış konusundaki önermeleri de bu tabanın liberal özgürlüklere ilgisiz tutumunu açıklar niteliktedir. Germani, geleneksel toplumlarda otoriterliğin önemli bir unsur olduğunu belirtir. Buralarda yaşayanların çoğunluğu, siyasi süreçlerin dışında ve pasiftir. Bunun gerisinde yasalarla ya da zor yoluyla dışlanmaları değil, zihniyetlerinin, özlemlerinin ve beklentilerinin geleneksel pasif aidiyete —yani yaşadıkları yapının olanak ve koşullarına uyum sağlamış olmalarına— dayanması yatar (s. 106).

Kentsel sanayi toplumuna geçiş ani olduğunda, bu otoriterlik ve siyasal pasiflik şehirlere taşınır. Şehir şartlarında kendine özgü, liberal olmayan farklı bir özgürlük anlayışı geliştirirler. Bu kesimler kentlerin yeni alt (işçi) sınıflarını oluşturur. Germani, Latin Amerika ülkelerinde işçi sınıfının “eski” ve “yeni” şeklinde bölünmüş bir yapı sergilediğini belirtir.

Eski işçiler, eğitimli, kalifiye işlerde çalışan; kökenleri itibarıyla ağırlıkla Avrupa ülkelerinden göç etmiş, bu nedenle işçi sınıfı ideolojileriyle tanışık, komünist veya sosyalist partilerde örgütlü, liberal ve enternasyonalist değerlere bağlı bir “işçi aristokrasisi” oluştururlar. Buna karşılık şehirlere yeni akın etmiş devasa kitleler; yerel geleneksel yapılardan gelen, eğitimsiz, düzenli bir işi olmayan, kent hayatının birçok alanında yetersiz koşullarda yaşayan, tüketime ve siyasete ortak olma konusunda yoğun istek sahibi, liberal değerlere mesafeli hatta tepkili, milliyetçi ve otoriter eğilimli insanlardır. Bu nedenle popülist elitlerin tutum ve motivasyonlarına, onlar tarafından hareketlendirilmeye son derece elverişlidirler. Popülist elitlerin otoriter hedefleriyle alt sınıfların geleneksel otoriter eğilimleri örtüşür; elitler bu kitleleri kolaylıkla kendi hedeflerine kanalize edebilirler (s. 93).

Popülizm bu temelde, liberal olmayan farklı türde bir özgürleşme ortaya çıkarır. Örneğin Peronizm, popüler tabandan destek elde etmek için onlara çeşitli katılım kanalları ve durumlarını iyileştirme imkânları açmıştır. Bu yönüyle Avrupa faşizminden ayrılır. Ancak bu katılım, liberal özgürlükler ve mekanizmalardan farklıdır. Özgürlük, kişinin günlük yaşam dünyasında daha önce sahip olmadığı somut imkân ve alt düzey karar alma süreçlerine katılma olarak doğrudan kişisel deneyimler şeklinde cisimleşir.

Örneğin grev yapabilmesi, yani patronla doğrudan pazarlığa oturabilmesi; sendikasının temsilcisini seçebilmesi; kişilerarası davranış kalıplarının değişmesi sonucu Latin Amerika’da hâlâ çok yaygın olan efendi–köle ilişkilerinin eşit insanlar arası ilişkiye dönüşmesi; bu yoldan yöneticileriyle yüz yüze ve eşit göz hizasında konuşabilir duruma gelmesi vb. bu türden özgürleşme deneyimleridir (s. 117). Germani, popülist liderlere ve onların otoriter, diktatoryal yöntemlerine bağlılığın bir nedenini burada görür.

Düşünce özgürlüğü sınırlandırıldığında entelektüel bundan büyük zarar görür; bu onun için somut bir özgürlüktür. Ancak köylüler ve işçiler için durum farklıdır. Onlar için ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, günlük yaşamlarında deneyimledikleri somut özgürlüklerle bir arada var olabilir ve bundan etkilenmezler (s. 118). Bu durum, liberal değerlerin gelişmediği toplum kesimlerinin otoriter bir rejimde özgürlüğü algılayış ve yaşayış tarzıdır; Peron popülizminin temel dayanaklarından birini oluşturur.

Germani’nin anlattıkları, AKP-Erdoğan popülizminin tabanının özgürlüklere yaklaşımını da yansıtır. 1980’li ve 1990’lı yıllardaki yoğun ve hızlı göç sonucu şehirlere dolan bu insanların, AKP iktidarında sosyal ve kamusal hayata katılım konusunda ne tür yeni imkânlara kavuştuklarını ilk bölümde listelemiştim. Dahası, kendilerini toplumun yeni efendisi olarak algılayabilecekleri bir ortam da ortaya çıkmıştır. Örneğin, en alt memurluktan yargı, polis, üst düzey bürokrasi hatta bakanlıklara kadar bütün idari makamlar bu insanların kendileri, çocukları ya da köylüleri, hemşehrileri vb. yani “bizden” diyebilecekleri (ve kolayca ilişki kurup işlerini hallettirebilecekleri) insanlarla doldurulmuştur. Bir başka deyişle bu insanlar günlük yaşamlarında iktidar olduklarını da benzer şekilde deneyimlemişlerdir. Bunlar, AKP tabanının deneyimlediği yeni somut imkân ve özgürlüklerdir.

AKP tabanı, bireysel özgürlükler budandığında, hukuk çiğnendiğinde esas olarak bu somut özgürlüklerine bakmış; otoriterleşme ve diktatörleşmeden, sistematik adaletsizliklerden etkilenmemiştir. Bir hasta yakınının ünlü “Bu iktidarla doktor dövme özgürlüğümüz bile var!” ifadesi, gerekli özeti yapar niteliktedir. Bu kesimlerde özgürlük talebi, bu yeni imkân ve özgürlüklerin son yıllarda ortadan kalkmasıyla birlikte başlamıştır.

Toparlayacak olursak Germani, AKP-Erdoğan hareketinin dayandığı tabanın sosyolojisi konusunda son derece açıklayıcı önermeler yapar. Ancak sürecin inşasında örgütleyici elitlerin rolü ve performansı konusuna yalnızca dolaylı ve yapısal belirleyicilik düzeyinde değinir.

Ernesto Laclau: Siyaset yapma mantığı olarak popülizm

Laclau’nun popülizm üzerine görüşlerini erken ve olgun dönem şeklinde ayırmamız gerekiyor. Her ne kadar aynı tezler işlense de bunlar bu iki dönemde farklı teorik zeminlerde ele alınır. Erken dönemi, henüz Althusser okuluna bağlı bir Marksist olduğu dönemdir. Olgun döneminde ise düşüncelerini post-yapısalcı zeminde geliştirir.
Her iki döneminde de Germani’nin Laclau üzerindeki etkisi gözden kaçmaz. Bir bakıma onun sosyolojik terimlerle çizdiği tabloyu politik ve ideolojik terimlerle yorumlar. Analizinde antagonizma kavramı merkezi roldedir İlk döneminde antagonizmanın iki farklı düzeyde ortaya çıktığını savunur. (Laclau 1985, s. 113). Bunlardan ilki üretim ilişkileri düzeyidir. Örneğin kapitalist üretim ilişkilerinde emek-sermaye ilişkisi. Farklı üretim tarzlarının eklemlenmesi olarak tanımladığı toplumsal formasyon düzeyindeki çelişki ve antagonizmalar bundan farklı karakterdedir. Örneğin, kapitalist ve feodal üretim tarzlarının eklemlendiği ve feodal toprak sahipleri sınıfının egemen iktidar blokunda hegemonik sınıf olduğu bir toplumsal formasyonda “sömürülenler (egemen fraksiyonun üretim tarzı düzeyinde doğrudan sömürdüğü) salt köylüler değil, bir bütün olarak ezilen kesimlerdir: küçük burjuvazi, şehirli işçiler, hatta belki burjuvazinin bir bölümü vb.” Sınıflar bu durumda da mücadele içindedirler. Ancak saf sınıflar olarak karşı karşıya gelmezler. Toplumsal formasyon düzeyinde bir egemen sınıf ya da sınıflar blokunun karşısında bir başka sınıflar bloku bulunur. Üretim tarzı düzeyindeki birinci çelişki ideolojik düzeyde ajanların sınıf olarak isimlendirilmesi ile ifade edilirken, ikinci çelişkide aktörler egemen sınıflar ve halk olarak adlandırılır.
Bu ikinci alandaki çelişki ve mücadele popüler gelenekler üretir ki Laclau bunları “popüler adlandırmalar” olarak isimlendiriyor. Bunlar halkın asırlar boyunca zulme karşı direnişinin, devlete karşı mücadelelerinin, özetle “halkın mücadele geleneğinin” ideolojik billurlaşmalarıdır (s. 181). Tarihsel deneylerin kalıntılarıdır. Sınıf ideolojilerinden daha eskiye dayanırlar ve daha uzun ömürlüdürler. Toplumsal yapının kendisinden daha sağlam ve daha dayanıklı bir anlam yapısı oluştururlar. Laclau’ya göre, popüler demokratik adlandırmalar alanında sınıf mücadelesi bir eklemleme ve hegemonya mücadelesi şeklinde sürer. Zira bu mücadelede ortaya çıkmış değer, sembol, isim, kahraman vb. gibi popüler adlandırmaların zorunlu sınıfsal aidiyetleri yoktur. Sınıfsal karakterleri eklemlendikleri söylemin özgül eklemleme ilkesi tarafından belirlenir. Ve Marksist döneminde Laclau’ya göre bu eklemleme ilkesi ancak bir sınıfsal unsur olabilir (s. 174). Popüler adlandırmalar hangi sınıfsal unsura eklemleniyorlarsa ideoloji o sınıfın karakterini edinir.
Bu noktada Laclau popülizmi şöyle tanımlar:

“Tezimiz o ki: Popülizm, popüler demokratik adlandırmaların, egemen ideoloji karşısına yapay antagonist bir bütün olarak ortaya sürülüşüdür.” (Laclau 1985, s. 187)

Bu tezi somutlaştırmak amacıyla “Egemen bir toprak sahipleri kesiminin yerli köylü topluluklarını sömürdüğü yarı-sömürge bir toplumsal formasyonu düşünelim” der. Egemen blokun ideolojisi liberal ve Avrupacıdır. Sömürülen köylülük buna Avrupacılık karşıtı, yerlici ve cemaat ideolojisi ile karşı çıkar. Zira bu köylü kökenli ideoloji iktidar blokuna muhalif yegâne mevcut ideoloji durumundadır. Laclau’ya göre bu toplumda işçi ve orta sınıflarda ortaya çıkan bir kent muhalefeti toprak sahibi kesimin iktidar tekeline meydan okuduğunda, siyasi muhalefetlerini tutarlı ve sistematik hale getirmek için bu köylü grupların simge ve değerlerine başvurur. Çünkü bu değer ve simgeler, mevcut durumda iktidar bloğuyla radikal bir yüzleşmeyi ifade eden yegâne ideolojik hammaddeleri oluştururlar. Ancak bu simge ve değerler şehirlerde yeniden formüle edilirken dönüşüme uğrar. Tekil bir toplumsal tabana atıf yapmayı bırakıp halk/iktidar bloku çelişkisinin (genel) ideolojik ifadeleri haline gelirler (Laclau 1985, s. 186). Laclau’ya göre bu, bir popülist hareketin doğuş anıdır. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda popülizm böyle ortaya çıkmıştır (s. 195).
Özetle, Laclau’ya göre popülizm, popüler-demokratik ögelerin egemen blok ideolojisine karşı bir bütün halinde antagonistik seçenek olarak ortaya çıkmasıdır. Ancak bu, popülizmlerin mutlaka devrimci olacağı anlamı taşımaz. Egemen sınıflar içinde hegemon olmak isteyen yeni bir fraksiyon da popülist bir hareket geliştirebilir. Bunun için iktidar bloğunun bir kriz yaşaması ve söz konusu kesimin hegemonya heveslisi olması yeterlidir (s. 188).
Bu teori, her ne kadar Laclau onun bu yanını öne çıkarmamış ve bu doğrultuda geliştirmemiş olsa da, Erdoğan’ın muhafazakâr değerlere müracaatla kitleleri istediği doğrultuda ve çok oynak şekilde şekillendirebildiği popülist söylevlerinin etki gücünün neye dayandığını anlamada bize bir açılım sunar. Hem değer ve imgelerin anlamı konusunda söyledikleri hem de kullandığı “eklemleme” kavramı bu bakımdan önümüze geniş bir alan açar. Ancak gene bu kavramlarla geliştirilmesi mümkün psikolojik boyut eksik kalır. Kitle psikolojisinin kurucusu Gustav Le Bon sözcüklerin gücünden bahsediyordu. Klasik popülizmin teorisyenlerinden Kenneth Minogue da popülizmin sistematik ideolojilere değil retoriğe dayandığını, zira insanların akıllarından ziyade duygularını harekete geçirdiğini söylüyordu (Minogue 1969). Eğer Laclau’nun popülizmi dayandırdığı popüler adlandırmalar halk nezdinde manevi, itibari değeri yüksek, onların duygu dünyalarını etkileme gücüne sahip imge, değer, sembol, kahraman ve anlatılar vb. iseler, bunların söylevlerde farklı kombinasyonlar şeklinde eklemlenmeleri hitap edilen kesimlerin duygularını amaçlanan bir doğrultuda harekete geçirebilir. Erdoğan’ın 2000’lerden bu yana söylev performansı buna müstesna bir örnektir. Ancak ifade ettiğimiz gibi Laclau eklemleme tezini “duygu üretimi” alanında geliştirmeyi ne erken ne de olgun döneminde ciddi şekilde denememiştir.

Laclau olgun döneminde Althusserci zemini terk eder. Eski tezlerini, kurucu unsurları Wittgenstein ve Saussure’un dil teorileri, Freud ve Lacan’ın psikoanalizi ve Derrida’nın post-yapısalcı felsefesi olan bir zeminde yeniden tanımlar. Bu zemin değişikliğinde en radikal değişimi antagonizma kavramı geçirir; sınıfsal unsurlara tanınan ayrıcalık tamamıyla ortadan kalkar.
Yeni yaklaşımına göre toplum, kendi içinde anlamsal bütünsellik/sistematiklik sergileyen kapalı bir yapı değildir. Laclau toplum yerine “sosyal (olan)” nitelemesini kullanır. Sosyal olarak adlandırdığı olgular, eski mücadelelerin kalıntıları, tortuları olan toplumsal kurum ve pratiklerdir: geçerli yasal/anayasal kurallar, etik-ahlaki çerçeve, değerler, gelenekler, alışkanlıklar, düşünme kalıpları, kimlikler, imgeler, semboller vb. Bunlar arasında kendiliğinden bir sistematiklik, bütünsellik (rasyonel, fonksiyonel) mevcut değildir. Fakat bunlar gene de iyi kötü bir bütünsellik sergiliyorlarsa, bu, hegemonik söylemsel eklemlemenin etkisi/ürünüdür. Siyasal olarak sağlanmıştır. Laclau bu durumu, toplumun hegemonik söylemsel eklemlenmeyle inşa edilmesi olarak ifade ediyor. Biz her zaman böyle bir hegemonik ortamın içine doğarız ve bu hegemonik kurgunun etkisi altında yaşarız. Bu temelde de bu unsurların o hegemonik ortamdaki somut içeriklerini doğal anlamları, doğal durumları olarak algılarız. Anlam ve toplum “politik” olarak inşa edilir. Sabit içerikler politik/hegemonik süreçlerin etkileri, kalıntıları, tortularıdır ve bu sabitlik geçicidir. Hegemonik eklemleme sarsıldığında, krize girdiğinde bu bağ zayıflar; hegemonya ne kadar güçlüyse biz bu ortamı o kadar doğal ve itirazsız yaşarız.
Ancak hegemonik söylemsel yapı, eklemlediği unsurların anlamlarını ne kadar sabitlerse sabitlesin, bunlar fiili veya potansiyel olarak bir anlam fazlası taşırlar. Her unsur, her şeye rağmen gene de başka türlü de anlaşılabilir, başka türlü de yorumlanabilir. Hegemonik söylem bu anlam fazlasını emmeye, yok etmeye çalışır. Bunun için bu anlam fazlasını ötekileştirir; anlamsızlık ya da toplum dışılık/toplum bozuculuk alanına iter, itibarsızlaştırarak halletmeye çalışır. Fakat bu işlem esnasında ötekileştirilenler, hegemonik söylem bakımından kurucu bir işlev üstlenirler. Hegemonik söylem herhangi bir nihai temele dayanmadığından, kendini ancak bu anlamsızlığın (kaosun, toplum olmamanın vb.) karşıtı olarak kurabilir (meşrulaştırabilir). Laclau bu nedenle toplumun nihai bir temeli olmadığını; dayandığı temelin retorik karakterde, retorikle sağlanmış ikame bir temel olduğunu söylüyor. Anlamsızlık/kaos, anlam ve düzenin/toplumun ötekisi olduğu kadar, onu mümkün kılan/ayakta tutan bir rol de üstlenir. Hegemonik yapı, bunları becerebildiği ölçüde ve sürece toplum görece istikrarını muhafaza eder. Beceremediğinde ise hegemonik yapı ile entegre edemedikleri arasında bir yarık oluşmaya başlar. Böyle bir yarığın oluşması, Laclau’ya göre antagonizmanın ortaya çıkış anıdır (Laclau and Mouffe 2001, s. 125; Laclau 2005, s. 86). Eğer toplum dediğimiz entite hegemonik söylemsel yapı ise, antagonizma toplumun aksamalarını ifade eder; onun sınırını gösterir.

Laclau, toplumsal alanda ortaya çıkan ve entegre edilemeyen her sorunun bir antagonist gelişime yol açabileceğini söylüyor. Örneğin, aşırı sanayileşme hava kirliliğine, global ısınmaya vb. yol açarak insanların doğal yaşamlarını devam ettirmelerini imkânsız kılabilir. Ya da aşırı şehirleşme, betonlaşma yeşil alanları yok ederek, gene buralarda yaşayanların doğal yaşam imkânlarını ortadan kaldırabilir. Kanunen eşit vatandaş olmalarına rağmen toplumda yayılan bir ırkçı trend, siyahların, Asyalıların, Latin Amerikalıların veya genel olarak yabancıların hayatlarını tehdit edebilir. Geleneksel rolleri, kadınların meslek alanında erkeklerle eşit düzeye ulaşmalarını ya da muhafazakâr değerler, kadınların özgürlüklerini yaşamalarını engelleyebilir vb. Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu durumların her biri bir antagonizmanın ortaya çıkış noktası olabilir. Bu durum aynı zamanda toplumda birden fazla antagonizma olabileceğini de ima eder. Bu nedenle farklı sosyal hareketler ortaya çıkmıştır ve bunlar arasında zorunlu bir bağ bulunmaz.

Hegemonik düzen, bu tür antagonizmaları tekil problemler olarak eklemlemeye çalışır. Bunu beceremediğinde, “doyurulmamış/karşılanmamış talepler” temelinde bir grup oluşturma alanı doğar. Karşılanmamış talepler kendi başlarına bir grup yapısı ortaya çıkarmazlar; sadece bunun zeminini oluştururlar. Popülist süreç, bu talepler zemininde bir karşı grubun/cephenin inşa edilişidir ki Laclau bunu “Halk”ın inşası olarak niteliyor. Ve bunun üç koşulu ya da evresi olduğunu söylüyor (Laclau 2005, s. 74).

İlk koşul, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, karşılanmamış talepler temelinde toplumda bir yarılmanın oluşmasıdır. İkinci koşul, günlük hayatta sıkça tanık olduğumuz ancak alışık kavramlarımızın anlamlandırma ve ifade etmede yetersiz kaldığı bir durumdur. Karşılanmamış talepler nitelik ve içerik bakımından heterojen karaktere sahiptir. Aralarında da zorunlu bir bağ yoktur. Ancak hepsi, çözümleri için mevcut düzenden bir beklentiyi ifade ettikleri ölçüde aralarında bir ortaklık doğar. Talepler sistematik şekilde karşılanmadığında, bunlar ortak şekilde düzendeki aksaklığın da eşdeğer gösterenlerine dönüşürler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar. Laclau bu karmaşık durumu şöyle açıklıyor: Doyurulmamış talepler bir yanlarıyla kendi tekil içeriklerini ifade ederler. Ancak sistematik olarak karşılanmadıklarında maruz kaldıkları dışlanmanın da gösterenleri hâline gelirler. Örneğin, evimin önündeki sokakta emniyete alınmamış bir çukur oluştuğunda, bu bende önce yarattığı tehlike ve yol açtığı çamurdan kurtulma doğrultusunda bir somut istek ve talebe yol açar. Bu talebi yetkili kişi ve mercilere defaatle iletmeme rağmen herhangi bir girişim yapılmadığında, sorunun her dile getirilişi artık yetkililerin ilgisizliğini, vurdumduymazlığını, kurumsal aksaklığı, düzendeki bozukluğu da ifade eder hâle gelir. Sorundan her bahsedildiğinde artık somut içerik yanında bunlar da anlaşılır. Eğer etrafımda eğitim, sağlık, iş ya da çevre sorunları vb. gibi başka alanlarda da sistematik şekilde karşılanmayan sorun ve talepler varsa, bunların hepsi aynı ilgisizliğin ve düzen bozukluğunun ifadeleri hâline gelirler. Laclau’nun terimleriyle, tekil somut içerikleri yanında hepsi aynı vurdumduymazlığın, kurumsal aksamanın işaretleri olarak eşdeğerleşirler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar.

Böyle bir durum ortaya çıktığında, Laclau’ya göre, talep sahiplerinin ve siyasal aktörlerin önünde iki muhtemel yol, iki farklı mantığa göre politika yapma imkânı bulunur. Bunlardan birincisi, talepleri gene de tekil içerikleriyle gündeme getirip onları tekil olarak toplumsal, kurumsal işleyişe kabul ettirmeye, dahil etmeye/ettirmeye çalışmaktır. Laclau bu siyaset tarzına fark mantığı ile politika yapmak diyor.

İkinci ihtimal ise, bu eşdeğer talepler zinciri temelinde bir muhalif grup inşa etmek, hegemonik işleyişin karşısına bir blok güç olarak çıkmaktır. Laclau popülizmi, bu tarz eşdeğerleşmiş talepler üzerinden grup inşası şeklinde siyaset yapma mantığı olarak tanımlıyor. Bu süreç, ona göre aynı zamanda hegemonik işleyişin karşısında “halk”ın politik inşasıdır.

Laclau’nun bu inşanın nasıl tesis edildiğine ilişkin düşünceleri ve ortaya attığı kavramlar da son derece ilginç ve alışılmış dışıdır. Ve popülist oluşumun üçüncü koşulunu/evresini oluştururlar. Üçüncü evrede eşdeğer talepler (ve kimlikler) arasında anlam birliği tesis edilir. Zira ikinci evrede kalmış bir eşdeğerler zincirinde talepler ve bu taleplerin taşıyıcıları arasında bir yakınlaşma olsa da, bunların her biri sorunun kaynağını ve çözümünü farklı yerlerde görüyor olabilirler. Halkın ya da geniş blokun inşası, bunların hem kendi aidiyetlerini hem de düşmanı ortak pozitif terimlerle tanımlamaları ile tamamlanır.

Eşdeğerler zincirindeki talepler heterojen karakterde, yer yer birbirlerini dışlayan taleplerdir. Dolayısıyla hiçbir talep diğerlerinin çözümünü kavramında içermez. Alt alta toplanmalarıyla da aralarında bir anlam birliği yaratılamaz. Laclau, bu anlam birliğinin içlerinden birinin (ya da bu talebin bağlaşığı bir unsurun) bütünselliğin temsilcisi konumuna yükselmesiyle sağlanabileceğini söylüyor. Ancak bu, rasyonel karakterde değil, bir bayrağın birçok unsuru temsil etmesi gibi sembolik karakterde bir temsil ilişkisidir. Temsil gerçekleştiğinde bu unsur diğer taleplerin dayanağı ve gerçekleşme ufku hâline gelir. Laclau’ya göre bu rolü bir talep, bir kişi, değer, sembol vb. üstlenebilir. Anlaşılır ifadelerle, popülist oluşum, bir kişinin (lider), bir talebin veya bir değerin/imgenin vb. diğer taleplerin gerçekleşme ufku (ya da umudu) hâline gelmesi sürecidir. Bu gerçekleştiğinde bu unsur grup yapısının temeli/dayanağı hâline gelir. Grup artık varlığını onun sayesinde kazanır, onun sayesinde ayakta kalır.

Laclau, grup inşasında söz konusu unsura radikal bir yatırım yapıldığını söylüyor. Radikaldir, zira bu unsur karakter olarak kendisinden farklı, hiçbir şekilde kavramında içermediği unsurların temsilcisi durumuna yükselmiştir. Yatırımdır, zira temsil rasyonel kavramsal-mantıksal türetmenin ürünü değildir. Laclau’ya göre bu temsil duygulanım (affective) temelinde kurulur. Grup bağı, libidinal (duygusal) bir bağdır.

Bu temsil ilişkisi nasıl sağlanır? Laclau, bir unsurun heterojen bir talepler zincirinin temsilcisi olabilmesi için kendisini mevcut somut içeriğinden ayrıştırması, bir “boş gösteren”e dönüştürmesi gerektiğini söylüyor. Somut içeriğine bağlı bir unsur, sadece kendisini temsil eder. Bunu becerebildiği ölçüde başka içerikleri de temsil edebilme yeteneği kazanır. Bu temsili gerçekleştirdiğinde anlamlandırma süreci tamamlanır. Grup, kendi birliğini tesis ederken ortak düşmanı da belirler. Cepheleşme ideolojik ve politik olarak tamamlanır. Bu adımla ortaya farklı bir hegemonik proje de çıkar. Mevcut hegemonik yapı, kriz yaşadığı ve eklemlediği unsurlarla bağı zayıfladığı ölçüde, bunlar da alternatif projeye eklemlenmeye müsait hâle gelirler.

Laclau’ya göre popülizm, bu tarz bir “siyaset yapma mantığı”dır. Doyurulmamış talepler temelinde bir toplumsal yarık oluştuğunda bunlar üzerinden hemen bir grup, bir halk inşası çabası da başlar. Popülizm, bu temelde bir hegemonik inşa faaliyetidir; siyasetin özüdür.

Laclau’nun “popülist akıl” teorisi, siyasallaşmayı doyurulmamış taleplerin eşdeğerleşmesi üzerinden okuyarak, sosyolojik olanın hangi adımlar üzerinden nasıl politikleştiği üzerine son derece ufuk açıcı bir önerme sunuyor. Gönül isterdi ki Laclau, analizini karşılanamayan sosyal taleplerle sınırlamayıp hâkim gücün ötekileştirmelerini, baskılarını, ideolojik, politik dışlamalarını da dahil etsin. Bu durumda sosyal yarılmanın paralel bir politik yarılma ile ele ele yürüdüğü görülebilir ve aralarında baştan itibaren oluşan/kurulan ilişki tespit edilebilirdi. Zira AKP’nin ilk ortaya çıkışı, doyurulmamış sosyal talepler kadar, hatta belki de ondan daha çok, laik hegemonik güçlerin dindarlığı ötekileştirmesi, yasaklaması ile alakalıdır. Ve popülist gelişimi karşılanmamış sosyal taleplerden çok siyasal dışlamanın yol açtığı tepkilere dayanır. Aslında Laclau buna dayanak yapılabilecek birçok anlatı ve önermeye yer verir, ancak sistematik analizine dahil etmez. Fakat bu hâliyle bile Laclau’nun önerisi, politikleşme süreçlerini anlamada—popülizm üzerine olmayanlar da dâhil—diğer teorilerden daha iyi bir zemin sunar.

Temsilin rasyonel değil, sembolik karakter taşıdığı; bunun olabilmesi için temsilci unsurun kendisini boş gösterene dönüştürmesi, bu yaklaşımın bir yanıyla kafa açıcı, diğer yanıyla problemli bir önermesidir. Örneğin AKP’nin popülizm serüveni, Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkardık!” ifadesi ile başlamıştır. Bu, kendini somut/tekil içeriğinden ayırıp “boş gösterene” dönüştürme, bunun üzerinden de heterojen unsurları temsile müsait duruma sokma hamlesidir. Peşinden Erdoğan, içinden geldikleri Milli Görüş ve siyasal İslami düşünceye son derece aykırı imge, değer ve sembolleri söylemine dahil etmiş; en parlak örneğini 2010 referandumunda gördüğümüz gibi farklı toplum kesimlerini arkasına takmayı başarmıştır. Bu sonuca kendisini, fakir yardımlarından sağlık sigortasına, yatırım ve istihdam beklentilerinden olgun bir demokrasi inşasına kadar toplumda kangren olmuş birçok sorun ve bunlar temelinde oluşmuş geniş bir karşılanmamış talepler/beklentiler yığınının yazım yüzeyi, bunların gerçekleşme ufku/umudu hâline getirerek ulaşmıştır. Bu sayede Sünni dindarlar yanında, en demokratından en şovenistine Kürdü,  Türkü milliyetçi, liberal, sosyalist hatta Kemalist çok geniş ve son derece heterojen bir halk hareketi ortaya çıkarmıştır. Ve 2007’den itibaren bu geniş grubun ayakta kalışı, esas itibariyle Erdoğan’ın kişiliğine dayanır hâle gelmeye başlamıştır. Laclau’nun tezleri bu dönüşümü açıklamada da son derece aydınlatıcıdır. Ne var ki bu grubun inşası ve muhafazasında liderin performansının rolünü “boş gösteren” kavramına sıkıştırmak analizi fazlaca dar bir sokağa sokmaktır. Performans bunun çok ötesinde süreçlere atıf yapar. Laclau bu bakımdan kendi öğrencileri tarafından da eleştirilir.

Erdoğan’ın siyaset tarzının bir diğer özelliği, mutlaka duruma uygun bir kötü/düşman imal etmesi ve pozisyonunu bu kötünün/düşmanın yıkıcılığı üzerinden meşrulaştırmasıdır. Siyaseti, cepheleştirme, gerilim ve düşmanlaştırmaya dayanır. Her krizi yeni ve daha üst düzeyde bir gerilim yaratarak aşmaya çalışmış, nefret duygularını kışkırtmayı siyasette bir temel manivela olarak kullanmıştır. Laclau’nın temelcilik sonrası (post-foundational) yaklaşımında dışlanana, ötekileştirilene ve ötekileştirmeye grup oluşumunda atfettiği kurucu rol, Erdoğan’ın bu stratejisini açıklamada önemli bir kulvar açar. Bu düşman, ilk dönemde askeri vesayet; 2010 Anayasa Referandumunda 12 Eylül darbesi olmuş; bunlara tepkiyi köpürterek geniş kesimleri duyguları üzerinden kendi tercihine yönlendirebilmiştir. Nefretin toparlayıcı gücünü, kendi hükümetinin artırdığı faizlerin yükselmesinde bile kullanmaya çalışmış; bir “faiz lobisi” uydurarak hükümete karşı tepkiyi bu hayali lobiye yöneltebilmiştir. Düşmanın grubu ayakta tutmadaki rolünü anlamada son derece aydınlatıcı bir kulvar açan Laclau, ne yazık ki bu tezlerini geliştirme çabasına girişmez. Duygusal etkileme mekanizmalarının nasıl işlediği, neye dayandığı hâlâ geniş şekilde aydınlatılmış değildir. En önemli eksikliği ise, tezlerinin AKP-Erdoğan popülizminin başkalaşımına ilişkin önerme ve analiz barındırmamasıdır. Oysa başkalaşım popülizm teorisine ilave bir boyut katar.

Laclau, popülizm araştırmalarında bir mihenk taşıdır. Araştırmacıları derinden etkilemiştir. Daha sonraki tartışmalar büyük ölçüde onun tezlerine atıfla yürümüş; kimileri bunları olduğu gibi kabul eder ya da eleştirel geliştirirken, kimileri reddetmiş; fakat her hâlükârda temel bir referans olmuştur.

Cas Mudde: İnce çekirdekli ideoloji olarak popülizm
Laclau’nun yaklaşımının karmaşıklığı ve soyutluğu, kullandığı kavramların anlaşılma zorluğu, olgusal-deskriptif teorileri tekrar öne çıkarır. Bu yeni trendin en önemli temsilcisi Cas Mudde’nin “ince çekirdekli ideoloji olarak popülizm” teorisi, an itibariyle dünya çapında empirik araştırmacıların en yaygın kullandığı yaklaşımdır. (Mudde 2017, s. 47) Mudde, Laclau’nun “siyaset yapma mantığı” olarak popülizm teorisinin—son derece kapsamlı olmasına karşın—empirik araştırmalar için kullanışlı araçlar ve kriterler sunmadığını söylüyor ve bu sorunu çözdüğünü düşündüğü kendi yaklaşımını şöyle tanıtıyor:

“… biz popülizmi, toplumu nihai bir biçimde 'saf halk'a karşı 'yozlaşmış seçkinler' şeklinde iki homojen ve karşıt kampa ayrışmış olarak ele alan ve siyasetin halkın genel iradesinin (volonté générale) bir dışavurumu olması gerektiğini ileri süren ince merkezli bir ideoloji olarak tanımlıyoruz.” (Mudde und Kaltwasser 2019, s. 16, italikler yazarlara ait)

Mudde popülizmin kendini dört kavram üzerinden tanımladığını söylüyor: ideoloji, halk, elit ve genel irade. (Mudde 2017, s. 48) Popülizm bunların içeriklerini ahlaki olarak belirler. Örneğin halkın özü onun “saflığı”dır; halk “otantik”tir. Elitler ise yozdur, çünkü otantik değildirler. Otantiklik, etnik ya da ırksal özelliklere atıf yapmaz; belli bir sınıf ya da toplum kesimi kasdedilmez. Ahlaki olarak tanımlanır. Halkın bozulmuşluktan ari saflığını ifade eder. Siyaset de otantik olmalı; halk için, halkın bütünü için doğru olan yapılmalıdır. Popülizme göre bu mümkündür. Zira halkı kendi içinde sınıfsal ya da kültürel gruplara ayrışmış olarak değil, homojen bir grup olarak tasavvur eder. Aslında elitler de halkla aynı grup kökeninden gelirler. Fakat gönüllü şekilde halka ihaneti seçmişler, kendi çıkarlarını ve otantik olmayan ahlaklarını halka tercih etmişlerdir. Cas Mudde’e göre, popülizmde ayrım sınıf veya milliyet vb. üzerinden değil, ahlaki terimlerle çizildiğinden; kendi sınıf ve etnisiteleri dışındaki liderler, Berlusconi gibi milyonerler, Alberto Fujimori gibi azınlık gruba mensup kişiler de halkın otantik temsilcileri olabilmektedir. (s. 49)

İdeolojiler, “insanın ve toplumun doğası, toplumun örgütlenme prensibi ve amacı üzerine yapılmış normatif ve normatif bağlantılı fikirler kümesi(dir)”; bize siyasal ve sosyal dünyaların haritasını sunarlar. (s. 49) Popülizmin ince merkezli bir ideoloji olması, onun toplum düzenine ilişkin kapsamlı açıklama ve öngörü önermeleri içeren liberalizm, sosyalizm gibi “kalın” ya da “tam” ideolojilerin aksine kısıtlı bir morfolojiye sahip olduğunu ifade eder. (Mudde vd. 2019, s. 17) İnce çekirdekli ideolojilerin anlamlandırma güçleri, anlamlandırma yetenekleri zayıftır. “(B)u nedenle zorunlu şekilde diğer ideolojilere eklenmiş—ve zaman zaman da onlar tarafından asimile edilmiş—gibi görünürler. Popülizm, fiiliyatta her zaman toplumun geniş kesimlerine hitap amaçlı siyasi projelerin cazip kılınmasında hayati rol oynayan diğer ideolojik unsurlara eklenmiş olarak belirir. Kendi başına ele alındığında ise popülizm, çağdaş toplumların ürettiği siyasi sorunlara ne teferruatlı ne de geniş kapsamlı yanıtlar sunabilir.” (a.y.) Popülizm, bu nedenle farklı toplumlara çekici gelecek yorum çerçeveleri zemininde farklı şekiller alır. “Tutarlı bir ideolojik gelenekten ziyade … farklı ve zaman zaman da çelişkili ideolojilerle birlikte ortaya çıkmasıyla daha çok bir fikirler kümesini ifade eder.” (a.y.) Nadiren saf halde bulunur; daha ziyade diğer kavramlarla birlikte ve onlar sayesinde hayatta kalır gibi görünür. (s. 18)

Popülizm, halkı homojen bir bütün olarak tasavvur ettiğinden, onun bir ortak iradesi olduğunu varsayar. Siyaset bu genel iradenin gerçekleştirilmesini hedeflemelidir. Dolayısıyla çoğulculuk vb. gibi yöntemleri değil, halka doğrudan müracaat eden plebisiter araçları kullanır.

Empirik siyaset araştırmacıları, farklı ülkelerde farklı partilerin, hareketlerin, liderlerin söylemlerini, Mudde’in tanımında ortaya koyduğu kriterle kıyaslayarak popülist olup olmadıklarını belirlemeye çalışırlar. Bu yöntem, dünyadaki popülist oluşumları tanıma konusunda önemli kolaylıklar sunar. Ancak aynı zamanda sorunlar barındırır. Bir ülkede, Mudde’in halk-elit karşıtlığını söylemlerinde yoğun şekilde kullanan iki siyasetçi olduğunu düşünelim. Bunlardan biri etrafında bir kitle toplamayı başarıyor ve bir lider olarak sivriliyor; öteki ise başaramıyor, kamuoyunda daha çok şarlatan ve palyaço algısı yaratıyor. Bu durumda, bunlardan sadece ilki popülist olarak anılmayı hak eder. Ne var ki Mudde’in kriterlerine göre, her ikisini de popülist olarak tasnif etmemiz gerekir. Popülizm, kitle toparlamada bir başarıya da atıf yaptığı ölçüde bu konudaki başarı ve başarısızlığın teoriye bir biçimde dahil edilmesi gerekir ki Mudde’de bunu bulamıyoruz.

Hangi dönemi ele alınırsa alınsın, AKP-Erdoğan söylemlerinde halk-elit karşıtlığı, halkın yüceltilmesi, halkın iradesinin siyasete hâkim kılınması başat ifadelerdir. Mudde’in kriterleriyle, AKP-Erdoğan’ın bütün dönemleri boyunca (ve bütün başkalaşımları içerisinde) hep popülist kaldığı empirik olarak gösterilebilir. Ve bu açıdan diğer teorilerin hepsinden daha kolay uygulanabilir kriterler sunar. Ancak başkalaşımı açıklamada fazlasıyla zayıf kalır. AKP, ilk dönem bir taban, daha sonra bir lider popülizmidir. Ve lider popülizmi ilk başta otoriter demokrasi, rekabetçi otoriterlik vb. şeklinde tezahür ederken, daha sonra Sezarizme evrilmiştir. Mudde’in teorisinde bu dönüşümü teori içinde kalarak açıklayacak araçlar bulamıyoruz. Kriterlerine göre hareket ettiğimizde, bütün bu başkalaşım içerisinde karşımıza hep bir ve aynı popülizm çıkar. Sartorici yaklaşımı, bu değişimi ilave unsurlara bağlamamız gerektiğini söylüyor. Ancak bu durumda da popülizmin AKP-Erdoğan hareketinin sürekliliğinde bir rolü olup olmadığı şüpheli hale geliyor. Özetle, Mudde’in yaklaşımının olmuş bitmiş süreçleri, başkalaşımdan izole halleriyle tanımaya uygun bir çerçeve sunduğu; ancak sürecin başkalaşımını anlamada zayıf kaldığı görülüyor.

Kurt Weyland’ın performatif yaklaşım: Siyasal strateji olarak popülizm

Popülizmin bukalemun karakterli bir fenomen olup, tam “kavradım” dediğimizde başka bir renge bürünüp bambaşka özelliklerle ortaya çıktığını hatırlatan Kurt Weyland, “söylemsel” (Laclau) ve “düşünsel” (Mudde) yaklaşımların bu kayganlığı kavramlaştırmada problemler sergilediğini, birçok olgunun yanlış şekilde popülist olarak sınıflandırıldığını söylüyor. Dahası, Mudde’in ideolojik yaklaşımı ona göre, popülizmin karakterini de yanlış anlamaktadır. Örneğin popülizm her ne kadar söylemlerinde “halkı” güçlendirdiğini iddia etse de, gerçekte egemenliği hemen bir lidere devreder ve vatandaşları fiilen güçsüzleştirir. İdeolojik yaklaşımlar, popülizmin ilerici, doğrudan demokratik retoriğini ve görünüşünü vurgularlar; ancak popülizmin özünü, yani yukarıdan aşağıya liderliği göz ardı ederler (Weyland 2017, s. 78).

Kurt Weyland’a göre popülizmi, popülistlerin kendileri hakkında söylediklerinden hareketle değil, yaptıklarına, özellikle de tabanlarını nasıl ikna ve muhafaza ettiklerine bakarak tanımlamak gerekir. (Weyland 2017, s. 74) Popülizmde belirleyici olan, lider ve onun takipçi kitlesiyle ilişkisinin inşasında sergilediği performansıdır; dolayısıyla bunlar üzerinden tanımlanmalıdır. Popülizmin merkezinde, liderin takipçi kitlesi ile kurduğu ve yürüttüğü (yarı) doğrudan, aracısız ilişki yatar.

Popülizm, en iyi, kişiselci bir liderin, çoğunlukla örgütlenmemiş çok sayıda takipçisinin doğrudan, aracısız ve kurumsallaşmamış desteğini sağlayarak iktidar arayışı için veya elde ettiği iktidarı bu şekilde kullandığı bir siyasi strateji olarak tanımlanabilir. (s. 74)

Bir seçkin liderin kendi başına belirlediği ve kendisinde cisimleştirdiği “halk iradesi” doğrultusunda “halk”ı seferber etmesi, popülizmin ayırt edici özelliğidir. Lider, halk bağını parti türü kurumlar üzerinden değil, doğrudan temas yoluyla sağlar. Aksine kurumları devreden çıkarır. Lider, birleştirici bağın bizzat kendisidir. Kitle mitingleri, televizyon tartışmaları yoluyla takipçilerine doğrudan hitap eder, onlarla patronaj nitelikte yarı-doğrudan kişisel sürdürür. Kişiselci ve plebisiterci lider, popülizmin alameti farikasıdır. Liderin bu yukarıdan aşağı rolü nedeniyle, popülizmlerin ömrü liderlerin ömrüyle sınırlı olmuştur. Bolivya'da Carlos Palenque'nin ölümü, Kolombiya'da Jorge Eliécer Gaitán'ın ve Hollanda'da Pim Fortuyn'un suikastları sonrasında olduğu gibi, yükselen kitle hareketi liderinin ölümüyle birlikte ivme kaybetmiş, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. (s. 80)

Popülist liderler, müesses “siyasi sınıf” ile mücadele ederler, onları alt etmeye çalışırlar. Bu amaçla “halkı” daimi seferberlik içinde tutarlar. Sık sık seçim ve referandumlar düzenlerler, kendi popülerlik oranlarını sürekli ilan ederler ve siyasi zorluklarla karşılaştıklarında destekçileriyle kalabalık sokak gösterileri düzenlerler. (s. 84) Ancak bir kitleyi sürekli seferber edebilmek kolay değildir. Bu nedenle halkın sürekli tehdit altında olduğunu ifade etmek, sürekli düşman yaratmak, kahramanlık davaları üretmek, popülist strateji açısından hayati önemdedir. Bunlar yoluyla lider, takipçilerini sürekli teyakkuz hâlinde tutar, hareketlendirir ve sadakatlerini pekiştirir. Halkı sürekli ülkeyi yeniden kurmaya, tehlikeli düşmanlarla mücadele etmeye çağırır. Kitlesel destek sağlamanın en iyi yolu, halkın refahına yönelik tehditlere karşı çıkmak ve “halkın düşmanları” ile savaşmaktır. Halkı en çok böyle ciddi tehditler, böyle zor durumlarda meseleyi bilfiil ele alan cesur bir liderin ortaya çıkması ve halkı bu varlık-yokluk mücadelesine çağırması motive eder. Bu nedenle, ihanet halindeki elit karşıtı retorik, sürekli düşman arayışında olan popülist liderlerin en önemli aracıdır. Bu tür zorlukların olmaması, liderliklerini zayıflatır ve takipçilerini kaybetme riskini doğurur. (s. 85)

Weyland, AKP-Erdoğan popülizminde Erdoğan’ın oynadığı ve önceki teorilerin boşlukta bıraktığı dinamik performatif role odaklı bir teori öneriyor. Ve AKP popülizminin 2010 sonrası bir lider hareketine dönüşmesini, bu dönüşümde Erdoğan’ın payı ve performansını açıklamada diğer teorilerden daha başarılıdır. Ancak bu teori, liderin ediminin kitleler tarafından hangi saik ve itkilerle kabul gördüğüne dair açıklamasında zayıf kalır. Örneğin bu tür şeyler yapıp gene de palyaço durumuna düşmekten kurtulamayan popülist lider adaylarının başarısızlığının nedenlerine açıklama getirmez. Popülizmin başkalaşımını bu yaklaşım temelinde anlayabilmek zor olduğu gibi, AKP’nin demokratik ilk dönemi, CHP’nin de 19 Mart sonrası söylemleri, popülizmin kurumları dışladığı tezi ile de tam örtüşmez. Bununla birlikte, diğer teorilerin ihmal ettiği performans konusunu öne çıkarmasıyla Weyland dikkat çeker ve diğer yaklaşımlardan ayrılır.

Bir performatif edim teorisi ihtiyacı

AKP-Erdoğan iktidarının farklı dönemlerini rejim bakımından inceleyen—bir kısmını bu dosyada da okuyacağınız—çok sayıda araştırma bulunuyor. Bunların kimisi ele aldıkları dönemi plebisiter demokrasi, kimisi otoriter demokrasi, kimisi rekabetçi otoriterizm, kimisi tek adam rejimi, kimisi Sultanizm vb. olarak niteliyor. Ele aldıkları dönemin/rejimin empirik-deskriptif tasviri itibariyle, bu tezlerin hepsinin karşılığı var. AKP’nin ilk dönemi de demokrasinin genişlemesi olarak ele alındı. Yaklaşık 23 yıllık AKP-Erdoğan iktidarı bunların hepsini rejim olarak karşımıza çıkardı. Son 23 yılı, sürekli değişen bir rejimler silsilesi olarak yaşadık. Ve AKP-Erdoğan, bütün bu dönemler boyunca hep aynı popülist hareket/oluşum olarak kaldı. Eğer AKP-Erdoğan baştan itibaren aynı popülist hareket ise, demokratik, otoriter, Sezarist vb. rejimler bu aynı popülizmin başkalaşım evreleri olarak ele alınabilir. Bu durumda başkalaşım popülizm teorisi içinde kalınarak nasıl açıklanabilir?

Ele aldığım popülizm teorileri bütün değerlerine rağmen bu konuya ilgisiz kalıyorlar. Metodolojik varsayımlar bunda önemli rol oynuyor. Örneğin artık pek başvurulmayan klasik özcü yaklaşım, farklı rejimleri bir değişmez özün farklı tezahürleri olarak ele alır. Öz-tezahür ilişkisi mecazi olarak sarf edilebilirse de, analitik olarak ileri sürüldüğünde “Theseus'un gemisi” türü bir paradoksla karşı karşıya kalırız: demokratik popülizm dönemindeki AKP-Erdoğan hareketi ile otoriter demokrasi ve Sezarizm dönemlerindeki AKP-Erdoğan hareketi aynı AKP-Erdoğan hareketi midir? Buna evet diyebilmek mümkün değil. Özcülüğün Sartorici versiyonu, “minimal tanım” olarak isimlendirdiği daha sofistike bir varsayımdan hareket ediyor. Bu durumda popülizm, bütün farklı versiyonları boyunca aynı kalan ve popülizmin minimal tanımını veren bir tekil özelliğe indirgeniyor. Yaşadığı başkalaşım ise onun (her bir dönemde değişen) ilave özellikleri ile açıklanıyor. Ancak bu yaklaşım, başkalaşımın mekanizmaları konusunda bir şey söylemiyor. Laclau’nun antagonizma kavramı, başkalaşımın mekanizmaları ve dinamizmi konusunda aslında son derece elverişli bir zemin sunuyor. Ancak Laclau, teorisini bu doğrultuda derinleştirmiyor. Tercih ettiği linguistik kavramlar ise (“boş gösteren”) bu boşluğu doldurmakta zayıf kalıyorlar.

Başkalaşım içerisinde hep bir ve aynı kalmayı açıklayan başka yaklaşımlar var mı diye baktığımızda, önümüze ilk Hegel çıkıyor. Fikrin kendini zamanda gerçekleştirmesi olarak tanımladığı diyalektiği, fikrin—başlangıçta Laclau’nun “boş gösterene” benzer soyut halinin—süreç içerisinde farklı içerikler kazanarak hem kendini hem de nesnesini nasıl değiştirdiğini tarif eder. Ancak Hegel’e göre fikir, bu başkalaşımda her aşamanın özelliklerini muhafaza ederek bir üst düzeye yükselir. Eski durum korunarak aşılır. Ne var ki, örneğin Erdoğan’ın Sezarizminde, AKP’nin ilk dönem demokrasisinin “korunarak aşıldığını” iddia edebilmek pek mümkün değil. AKP-Erdoğan popülizmi başkalaşımının her bir evresinde, önceki evrenin kimi özelliklerini muhafaza etse de, birçok temel unsuru dışarı atmış, bunların yerine yeni unsurları dahil etmiştir.

Ancak elimizde diyalektik olmayan yöntemler de var. Wittgenstein’ın “dil oyunları” bunlardan biri. (Wittgenstein 2017) “Dil oyunu”, anlamın bağlamdaki kullanımda ortaya çıktığını ileri süren bir teori. Tekil unsurlara değil oyunun kendisine odaklanmayı öneriyor.  Örneğin bir bakkala girip “iki ekmek” dediğimde, bakkal hemen iki ekmeği elime tutuşturur ve parasını ödememi bekler. Fazla kelime sarfetmeden, bu beklenti ve edimi mümkün kılan şey, bütün bunların bakkal diye bir mekânda, alışveriş denilen bir genel edim bağlamında cereyan ediyor olmasıdır. Bakkalda bu bağlamda bir “dil oyunu” oynanır. Çay ocağına oturduğumuzda konuşmaya bile gerek kalmaz. İki parmağımı gösterdiğimde garson, biraz sonra masama iki çay bırakır. Aynı parmak hareketini bir yarışmada yaptığımda ise bambaşka bir anlam ifade eder. Yani her söz ve hareket, içinde gerçekleştiği “dil oyunu” içinde anlam edinir.

Wittgenstein’ın “dil oyunlarının” konumuzla bağlantısı, tezi satranca uyguladığımızda belirginleşir. Satranç da bir dil oyunudur ve bu oyunda anlamlı hamle, her zaman hem kendi hem de rakibin figürlerinin kombinasyonunun sergilediği fırsat ve riskler bağlamında yapılır. Ve bu oyunda biz mi oyunu yönetiyoruz yoksa bu kombinasyonun bütünü (kombinasyon + ortaya çıkan fırsat ve riskler, yani bağlam/oyun) mı bizi yönetiyor, bunu belirlemek mümkün değildir. Failliğim oyun içinde ortaya çıkar; fiilim onun tarafından belirlenir. Özne de, nesne de, hamle de oyunun hem parçası hem de ürünüdür: “oyun” oynanır. Rakibin her hamlesi, bir önceki kombinasyonu bozar; imkân ve riskler bakımından yeni bir durum ortaya çıkarır. Her hamle, oyunda avantajlı kalmayı ve oyundan düşmemeyi sağlayacak, önceden cevabı olmayan bir karar mecburiyeti içerisinde yapılır. Zira kafamda bir plan olsa bile, rakibin her hamlesi duruma ilişkin oyun planımı, figür kombinasyonunu alt üst eder. Kimi zaman beni zor duruma düşürür. Düşüncem ve edimim, bu riski savuşturmaya ve beni tekrar avantajlı kılacak bir kombinasyon yaratmaya yönelir. Oyunu neticede kişi olarak ben oynasam da, bunu oyunun anlamı, figür kombinasyonları ve rakibin hamlelerinin önüme açtığı fırsatlar ve bana dayattığı mecburiyetler içerisinde, sürekli oyunda kalmak hedefiyle yaparım. Ve bunu yaparken de sürekli olumsal (kontingent) kararlar alırım.

Bir başka deyişle, her hamle “olay” yaratır (Badiou, Žižek). Hamle anlamını, önceki durumun mantıki devamı veya hazır bir planın adımı olarak değil, bir belirsizlik ortamında yaratacağı—olumlu veya olumsuz—sonuçla retroaktif olarak kazanır. Değerlendirilmesi sonuçları üzerinden yapılır; geçerliliğini sonuçları üzerinden edinir. Bu karakterdeki edimleri, hangi durumlarda sergileneceği belli içselleştirilmiş “davranış”lardan ayırt etmek amacıyla “performatif edim” olarak isimlendiriyorum. Sürekli performatif olmak, oyunun bir parçasıdır ve oyunda özel bir rol üstlenir.

Ve bu olumsal hamleler, tarafların üstünlük sağladıkları geçici stabil durumlar yaratır. Bu geçici stabil şartlar, bir süre boyunca oyunun gidişatını belirler ve hamlelerin yapılacağı bağlamı oluştururlar. Bu geçici üstünlük evrelerini Laclau’nun hegemonik dönemlerine benzetebiliriz. Bu üstünlük, o evre boyunca oyuna karakterini verir.

Eğer siyaset bir toplumsal güç, yani bir toplumsal grup yaratarak amaçlanan hedefe ulaşma faaliyeti ise, AKP ve Erdoğan’ın dindar kesimlerin taleplerini elde etmek üzere yola çıkışı, popülist oluşumun başlangıcıdır. Bu süreci satranç oyununa benzeştirerek okumak istediğimizde, hareketin dayandığı zemin, Germani ve Laclau’da ayrıntılı şekilde tanıtıldığı gibi, daha önceki dönemde hayatlarında köklü kırılmalar yaşamış, çeşitli talepleri karşılan(a)mamış ya da reddedilmiş, dışlanmış toplum kesimlerdir. Bunların karar süreçleri ve kamusal hayata katılımı ciddi bir dayatma haline geldiğinde, AKP kadroları, askeri vesayete karşı millet iradesi söylemiyle, bunlardan bir grup inşa etmişler ve inşa ettikleri bu grubu, rakibin hamle imkânlarını sınırlayarak ayakta tutmaya çalışmışlardır. İlk çıkışlarında kendilerine meşruiyet ve bir hareket alanı açma zorunluluğu onları insan haklarına dayalı demokratik  bir söyleme yöneltmiş, ilk on yıldaki hamlelerini, oluşum sürecinde elde ettikleri meşruiyet ve yarattıkları henüz kırılgan geçici moral/politik üstünlüğü muhafaza ve grubu genişletme (üstünlüğün tahkimi) zorunluluğu belirlenmiştir. Bu nedenle, genel kamuoyunu tarasızlaştıracak, askerlerden mustarip bütün kesimleri yanlarına çekecek demokratik söylemi hep ön planda tutmuşlardır.

Ancak gelişimleri aynı zamanda yeni sorunlar yaratarak ilerlemiştir. Gezi ve 17-25 Aralık, bu sorunların yol açtığı tepkilerin ürünü olarak patlak vermiş; hem Erdoğan hem de yaratılan hareket açısından son derece tehditvari iki büyük meydan okuma ortaya çıkmıştır. Kişi olarak ayakta kalması, hareketi/grubu ayakta ve peşinde tutmasına bağlı olan Erdoğan, muazzam bir algı operasyonuyla, tabanını birarada ve kendine sadık tutacak hamleler yapmış ve bunda başarılı da olmuştur. Kendisi tek adam olarak sivrilirken, bu esnada devreye sokulan otoriter, diktatoryal yöntemler de kalıcılaşmıştır. Bu kırılma ve performatif edim anı, AKP-Erdoğan popülizminin ilk değişim anıdır. Karşımıza farklı bir rejim çıkardığı andır.

Erdoğan önce tek adamlaştı, 2013 sonrasında otoriterleşti, ama demokrasiyi tam askıya almadı. 2016 sonrası gene benzer bir performativite ile demokrasi ve hukukun askıya alındığı, Erdoğan’ın imparatorlaştığı Sezarizm dönemidir.

Eğer durum böyleyse, AKP popülizminin geçirdiği başkalaşımı kırılma anları ve bu belirsiz anlarda sergilenen performans üzerinden ele almak gerekir. Rejimler, bu performansın sonuçlarının tortulaşmasıdır. Germani ve Laclau’nun popülizm teorileri, oyunun oynandığı koşullara ve hamlelerin dayandığı geri plana odaklanırken, Mudde geçici stabil dönemlerin deskriptif tasvirine yönelir. Weyland her ne kadar performans odaklı bir yaklaşım önerse de, bu performansı “edim” olarak değil, daha çok davranış olarak tasvir eder. Oysa performans, “olay” yarattığı ölçüde bir edimdir. Ve bu teorilerin boşlukta bıraktığı nokta tam da burasıdır. Sözünü ettiğim performatif edim teorisi ihtiyacı buradan doğar. Bu konuya ayrı bir makalede daha yakından eğilmek istiyorum.

 

Atıf yapılan kaynaklar:

Germani, Gino (1978): Authoritarianism, fascism, and national populism. New Brunswick, N. J.: Transaction Books.

Laclau, Ernesto (1985): İdeoloji ve Politika. 1. Baskı. İstanbul: Belge Yayınları.

Laclau, Ernesto; Mouffe, Chantal (2001): Hegemony and socialist strategy. Towards a radical democratic politics. 2. ed. London: Verso.

Minogue, Kenneth (1969): Populism as a Political Movement . In: Ghita IONESCU und Ernest GELLNER (Hg.): Populism. Its Meaning and National Characteristics. London: Weidenfeld and Nicolson.

Moffitt, Benjamin (2021): Popülizmin Küresel Yükselişi. Performans, Siyasi Üslup ve Temsil. 2. Basım. İstanbul: İletişim Yayınları.

Mudde, Cas (2017): Populism: An ideational Approach. In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press (Oxford handbooks).

Mudde, Cas; Kaltwasser, Crıstobal Rovira (2019): Popülizm. Kısa Bir Giriş. Ankara: Nika Yayınları

Weyland, Kurt (2017): Populism: A Political-Strategic Approach. In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press (Oxford handbooks).

Wittgenstein, L. (2017): Philosophische Untersuchungen. 8. Auflage. Frankfurt a.M.: Suhrkamp

 

Mittwoch, 15. November 2023

Popülizm tartışmaları, E. Laclau ve Devrimci Yol

 

Popülizm tartışmaları, E. Laclau ve Devrimci Yol

Bu makale Birikim Dergisi'nin Aralık 2019 368. sayısında yayımlandı 

Birikim dergisinde çok yeni olmayan bir zamandan beri Popülizm üzerine bir tartışma sürüyor. Temmuz ayı içinde Tanıl Bora da iki yazı ile tartışmaya katıldı. Bora popülizmin gördüğü ilginin Latin Amerikadaki popülist, özellikle de sol popülist gelişmelerden kaynaklandığını söylerken[1], Ahmet İnselAvrupa’daki gelişmelerin de bunda rol oynadığını yazıyor[2]. Tatismalar popülizmin solun ve demokrasinin dünya çapında içinde bulunduğu felaket duruma çare sunup sunmadığı üzerine yoğunlaşıyor. Murat Belge „Popülizm, faşizmin ön adımıdır“ diyerek kesin karşı bir pozisyon takınırken[3], İnsel, sağ popülizmlerde çokça tanık olduğumuz gibi, sol versiyonun da  „pöpülist bir otoritarizme ve daha ileri bir aşamada kitle destekli bir diktatörlüğe … varması kaçınılmaz değil mi?“ diye soruyor. Bora ise bu iki pozisyonun endişe ve eleştirilerine katılmakla birlikte popülist siyaset tarzını gene de „solun kayıp hazinesi“ olarak düşünüyor. Zira, ona göre, Türkiye solunun 60’lardan 70’lere uzanan dönemdeki halksallaşma kabiliyetini, solun bu „altın çağını“, popülist uğraktan bağımsız düşünmek mümkün değil. 60’larda Aybar’ın TIP’i ve Harun Karadeniz’i, ama özellikle 70’lerde Ecevit ve Devrimci Yol’un yakaladıkları kitlesellikleri bunun kanıtı olarak görüyor[4].

Tartışmacılar referans/karşı muhatap olarak sıkça C. Mouffe ve E. Laclau’ya başvuruyorlar. Eleştirileri de büyük ölçüde bunların popülizm tezlerini hedef alıyor görünüyor. Benim tartışmaya ilgim de bu noktada başlıyor. Devrimci Yol’un kitleselleşmesini baştan itibaren E. Laclau’nun tezleri üzerinden anlamaya çalışmış biri olarak[5], tartışmacıların Laclau –ve hatta Mouffe’a- ait olmayan fikirleri ona atfederek tartıştıklarını düşünüyorum. Bu temelde yapılan bir tartışmanın, T. Bora’nın yaptığı gibi ona olumlu anlamlar yüklendiğinde bile hayli sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Laclau’nun popülizm teorisini tanıtmayı merkezine alan, ama esas hedefi Devrimci Yol’un kitleselleşmesinin şifrelerini ortaya çıkarmak olan bir –uzun- makaleyle tartışmaya katkıda bulunmak istiyorum.

Tartışmacılar popülizmi bir siyaset aracı, siyaset yapmanın bir ‚tarzı’ olarak ele alıyorlar: Sol veya sağ bir güç –parti, örgüt vb- pragmatist bir akılla bu araca başvurabilir veya uzak durabilir. Pozisyonları da bu temelde farklılaşıyor: Sol böyle bir araca/tarza başvurmalı mı yoksa uzak mı durmalı? Bu siyaset yapma tarzının nasıl bir şey olduğunu Necmi Erdoğan bu tartışmalardan yıllar önce Laclau’dan hareketle tanımlamaya çalışmıştı:

Popülizm, toplumsal-siyasal alanı popüler kesimler ile egemen kesimler, halk ile iktidar bloku arasındaki antagonistik ilişki ekseninde tanımlayan ve hegemonize etmeye çalışan bir söylemdir.[6]

Popüler ideolojiler ezen, sömüren, asalaklara karşı ezilen, sömürülen halka seslenirler; gelenekler ve simgeleri kendinde eklemleyen bir ideoloji geliştirerek bu kesimleri düzen değişikliğine mobilize ederler. „Halk ile onun düşmanlarından oluşan, homojen, geçirimsiz, birbirine dışsal ve saydam iki kamp ya da kutup arasındaki mücadele toplumsal-siyasal alanı belirler. … ‚Halkı’ iç bölünmeler ve iktidar ilişkilerinden azade gören dışsallık mantığı, onun idolleştirilmesini, yüceltilmesini de mümkün kılar“ (a.y.). Erdoğan „halk“ teriminin „boş gösteren“ olarak popülist söylemlerin üretiminde merkezi bir işlev yerine getirdiğini, bu söylemlerin halkı „yazım yüzeyi“ yaparak eklemlendiklerini de ekliyor (a.e., s.23).

Birikim’deki tartışmacılar popülist söylemin alameti farikasının sosyal alanı „biz“ ve „düşman“  antagonist/dikotomik bölünme üzerinden okumasında yattığı konusunda Erdoğan’la aynı fikirdeler. Bora hariç farkları, buna Erdoğan’ın tersine negatif değer biçmelerinde yatıyor. Örneğin, Murat Belge’de şunları okuyoruz:  „Popülizm toplumun gadre uğramış ya da uğradığına inanmış bir kesimine seslenir ve gaspedilmiş haklarını –ayrıcalıklı seçkinlerden alıp- onlara geri vermeyi vaat eder“[7] . Ancak, en sol versiyonunda bile „Halkçılık diye birşey söylendiği zaman“, Belge’ye göre, „halkı kurtaracak biri ya da birileri çıkıyor. Bu genellikle de biri oluyor: Halkı kurtaran bir lider var. Bütün bu tasarım içinde liderler ve halkın eşit olacağına dair bir görüş yok”[8] . Popülizm karşısında nefret düzeyindeki karşı pozisyonunun gerekçesini şöyle açıklıyor: “Popülist olmak daha çok insanların aslında giderilmesi gereken bir takım zaaflarının kullanılmasından oluşur”. Popülizm üzerine görüşlerini etraflı şekilde dile getirdiği söyleşide şu ifadeler de göze çarpıyor: “O insanların zaaflarına, korkularına, önyargılarına dayanan bir dil ortaklığı …”, “Popülizm aslında, hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz, birlikte demokratik mücadele verebiliriz anlayışına set çeken bir şey, bunu durduran fiili bir güç su anda”, “popülizmi belki bundan sonra gelecek bir takım faşist rejimlerde bir ön adım olarak görmek mümkün”. Laclau’nun popülizmin işlevinin “demokrasinin demokratikleştirilmesi” olduğu iddiasına karşı, Belge, Tayyip Erdoğan’ın “Ayaklar baş oluyor” sözünü öne çıkarıyor: “”Popülist dünya görüşü, popülist tarz içinde dünyaya bakan adamın zihninde zaten o hiyerarşi var. Kimin ayak olduğu, kimin baş olduğu belli. Ki çünkü senin taraftarların seni omuzlarında taşıyanlar bir türlü baş olamıyorlar” (a.y.)

İnsel’in yaklaşımı da Belge ile paralellikler gösteriyor: Popülist oluşumda “demokratik taleplerin popüler taleplere dönüştüğünü” söyleyen Laclau/Mouffe’ye karşı „Popülist olarak tanımlanan hareketlerin beslendiği sistem dışı talep ve direnişlerin hepsi demokratik midir?” diye itiraz ediyor: “Örneğin yargı bağımsızlığını askıya almaya ve bunu elitlerin hükümranlığına son vermek gerekçesi ile yapmaya verilen toplumsal destek demokratik bir talep ve direniş tezahürü müdür? Ya da idam cezasının yeniden tesisi, … kurtajın yasaklanması, … yabancı düşmanlığı …”[9]  vb. vb. Tanıl Bora ise popülizme solun “kayıp hazinesi” olarak da bakılabileceğini, zira, solun her kitleselleşme tecrübesinde popülist siyaset tarzının izine rastladığımızı söylüyor. Belge ve İnsel’in eleştirileri (Mouffe/Laclau’nın yaklaşımını da içine alacak şekilde) popülist söylemin sosyal alana bölünme soktuğu, bunun da popülizmi solun yok etmeyi hedeflediği değerleri güçlendiren, yeniden üreten bir mekanizmaya dönüştürdüğü düşüncesinde odaklanırken, Bora sol bir popülizmin ille de olumsuz yanları güçlendirmek zorunda olmadığı, aksine ulvileştirilmesi gereken noktalara da odaklanabileceğini ileri sürüyor.

°          °          °

Bora da dahil bu düşüncelerin dayandığı kimi varsayımların, en azından bunlar Laclau ve Mouffe’e karşı eleştiri olarak dile getirildiğinde problemli olduğunu, zira, en azından Laclau’yu böyle okumanın  onun düşüncesiyle ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar Mouffe “Über das Politische” isimli kitabında „Liberal rasyonalizmin en büyük hatası kollektif özdeşleşmeler/kimlikler üzerinden mobilize olan duygulanım boyutunu ihmal etmesidir . Demokratik politikanın … insanların arzu ve fantazileri konusunda da etkili olabilmesi gerekir.“(s.13) diyorsa da kastını siyasete duygulanımı da sokmaktan ibaret görmek yanlış olur. Zira, gene aynı metinde demokrasiyle “ontolojik” boyutta değil “ontik” içerik olarak uğraştığını da ifade eder (s.16). Ontolojik boyut „eşyanın tabiatı“ ile uğraşırken „ontik boyut“ onu farklı biçimleri itibariyle tartışır (s.15). Benim yazarlara ilk itirazım tartışma ve eleştirilerini Laclau’nın popülizmin ‚eşyanın tabiatı’n dan kaynaklandığı tezini bir kenara iterek yürütmeleridir. Dolayısıyla önce bu konuya eğileceğim[10].

Ontik-ontolojik ayrımı bizi neden ilgilendirir?

Heidegger Varlık (Sein) ile Varolan (Seiende) arasında bir ayrım yapar[11] . Her ne kadar Varolan (Seiende) Varlık’ı (Sein) ile belirlenirse de Aristo’dan aldığı “Varligin cok anlamlılığı” düşüncesi uyarınca aynı referent/Varolan (Seiende) değişik bağlamlarda değişik anlamlar üstlenir. Örneğin, “iki aşık mehtap altında ele ele bir çiçek bahçesinde dolaşırken, bunlar meslekten botanikçı bile olsalar, gördükleri şeyler onlara botanik, jeolojik, meteorolojik nesneler olarak görünmezler“[12]. Benzer şekilde, örneğin kağıt da, sadece üzerine yazı yazılan bir kırtasiye nesnesi olmayıp, duruma göre paket malzemesi, ateş için çıra veya oyuncak (uçurtma, uçak vb.) yapılan bir malzemedir. Sosyal alanda bir unsurun anlamının bağlamdan, yani başka unsurlarla   ilintilendirildiği (articulation) ilişkilerden ortaya çıktığı Laclau’nun en temel tezidir. Laclau’ya göre analizin ilk önce ‚doldurulması gereken ontolojik rolü’ ortaya koyması gerekir. Bu içeriği doldurmak ontik içeriğin (herhangi bir sosyal talebin, sınıfın veya bunların herhangi bir özelliklerinin)  ‚tabiatında olan’ bir vasıf değildir. Ama, bu ontolojik rolü doldurmada sistematik bir başarı gösterdiğinde, bu sanki böyleymiş gibi bir durum sergilemeye başlar. Laclau bunu ontik içeriğin hegemonik konum elde etmesi olarak ifade ediyor. Bu işlevi doldurmada boşluk bıraktığı/kaldığı ölçüde de bir başka güç bunu doldurabilir[13]. Bu sefer başka bir unsur böyle görünmeye başlayacaktır.

Durum böyle iken, Laclau ve Mouffe’nin Popülizm üzerine düşüncelerini, sanki ortada popülizm diye hazır, sağ ve sol uygulamasında –aynı içeriklerle- bir ve aynı kalan bir objektif politika usulü, bir ‚ontik içerik’ var –örneğin ‚insanların aslında yok edilmesi gereken zaaflarını kullanmak’- ve kişi veya parti de buna başvurduğunda popülist olur,  gibi yorumlamak, onların düşünce tarzlarına haksızlık etmekten öte bir anlam taşır. Bu nedenle Belge’nin ve İnsel’in sağ popülizme bakıp buradan sol popülizme ilişkin sonuçlar çıkarmaları, bunlar Laclau ve Mouffe’ye eleştiri olarak yöneltildikleri ölçüde meşru değildir.

Belge, İnsel ve Bora’ya karşı önce iki noktayı açıklığa kavuşturmayı amaçlayan bir tartışma yürütmek istiyorum. İlk olarak, popülist momentin özne karşısında tercihe dayalı bir araç olmayıp siyasetin tabiatına (ontolojisine) ait olduğunu (I); ikinci olarak da, duygulanımın ilave manipülatif bir boyut olmayıp siyasete içkin, siyasal olanın tabiatında olan, sosyal grup inşasında kurucu bir işlev üstlendiğini (II) göstermeye çalışacağım. Son bölümde ise muhataplarımın popülizm anlayışlarının varoluş alanını (geçerlilik sınırlarını) ortaya koymaya çalışacağım. Neticede onlar da ‚gerçeğin’ bir boyutunu dile getiriyorlar.

 

I

Artık şu soruyla uğraşabiliriz: popülist momenti “eşyanın tabiatına” yok edilemez şekilde yerleştiren nedir? Laclau buna antagonizma diye yanıt veriyor. Antagonizma en kaba tanımıyla toplumda bir bölünmeyi ifade ediyorsa, popülizmi eşyanın tabiatının asli unsuru haline getiren sosyal alandaki bu bölünme olmalıdır. Şunu hemen şimdiden söyleyebiliriz: “biz”, “halk” vb  ile “düşman”, “ezenler”, “elitler” vb. terimleri popülist oluşumun dayandığı  bölünmenin nedenleri olmayıp, bunlar aslında antagonizmanın ortaya çıkardığı bölünmenin popülist “isimlendirilme’leridir. Laclau On Popülist Reason’da sosyal alandaki bölünmeyi popülist oluşumun (configuration) üç koşulundan/uğrağından ilki olarak ileri sürer. Diğer momentlerin ancak bu ilk bölünme üzerinde yükselebildiğini söyler. Bir kez daha ifade edelim: bölünme, Laclau’ya göre, popülist oluşumun sonucu değil, koşuludur.

Ne var ki, Laclau’nun antagonizma kavramı alışılmış olandan çok farklı şeyler anlatır. Aktüel bir antagonizma tartışması yürütğlmediğinden, farkı marksist antagonizma kavramı üzerinden ortaya koymaya çalışayım. Bu tartuşmayla Laclau/Mouffe’un popülizm kavramına ilk girişi de yapmış olacağız.

Hakim Marksist düşünce nüfusu üretim araçları sahipliği temelinde sınıflara tasnif eder: Kapitalist ve İşçi sınıfları. Antagonizma bu ilişkide emek-sermaye arasında varolan uzlaşmaz çelişki olarak ele alınır. Uzlaşmazlığın temelinde kapitalist sömürü yatar: İşçinin ürettiği değerin bir kısmına kapitalistin karşılığını ödemeden el koyması. Laclau/Mouffe ise ortada fiili bir dışlama ve yok etme yoksa, “antagonist” bir ilişkiden bahsetmenin de mümkün olamayacağını söylerler. Onlara göre, ancak kapitalist işçinin (bir alandaki) Varlığını/“ kimliğini” yok ediyorsa aradaki ilişkinin antagonist olduğundan bahsedilebilir. Zira, bu terimi ortaya atmaktan maksat, ortaya çıkan çatışma ve mücadeleleri, bunların gerisinde neyin/nelerin yattığını anlama çabasıdır. Marks’in Das Kapital’inde tanımladığı Kapital (sermaye) kavramında ise işgücü sermayenin bileşenlerinden biridir. Yani, bırakın dışlamayı ve yok etmeyi, sermaye varsa işçi de vardır. Sermaye kendini yeniden ürettiğinde işgücü de kendini yeniden üretebilmesinin maddi araçlarına/koşuluna (ücret) sahip olur; sermaye kendini yeniden üretemediğinde işgücü de bu anlamda kendini yeniden üretme araçlarından mahrum kalır. Böyle bir ilişkiyi kendi içinden çatışma ve toplumsal bölünme üreten bir ilişki olarak almak mümkün olmadığı gibi, Marks Das Kapital’de “kapitalist işçiyi sömürür, ama hakkını yemez” gibi ilginç bir cümle de sarfeder[14]. Hakkı yenmiyorsa, bir çatışma için fiili ya da ahlaki bir koşul veya vesilenin de bulunmayacağı açıktır. İşleyen bir kapitalizm emek ve sermayenin “barış içinde” bulunduğu şartları ifade eder. “İyi ama işçiler gene de tarihte zaman zaman başkaldırdılar, hatta devrimler yaptılar“ diye itirazda bulunulabilir. Gerçekten de, kapitalist sömürüye maruz kaldığı için değil ama, ücretler çok düştüğünde veya  kitlesel bir işsizlik yaşandığında işçilerin çoğu zaman kazan kaldırdığını görürüz. Ama burada işçileri başkaldirmaya iten nedenlerin ne olduğuna baktığımızda, bunların en tepesinde kültürel alışkanlıkları, ahlaki yükümlülükleri ile birlikte alışılmış yaşamlarını sürdüremez hale düşmeleri olduğunu görürüz: yeme içme, kira, üste baş, doktor -ilaç parası, çocukların okul masrafı vb. Ve böyle şartlar ortaya çıktığında tepkilerini ilk  “bu ne biçim hükümet!” ifadesinde açığa vuruyorlar.  Öyleyse, antagonizmayı ekonomik-sosyal-kültürel boyutlatıyla yaşam dünyasının bütününde ortaya çıkan bir olumsuzlama olarak düşünmek gerekir. Laclu/Mouffe’nin yaptığı da budur.

İtalyan filozof Vatimo 90’li yıllarda okuduğum -ama kaybettiğim için kaynak gösteremeyeceğim- güzel makalesinde „belirlemek dışlamaktır/olumsuzlamakir“ diyordu: Bir şeyi belirlediğinizde, o tanıma girmeyen/uymayan herşeyi “ötekiler” olarak “dışarı” atarsınız. Laclau/Mouffe’nun antagonizma kavramı da benzer bir içeriğe sahiptir. Bir farkla ki, dışarı atilanlar diyalektik tarzda–aşılarak- bütüne geri dönmezler. Antagonist ilişki tam da bundan ortaya çıkar. Toplum kendini “belirleyerek” varediyorsa, bu durumda her bir belirleme “dışlananlar” yaratacaktır. Fakat, bunların dışsallığını, örneğin Bulgaristan ile Türkiye’nin birbirine dışsallığı gibi düşünmemek gerekir. Türkiye siyasal-coğrafi sınırlarını çizdiğinde Bulgaristan bunun dışında kalır.  Ama Bulgaristan’la ilişkisi bir yok etme ilişkisi, dolayısıyla da anatagonist değildir. Bunlar iki pozitivite, iki farklı devlet olarak varolurlar, ikisini karşı karşıya getiren bir sorun olmadığı müddetçe de birinin varlığı diğerini çok az ilgilendirir.  Oysa, toplum kendini sosyal topografik bakımdan belirlediğinde kendi dışına çektiği sınır farklı karakterdedir. Zira, sınır bu durumda toplumun içinden geçer. Örneğin, son 15 yılda AKP’nin toplumu nasıl belirlediğine ve nasıl bir dışlananlar topluluğu yarattığına gözattığımızda bunu cok açık gözlemleyebiliyoruz: İnşaata dayalı bir turbo kapitalizm, yargı ve hukuk kavramlarının iğfal edildiği son derece tartışmalı yöntemlerle askeri vesayetin ortadan kaldırılması, medyayı susturarak milli birlik tesis etmeye çalışmak, sünni islam’ı kamusal yaşamın zorunlu referansı yapmak vb vb. Bu uygulamalar toplumun ne olduğuna ilişkin açık ve sarih, zor aygıtlarıyla da desteklenmiş kaideler koydukça parallel olarak bunların dışına düşen bir kesim de ortaya çıkardılar. Ne var ki, bu dışlananlar Bulgaristan gibi tamamen dışsal bir varlık sergilemeyip, tıpkı toplumun içindekiler gibi, aynı toplumda olunduğunun işaretleri sayılabilecek kurum ve uygulamaların içinde, onlara tabi olarak yaşamaktadırlar: Türkiye Toplumu denilen coğrafyada aynı devletin yasa ve uygulamalarına tabi, anayasa ve yasalarından kaynaklanan aynı özgürlük ve hakların sahibi ve aynı kurumlara tabi olmak vb. Bu yokedilemez içerdekilik nedeniyledir ki belirlemenin koyduğu sınır gene toplumun içinden, hatta bizzat insanların içinden geçer. Bir ayaklarıyla içerde diğeriyle dışardadırlar. Ve bu ilişkinin en temel özelliğini, toplum kendini ‚belirlenmiş’ bir büyüklük olarak ortaya koyarken dışlananların ‚belirlenmemiş’ bir karaktere sahip olmalarıdır. Bölünme iki pozitivite –kendilerini tanımlamış iki varlık- arasından değil, kendini tanımlamış toplum ile ona ‚alınmamış’ dışarısı arasındadır. Dışlananlar bu aşamada henüz tanımlanmış bir varoluşa/kimliğe sahip değildirler, varlıkları dışlamaya bağlı, onunla tanımlanmıştır. Bu ince bir ayrımdır ve Laclau/Mouffe’nin akıl yürütüşlerinin bütün orjinalliği ve sırrı da toplumun içi ile dışı arasındaki sınırın bu inceliğinde yatar. Zira, bu ince ayrım popülist pratiğin oluşum zeminini oluşturur.

Kolay anlaşılması için antagonizmayı tarif ederken yukarda AKP’nin dışlamalarını saydım. On Popülist Reason’da ise Laclau sosyal temelli bölünmeyi örnek alır: kırsal kesimlerden şehirlere yeni göç etmiş kesimler[15]. Bunlar başlangıçta ancak derme çatma baraka ve gecekondularda barınma imkanı bulurlar. Laclau dışlanma argümanını buradan türetir: Bunlar çok geçmeden mesken sorunları yanında yol, su, kanalizasyon, ulaşım, okul, hastane vb gibi başka sorunlar da yaşadıklarını farkederler. Ve bunların çözümünü ilk başta siyasal-kurumsal sistemden (belediyeden, hükümetten veya idari yetkililerden) beklerler/rica ederler (request). Bunlara çözüm getirildiği ölçüde konu kapanır, mutad hayat devam eder. Bunlar sistematik şekilde karşılanmadığında, diyelim ihmal edildiğinde veya bilinçli olarak karşı çıkıldığında vb. ise farklı bir durum ortaya çıkar: İstekleri sistematik olarak karşılanmayan insanlar ile kurumsal sistem arasında bir kopuş yaşanmaya başlanır. Laclau’nun toplumsal bölünmeden anladığı ilk önce böyle bir kopuştur. Bu tür durumlarda Türkçe’de sarfedilen yaygın söz bu kopuşun işareti gibidir: “Ne biçim hükümet!” (ya da  “ne biçim devlet” veya “ne biçim belediye”). Dikkat edilirse, bu söz “devrim yapacağız” veya “sömürücülerin iktidarını yıkacağız” vb. gibi kurumsal sistemi açıktan karşıya alan bir pozisyon olmayıp, dışlanmışlığın henüz sadece kurumsal sisteme ait olamayışla sınırlı hayal kırıklığı düzeyindeki bir idrakini  dile getirir. Bu ince farkı kaydetmek önemlidir. İnsel „Halkın dile getirdiği her talep demokratik midir?” diye Mouffe’ye itiraz ediyordu. Oysa, Mouffe ve Laclau’nun kullandığı “demokratik talep” hatta “popüler talep” terimleri isteğin/talebin henüz bu “hayal kırıklığı” evresindeki halini dile getirirler. Bunlar henüz sadece “sisteme dahil olamamak” düzeyinde bir belirlenmişlik taşıyıp, bunun ötesinde hiç bir pozitif politik “belirlenme/tanımlanma” taşımazlar. Pozitif bir kimlik kazanmaları aşağıda göreceğimiz gibi - eklemlenme diye tabir edilen- daha bir dizi gelişmeye bağlıdır ve İnsel’in eleştirdiği boyutta bir anti-demokratik karakteri ancak böyle bir eklemlenmeden sonra edineceklerdir. Laclau bu durumda bile eklemlemenin nihai bir sabitleme yaratmayacağini, bu „demokratik talepler“in yüzer-gezer (floating) karakterlerinin kısmen devam edecegini, dolayisiyla da farklı eklemlemelere açık kalacaklarini söyler. „Sarı Yelekliler“in durumu buna örnektir: Benim bildiğim kadarıyla, en temel tepkileri hala ‚maaşımızla geçinemiyoruz’ ile sınırlıdır. Sola da Le Pen’e de yönelebilir olabilmelerinin gerisinde durumlarının/taleplerinin bu henüz ‚hayal kırıklığı’ düzeyindeki karakteri yatar. Siyasal anlamda ‚demokratik’ ya da ‚anti-demokratik’ karakterleri eklemlenme güçlendikçe belirginleşecektir.

Belge, İnsel ve –kısmen- Bora’nın popülizm konusunda Laclau/Mouffe’ye yakıştırdıkları düşüncelerin çoğunun bunların teorisinde yerlerinin olmadığı, en başta da toplumsal bölünmenin popülist siyaset tarzıyla ortaya çıkmadığı, aksine toplumun içi ile dışı arasında ortaya çıkan bölünmenin popülist pratiğin koşulunu oluşturduğu sanırım ortaya cıkmış olmalıdır. Yazarların „popülist siyaset tarzı“ olarak adlandırdıkları şey sürecin bu şart ortaya çıktıktan sonraki ve belirlenmemişlikten belirlenmişliğe geçişin yaşandığı evreye aittir. Bu vesile ile, Tanıl Bora’nın dile getirdiği “popülist sıfatı, hasım kültür kürelerine nüfuz edebilecek ya da kültür kürelerini yatay kesebilecek bir hegemonik kapasite geliştirmeye yarayabilir mi?”[16]  sorusu da popülist oluşumun daha ileri aşamalarını ilgilendirir. Zira, Laclau’ya göre, popülist pratik ilk önce aktüel dışlanmış istek ve taleplere pozitif kimlik kazandırma –belirleme- sürecidir. Bunda başarılı olunduğu ölçüde Bora’nın hayal ettiği işlevler de görev olarak karşısına çıkar.

°          °          °

Popülist oluşumun ikinci koşulunu ya da momentini dışlananların –Laclau’nun ifadesiyle, sistematik olarak karşılanmayan taleplerin- „eşdeğerleşmesi“ oluşturur: Aralarında mantıki bakımdan doğrudan bir ilişki olmayan, hatta birbirlerini de dışlar özellikler taşıyan heterojen talepler ve bunların taşıyıcısı toplumsal kesimler, hepsi de aynı dışlayanın gadrine uğramış olmaları temelinde „eşdeğerleşirler“. Bu anlamda Belge yukarda alıntıladığım ifadesinde bir gerçeği dile getirmektedir. Sadece yanlış bir sonuç çıkarma yoluna başvurmaktadır. Zira, iddiasının aksine popülist pratik bunların  ortak bir kimlik, pozitif bir varlık ortaya koyabilmelerinin –yegane- yoludur ve aşağıda ele alacağımız gibi bu süreç birilerinin onlara vaadlerde bulunmasıyla yürüyen bir süreç de değildir. Eşdeğerleşmenin nasıl bir durumu anlattığını kavradığımızda bu daha açık ortaya çıkacaktır. Bunu, Laclau’nun takip edilmesi zor  „fark-eşdeğerlik” (Difference- equivalence), terimleri üzerinden değil de, daha kolay anlaşılacağı umuduyla, risk alıp, Laclau/Mouffe’nin pek hazzetmediği Hegel’in “belirlenmiş Negasyon” terimi üzerinden ortaya koymaya çalışayım.

Bilindiği gibi, diyalektik, Hegel’in en meşhur tezidir ve öznenin (kavramın) olumsuzlama ve olumsuzlamanın olumsuzlanması şeklinde iki olumsuzlama aşamasından geçerek kendisini bir üst aşamada daha zengin olarak kurmasını ifade eder (aşma). “Belirli negasyon/olumsuzlama” (Bestimmte Negation) bu olumsuzlamalardan ilkinin karakterini oluşturur. Hegel’e göre, bu ilk olumsuzlamada, olumsuzlanan yaşamaya devam eder, bunun için bu olumsuzlamayı ‚belirli’ şeklinde niteler. Kojeve, bu ilişkinin yüzük ile halkası arasındaki ilişkiye benzediğini söyler: Halkanın kendi başına bir varlığı yoktur, varlığı yüzüğe bağlıdır: Yüzük varsa halka da vardır, yüzük yoksa halka da olmaz [17]. “Bu duvar beyaz değil” ifadesinde bunu hemen farkederiz. “Değil” kendi başına bir anlam ortaya koymayıp anlamlı kullanımı “duvarın beyazlığını” gerektirir. Özetle, “duvarın beyazı” kendi olumsuzlanmasında yaşamaya devam eder.

İlk bakışta banal ve anlamsız kaçan bu ifadeler popülist oluşum açısından son derece önemli ayrımların anlaşılmasını mümkün kılarlar. Bunu önce basit bir örnekte göstermek faydalı olacaktır. Bahçe düzenlemesi henüz tamamlanmamış görece büyük bir sitede oturduğunuzu düşünün. Ve düşünün ki site yönetimi bir toplantı düzenleyip boş alanların nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışmaya açıyor. Site sakinlerinden genç ve spotif olanlar bir mini futbol sahası, deniz sevenler yüzme havuzu, çocuk sahibi olanlar oyun parkı, uçarı olanlar da araba park yeri istiyor vb. Ve düşünün ki uzun, yorucu ve yıpratıcı tartışmalardan sonra yönetim kısa bir toplantı sonrası mali sorunlar nedeniyle bahçeyi yandaki araba galerisine kiraya vermeyi kararlaştırdıklarını ilan ediyor. Böyle bir karar sonrasında sakinlerin homurtuyla yetinmeyip, tartışmaların harekete geçirdiği psişik enerjinin düzeyine göre masa, sandalye ellerine ne geçerse yönetimin oturduğu köşeye doğru fırlatacaklarını tahmin etmek zor değildir. Protestolar sonucu yönetimin geri adım attığını, “Kararı iptal ediyoruz. Siz ne karar alırsanız, biz sadece onu uygulayacağız” deyip köşelerine çekildiklerini ve meydanı farklı talep sahiplerine bıraktığını düşünelim. Sinirlerin bu derece gerildiği, fikirlerin aykırı düştüğünü böyle bir ortamda, demin öfkelerini ortak şekilde yönetime yönelten tarafların bu sefer birbirlerine düşeceklerini, ellerine ne geçerse bu sefer birbirlerine fırlatacaklarını tahmin etmek de güç değildir. “Herkesin yönetime karşı savaşı”, yönetim aradan çekildiğinde, “herkesin herkesle savaşı”na dönüşür. Öyleyse, demin herkesi yönetimin karşısında tek cephe konumuna sokan unsur bizzat yönetimin kendisinden, herkesi dışlayan kararından başka bir şey değildir. Yönetim bütün kesimlerin isteklerini olumsuzladığı için birbiriyle uyuşmayan talepler ve birazdan birbirine düşecek talep sahipleri ortak bir tepki ortaya koymuşlardır. Bir başka deyişle, bu birliğin kendi başına–pozitif - bir varlığı yoktur. Bunlar hatta birbirini dışlayan isteklerdir. Biri tercih edildiğinde diğerleri tamamen dışlanmış olurlar. Öyleyse, bunları ortak harekete iten, pozitif bir hedefte –bahçenin ne olacağı konusunda- anlaşmaları değil, hepsinin ayrı ayrı aynı unsur tarafından olumsuzlanmasıdır. Ortaklıklarının yegane temeli ve dayanağı bu ‘olumsuzlanma’dır. Bu olumsuzlama ortadan kalktığında ortaklık da bitmektedir. ‘Eşdeğerleşme’ işte böyle bir ortak dışlamanın yarattığı ortaklaşma ya da ‘aynılaşmayı’ anlatır. Örnekte de gördüğümüz gibi ‘esdeğerleşme’ yanyanalaştırır, örnekteki gibi ortak hareketlere de yol açabilir. Ama bu, hedefte iradi bir anlaşmanın ürünü değildir. Rejim muhaliflerinin amacına pek bakmadan her türlü protesto eylemine katılmalarının gerisinde bunların rejime karşı protesto karakteri taşımaları yatar. 

°          °          °

Popülist oluşumun son uğrağını, varlığı sırf ortak olumsuzlanmaya dayalı bu esdeğerler zincirine ‘pozitif’ bır kimlik kazandırma adımı oluşturur. Bu becerildiğinde ortaklık negativiteye bağımlı olmaktan kurtulacak, kendi başına (pozitif) bir varlık, bir iradi grup karakteri kazanacaktır. Ve populist oluşumun ancak bu evresinde populizm tercihe tabi bir ‘siyaset yapma tarzı’ olarak kendini gösterir. Zira, böyle ‘esdeğerleşme’ durumda bile her bir unsur, Laclau’nun ifadesiyle, “popülist pratik” ile “diferensiyel eklemleme” („Fark“ olarak eklemlenme) yollardan birini benimseme yoluna gidebilir. ‘Diferensiyel eklemleme’, her bir talebin diğerlerinden izole, sırf kendisiyle sınırlı bir hak mücadelesi şeklinde gerçekleşme arayışını dile getirir. Yani, Kürtlerin sadece kürt talepleriyle, kadınların sadece kadın haklarıyla, işçilerim sadece işci haklarıyla vb sınırlı bir mücadele yürütmeleri. Bu tercihin gerisinde talep sahiplerinin „ideolojik yönelimleri“ yatabileceği gibi, iktidarın „diferensiyel eklemlemeyi“ daha cazip, daha elverişli, sonuç alıcı hale getiren taktik hamleleri de yatabilir. Bunun bir etkisi, eşdeğerler zincirinin bölünmeye uğraması ve zayıflamasıdır. Girişim başarılı olduğunda sözkonusu talep kurumsal sisteme „kazanılmış hak“ (fark, differenz) şeklinde eklenir. „Çözüm Süreci“ esnasında –yani masa yıkılmadan önce- Kürt hareketinin durumu bu konuma çok yakındır. Bu yol, popülist olmayan siyaset yapma tarzıdır. “Diferensiyel eklemleme” bunu anlatır.

İkinci olarak, dışlananlar „eşdeğerler zinciri“ne, yani dışlanan talepler topluluğuna pozitif bir varlık, pozitif bir kimlik kazandırma arayışına gidilebilir. Bu durumda, ortaklıklarının dayanağı sırf aynı erk tarafından olumsuzlanmaya –yani sırf negativiteye- bağlı olmaktan çıkıp bu kimlikte ifadesini bulacak olan pozitif bir temel kazanacaktır. Bu becerilebildiğinde, kurumsal sistem ve egemen blok karşısına kendi pozitif kimliğiyle çıkan ikinci bir karşı-blok vasfı kazanırlar. Ve böylece antagonizmanın ima ettiği bölünme, tabiri caizse, “sübjektif boyutta“ da tamamlanmış olur, hakim ilşkilere ve egemen iktidar blokuna karşı hegemonya arayışı içinde –yani toplumu farklı şekilde tanımlamaya, belirlemeye çalışan- alternatif bir blok/güç ortaya çıkar.

Belge, İnel ve Bora’nın müphemliği nedeniyle eleştirdikleri ve popülist siyaset tarzının alameti farikası saydıkları „halk“ tabiri, işte bu eşdeğerler zincirini isimlendirmede kullanılan bir terimden öte bir şey değildir. Üstelik bu isimlendirmenin zorunlu yegane tabiri de değildir. Tarihte örneğin ulus, hatta işçi sınıfı tabirleri de bu işlevi pekala hakkıyla doldurabilmiştir. Sırf „isimlendirme“ olmaları bu tabirlerin seçiminin bir keyfiyet konusu olduğu anlamına gelmez. Aksine, örneğin sınıf yada ulus kavramlarının eşdeğerler zincirindeki diğer taleplerle çatışan içeriklerle çok fazla ‚kirlenmiş’ olmaları bunların kapsayıcılıklarını daraltan, zincirin bütününü temsil kabiliyetlerini zayıflatan bir unsur olarak karşılarına dikilir. Hatta bugünün Türkiye’sinde ulus teriminin böyle bir temsil kabileyetinin dumura uğradığı bile ileri sürülebilir. Farklı terimlerin, özellikle de halk teriminin isimlendirme ve temsil konusunda rahat kullanım bulmasının gerisinde bu terimin/terimlerin müphem karakterleri yanında zincirdeki unsurlarla çatışma yaratabilecek herhangi bir içerikle –pek- kirlenmemiş olmaları yatar. Dolayısıyla popülizm tartışmasını ‚halk’ teriminin kullanımına bağlı olmaktan çıkarmak doğru olur. Popülist pratiğin başarısı, oluşumun bu son uğrağında eşdeğerleri temsil kabiliyetine sahip isimlendirmeler bulup bulamayacakları ile yakından ilgilidir. Diğer unsurlarla çatışan isimlendirmelerde ısrar, eşdeğerler zinciri içinde ikinci bir dışlamaya yol açar ve zincirde kırılmalara neden olur. 70’lerde böyle bir bölünme ‚halk’ ve ‚halklar’ şeklindeki isimlendirmeler üzerinden yaşanmıştı. Günümüzde ise ‚ulus’ isimlendirmesi benzer bir potansiyel taşımaktadır.

‚Halk’ teriminin popülist pratikte oynadığı rol her üç yazarın da düşündüğü derecede kurucu olmayıp, temsil yeteneğinin desteklemesi/engellenmesi ile sınırlıdır. Laclau bir unsurun temsil rolünü üstlenebilmesi için kendini somut içeriğinden arındırması, kendini ‚boş gösterene’ dönüştürmesi gerektiğini söyler[18]. Bu ifade, bir yanıyla, yukardaki tartışmaya açıklık getirici iken, öte taraftan, temsil yeteneğinin sanki sadece unsurun kendini boş gösterene (sırf isime) dönüştürmesiyle elde edildiği gibi anlaşılmaya yatkın olduğu için de problemlidir. Ben, Laclau’nun yarattığı izlenimin aksine, ‚boş gösteren’e dönüşmenin temsildeki rolünün, yukarda ortaya koymaya çalıştığım gibi, daha mütevazi olduğu kanaatindeyim. Fakat, gene de bir ‚travmatik olana’ doğrudan atıfta bulunmadan hiç bir isimlendirme ‚isimlendirme işlevi’ni dolduramaz. Bunu izleyen bölümde ayrıntılı ele alacağız. Popülist temsil yeteneğini sırf teriminin müphemliğine bağlamak, bence, ‚Hocanın kerametini kavuğuna yüklemek, olur. Temsilde duygulanım isimlendirmeyle açıklanamayacak temel bir işlev üstlenir ve isimlendirmeyi duygulanımla karşılıklı ilişkisi içerisinde ele almak doğru olacaktır.

°          °          °

Tanıl Bora Sol Popülizm (II) makalesinde Aybar’dan Ecevit ve Devrimci Yol’a kadar solda bir çok popülist denemeye değiniyor. Bu bölümde ileri sürdüğüm düşünceleri Aybar’ın siyasal-tarihsel anlatımları üzerinden göstermek çizdiğimiz teorik çerçevenin anlaşılması bakımından  açıklayıcı olacaktır.

Aybar hatıra kategorisi çerçevesinde yazdığı hacimli Türkiye İşçi Partisi Tarihi kitabında 1960 darbesinden hemen önceki şartları anlatırken Demokrat Partinin son günlerinde iyice ortaya çıkan toplumsal bölünme ile dışlananların eşdeğerleşmesini sarih şekilde tasvir eder.

„1960 yılının 28 Nisan’ı (…) … yumuşak bir gün… Oysa sinirler gergindi. Vatan Cephesi’nden sonra şimdi bir de Tahkikat Komisyonları kurmuşlardı … (Komisyon) İşe başlar başlamaz parti çalışmalarını yasaklamış, ana muhalefet partisinin elini kolunu bağlamıştı. Gazeteler komisyonla ilgili haberleri veremiyorlardı. Gazete kapatılabilir, toplatılabilirdi. Evlerde arama yaptırabilir, kişisel eşyalara el koyabilirdi. Dilediğini tutuklatabilirdi. DP, iktidarı kaybetme korkusu içinde akıl dışı işler yapıyordu. Herkesi karşılarına almışlardı. (İtal. Benim –MK)“[19]

Devam eden günlerde Ankara ve İstanbul’da ilan edilen sıkıyönetimler sert tedbirlere başvurur:

„İki kişiyi aşan topluluklara ateş açılacağı ilan edildi. … Gazeteler kapatılıyordu. „Bizden olanlar, bizden olmayanlar“ diye millet ikiye ayrılmıştı. Demokrasi ve özgürlük getireceğiz diye yola çıkanlar, şimdi hak hukuk tanımıyorlardı.“ (s. 20-1).

„Köylerde, kasabalarda, kentlerde yurttaşlar Vatan Cephesi’ne yazılmaya çağrılıyordu. Ne biçim işti bu? Cephe hangi düşmana karşıydı? ‚Bizden olmayanlar, düşmanımızdır’ biçiminde özetlenen ilkel ve tehlikeli bir zihniyetin simgesiydi Vatan Cephesi. Zaten köylerde, kentlerde yurttaşlar ikiye bölünmüştü. Demokratların camileri, kahveleri ayrı; CHP’lilerin cami ve kahveleri ne zamandır ayrışmıştı. Şimdi bu bölünme daha da keskinleştirilmek isteniyordu. Vatan Cephesi’ne yazılmayanlar düşman gözüyle görülecekti. … Vatan Cepheli kalabalıklar, CHP mitinglerine saldırıyordu, emniyet kuvvetlerinin hoşgörülü bakışları arasında…“ (s. 22).

Düşmanlaştırılanlar, dışlamaya maruz kalanlar, Aybar’ın anlatımına göre, öyle fikren pek  uyuşan kesimler değildir. Böyle bir ortak düşmanlaştırma olmasa belki birbirlerini yok edecek heterojen kesimler, iradi tercihleri olarak değil, sırf aynı güç tarafından dışlanmaları temelinde –tabiri caizse rızaları hilafına- ‚karşı taraf’ olarak öbeklenmiş haldedirler. Daha doğru bir deyişle, aynı tarafa ‚kovalanmış’ durumdadırlar. Aybar’ın anlattığı „CHP’li avukatlar“ hadisesi bunun belgesi gibidir. 2 Mayıs 1960 günü adliyede bir grup CHP’li avukatın Taksim Anıtı’nda cüppe bırakacağı sözleri dolaşmaya başlar. Polis hemen adliyeye saldırır. Avukatlar kapıları kapatıp direnmeye çalışırlar. Polis içeri girdiğinde önüne geleni araçlara doldurmaya başlar[20]. Aynı gün NATO toplantısı için İstanbul’da bulunan yabancı gazeteciler de olayları anlamak için adliyeye koşmuşlar, dil bildiği için bunlardan biriyle konuşmak da Aybar’a düşmüştür. Bunun üzerine gözaltına alınır ve Emniyete götürülür. Sirkeci emniyeti gözaltına alınmış göstericilerle doludur. Aybar emniyete götürülürken kafasından geçenleri kitaba alır: „Jeep’le yolculuk rahat değildi. Bu sessiz sokakların birkaç saat sonra canlanacağını düşünüyordum. Sokak aralarından gene gençler fırlayacak, „Memderes istifa!“ diye bağırıp, polisler gelmeden dağılacaklardı. Hiçbirini tanımazdım. Ama şu anda diktatöre karşı aynı direnişin içinde olan insanlardık. Onların akıbetini payaşmaya götürülüyordum. Bu düşünce beni rahatlattı“ (ital. benim- MK; s.22). Cüppe bırakmayı tasarlayan avukatlar da emniyettedir. Bunların Aybar’la ilişkileri gerilimli heterojenliğin tam somutlaşmış halidir:

„Aralarında ‚Siz solcunuz, uzak durun’ diye bizi tersleyen bayan avukat da vardı. Gafil! Menderes’in hepimizi aynı kefeye koyduğunu acaba şimdi farkedebilmiş miydi?“ (ital. Benim-MK) (a.y.).

Aybar Tek Parti yönetiminin son döneminlerini anlatırken de benzer bir resim çizer. Hatta, daha sonraları keskin anti-komünist olacak DP’lilerin bu dönemde işi kendisi ve Zekeriya Sertel gibi komünistlerle ortak toplantılar yapmaya kadar vardırdığını aktarır. Sertel ve Aybar Fevzi Çakmak’la bile görüştürülmüştür. Bilindiği gibi DP iktidar olduktan sonra o dönemde eşdeğerleştiği kesimlerin çoğunu hapse atacaktır. (bak. s.32 vd.).

CHP ne 60 darbesi öncesinde ne de sonrasında başarılı bir popülist pratik sergileyemez. Askerler ise, darbe esnasında umutların yüklendiği unsur olmalarına rağmen popülist bir pratikten düşünce olarak da çok uzaktırlar. Popülizm 65 sonrasında sağın politika tarzı olacaktır. Ama biz dikkatimizi Aybar ve TİP’e yöneltelim. TİP 1961 yılında 12 sendikacı tarafından „sırf işçilerin partisi“ olarak kurulur. Bunu kurucuları arasına sendikacılardan başka kimseyi almamalarından çıkarıyoruz. Ama „sırf işçi partisi“ olma iddiası ve muhtemelen sadece işçilerin sorunlarını konu etmeleri oluşumun işçi olmayan başka kesimleri temsil kabiliyetlerini ortadan kaldırır. Parti varlık gösteremez, dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kurucular soluğu Aybar’ın avukatlık bürosunda alırlar, ona partiye başkan olmasını önerirler. Aybar’ın yaptığı en önemli iş, bölünmenin isimlendirmesinde yaptığı köklü değişikliktir: Karşı tarafı „Ağa-Bey takımı“, eşdeğerleri de seslerini çıkarmadan onlara tabi olmaları istenen mazlum halk olarak isimlendirdiğinde sadece işçiler değil, kürtlerden aydınlara, esnaftan köylülere çok geniş kesimler kendilerini „çağırılmış“ (Althusser) hisseder. Bunlar partiye dolar, TIP 65 seçimlerinde kırsal kesimlerden de hiç ummadığı kadar gelen oylarla 15 Milletvekili çıkarır.

Aybar’ın sonunu hazırlayan da gene söyleminin popülist karakterini kaybetmeye başlamasıdır. Hem Türkiye devriminin sosyalist karakterde mi yoksa demokratik karakterde mi olacağı konusundaki parti içi ideolojik tartışmalar, hem de Sovyetler birliğinin Çekoslavakya’yı işgali parti pozisyonlarının daha somut, daha kesin belirlenmesini dayatır. Tanımlamanın kesinleşmesi ise daha önce tartıştığımız gibi daha dar sınırlama ve dışlama anlamına gelir. Sosyalist devrim belirlemesi YÖN’cülerin partiyi terketmesiyle sonuçlanır. İşgale karşı çıkması da parti içinde yeni bölünmelere yol açar. Aybar ilaveten, Aren’in uyarılarına rağmen kendini iyice hissettirmeye başlayan gençlik eylemlerine de mesafeli durur. Partiyi ve partilileri bunlardan uzak tutmaya çalışır. Peşinden  biraz da kişisel yönetim tarzı nedeniyle diğer yönetim kurulu üyeleriyle arası açılır. Bunların hepsi TİP’in popülist temsil kabiliyetini ortadan kaldıran gelişmelerdir. Parti 70’lere gelindiğinde tekrar ‚sadece işçi partisi’ iddiasına geri dönecektir. 70’ler TİP’in varlığı ile yokluğunun ayırdedilemediği yıllardır.

 

II

Laclau eşdeğerler zincirinin ancak zincir içinden bir unsur tarafından temsil edilebileceğini söylüyor. Bu önemli belirlemenin neyi ima ettiği konusunda tatmin edici bir idrakin eksikliği Laclau’da da fark edilen bir yandır.  Tezlerini felsefi-mantıki bakımdan en ince ayrıntısına kadar sergilemeye büyük özen gösteren Laclau’nun sosyolojik yanı sadece örnekler düzeyinde ele almasının da bunda rolü olsa gerektir.

Laclau’nun Popülizm tanımının özünü ‚parçanın bütünü temsil etmesi’ oluşturur. Ancak, bu ifadeyi daha geriden takip etmek gerekir. Zira, gene Laclau’dan anlaşıldığı kadarıyla, bu, dışlananlar içinden bir kesimin diger dışlananları temsilinden önce, bir sorunun diğer bütün sorunların metaforu/temsilcisi haline gelmesini anlatır[21]. Bir sorun büyüyüp, diğer bütün sorunlar o aşılmadan halledilemeyecek gibi travmatik bir dünya algısı ortaya çıktığında, bu sorun  diğer bütün sorunların yoğunlaşmış ifadesi haline gelmiş demektir. Kavramı Freud’un tanımladığı anlamda kullanıyorum. 70’li yılların ‚can derdi’ bu duruma verilecek en canlı örnektir. Ve ‚can derdi’nin bu özel konumu hesaba katılmadan ne Ecevit’in ne de Devrimci Yol’un popülist pratiklerini anlamak ve  açıklamak mümkün değildir. Günümüzde de ülke içinde ifade ve örgütlenme, dünya ölçeğinde ise ‚Göçmen’ ve ‚Çevre’ sorunlarının benzer bir temsil üstlendikleri görülmektedirler. Laclau’nun ‚yazım yüzeyi’ terimini duruma tercüme edecek olursak, insanların diğer bütün sorunlarını bu sorun üzerinden yaşadıklarını söyleyebiliriz. Bu özel sorun hayatın bütünü gibi algılanır ve yaşanır. Argo bir ifadeyle, bu sorunun hayatın bütününü işgal ettiğini de söyleyebiliriz. Bu sorunun çözümü diğer sorunların çözümünün ufku; bu özel sorun konusunda kendini umut haline getirmiş kesim de diğer bütün sorunların çözüm umudu ve ufku haline gelir, böyle algılanmaya başlanır. Bu durumda, farklı ve heterojen taleplerin taşıyıcıları kendi özel taleplerinin bir özelliği nedeni ile değil –örneğin kapitalist sömürü kalktığında çevre sorunu da kalkar vb gibi-, bu ‚temel’ soruna ilişkin attıkları adımlar temelinde diğer taleplerin taşıyıcılarının ‚umudu’ haline gelirler.

DİSK’in 70’li yıllardaki pratiğinin gösterdiği gibi, bu konudaki yetmezlikleri veya ilgisizlikleri, kendi alanında ne kadar güçlü bir örgütlenme yaratmış olurlarsa olsunlar, başka sorun sahiplerini temsil yeteneklerini ortadan kaldırır. Birazdan daha ayrıntılı göreceğimiz gibi, Devrimci Yol’un kitleselleşmesinin gerisinde, sergilediği pratiğin bu ‚metaforik temsilci’ sorun konusunda insanlara nefes alabilecekleri alanlar açabilmiş olması yatar. Bu işlevi dolduramamaya başladığında da taban altından kaymaya başlamıştır.

°          °          °

Duygulanıma böyle bir temsil ilişkisinin ortaya çıkışında belirleyici bir rol düşer. Ama bu rolü, eklemlenenlerin pasif-edilgen bir konumda olup, eklemlenmenin manipülatif olduğu gibi düşünmemek gerekir. Aksine onlar sürece aktif unsurlar olarak katılırlar. Ancak bu aktiflik terimin ilk akla getirdiklerinden farklı bir karekter taşır. Konunun karmaşıklığı nedeniyle bunu yakın tarihten iki olay üzerinden ele almanın anlaşılmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum.

Gezi kalkışması „eşdeğerleşme“ evresine ulaşmış, ama bir sonraki - kendini pozitif olarak temsil - aşamasına sıçrayamamış bir gelişimin radikal örneğidir. Çevrecilerden eşcinsel ve futbol taraftarlarına, MHP’li milliyetçilerden sosyalistlere, kadın hareketi ve Kürt ülusalcılarına kadar AKP iktidarı döneminde dışlanmış ne kadar kesim varsa, neredeyse hepsinin yanyana geldiği bu olaylarda popülist oluşumun yukarda saydığımız -tabiri caizse- objektif iki koşulunu da buluruz. AKP’nin yarattığı dışlama ve bu dışlamanın yolaçtığı nefret olmasa, bu unsurların çoğunun yanyanalığını hayal etmek bile zordur. Hatta başlangıçta hem Kürt kesiminin hem de Ulusalcıların sırf ötekiler var diye Gezi’ye mesafeli durdukları da en yetkili ağızlarından kamuoyuna net bir şekilde yansımıştır. Ama olaylar başladığında bırakın bunları, MHP’liler bile dahil olurlar. Bu birlikteliğin AKP sayesinde oluştuğu, kendileri olmasa bu grupların yan yana bile gelemeyeceği bizzat iktidar sözcüleri tarafından da açıkça ifade edilmiştir. Gezi’de eksik olan popülist temsil ve söylemdir. Eşdeğerler içinde, belki de olayların ani ve hızlı patlak vermesi nedeniyle, hiç bir kesim diğerlerini de temsil edecek bir eylem ve söylem geliştirme imkanı -belki de zamanı- bulamamıştır. Dolayısıyla oluşum, bölünme ve –kısmen- eşdeğerleşme uğraklarını tamamlamış, ama son uğrak zinciri temsil konusunda tıkanıp kalmıştır. Buna rağmen olayların nasıl olup da bütün bu geniş katılımla kelimenin gerçek anlamında „patlak vermesi“, oluşumun bence en ilginç yanındır ve özel bir incelemeyi hakeder. Kanımca bu Laclau’nun Popülizm teorisinde ihmal edilmiş bir yandır. Dolayısıyla bunu kendi düşünsel imkanlarımızla tamamlamamız gerekecektir.

Laclau’ya göre popülist temsil duygulanıma (Affekt/affect) dayanır, rasyonalist (anlam/fikir/argüman) bir temel üzerinde değil duygulanım üzerinde inşa edilir. Bunun ilk halkasının bir sorunun diğer sorunların yoğunlaşmış temsilcisi haline gelmesi anlamına geldiğini yukarıda ele aldım. Laclau’nun bu boyutla pek uğraşmadığı, söylediklerinin işin ‚işlevi doldurma’ boyutuyla sınırlı olduğunu ekleyelim. Laclau bu temsilin bir ‚radikal yatırım’a dayandığını ve bu yatırımın içeriğinin de duygulanım olduğunu söylüyor. Ne var ki, duygulanımdan neyi kasdettiği ve nasıl bir mekanizma temelinde ‚yatırıldığı’ Laclau’nun tatmin edici şekilde ortaya koyduğu konular değildir. Duygulanımın jaussance’a dayandığını söylemekle yetinir.  Sözlükler jaussance’ı zevk, haz, hatta orgazm olarak veriyorlar. Jaussance’ın popülist pratikte ne tür bir haz ya da zevki –hatta orgazmı- ima ettiği ise Laclau’da açıklanmış değildir. Böyle sınırlı bir anlatımın  duygulanımın Gezi’deki rolünü anlamaya yetmeyeceği açıktır.

Bu boşluğun Freud’a müracaatla bir ölçüde doldurulabileceği düşüncesindeyim. Zira, onda duygulanımın temeli ve mekanizmalarına ilişkin açık ifadelere rastlarız. Duygulanımın gerisinde ona göre „bastırma“, yani bir isteğin gerçekleştirilmesinin engellenmesi ve bunun yol açtığı gerilim enerjisi yatar[22]. Örneğin, çok sıkıştığınız bir durumda tuvalet kapısının kilitli olmasının sizde yarattığı gerilim ve duygulanım (kızgınlık, öfke) gibi. Bu gerilim enerjisinin özelliği ortaya çıkmasına neden olan nesne ya da düşünceden kopabilmesi, bunlardan bağımsız serbest dolaşım gösterebilmesi ve ortaya çıkışı ile hiç alakası olmayan bambaşka bir nesne veya düşünceye aktarılabilmesi/yüklenebilmesidir. Örneğin, şefe kızıp çaycıyı dövmek –„hıncını ondan çıkarmak“- gibi. Gerilimin boşaltılması/azalması keyif (Lust) verirken çoğalması keyfi yokedicidir, keyifsizlik (Unlust) verir. İnsanın pşisik mekanizması ise keyifin çoğaltılmasına keyifsizliğin azaltılmasına odaklıdır. Gerilimi hemen boşaltmak ister, boşaltmanın engellenmesi keyifsizlik verir. Sevgi, nefret, öfke vb gibi değişik duygulanımlar bu enerjinin değişik nesnelere değişik şekillerde yüklenmesi, değişik nesneler üzerinden boşaltılması, dışa vurumu veya bunlar tarafından engellenmesi olarak ortaya çıkarlar. Bizzat Freud çok öne çıkardığı için ben de cinsellik üzerinden anlatılanları biraz daha anlaşılır hale getirmeye çalışayım. İnsan anatomisi cinsel dürtü birikiminin düzenli aralıklarla boşaltılmasını arzular. Gecikmesi gerilimi artırır. Freud’a göre sevgi bu süreçle yakından alakalıdır: boşalmayı bir dahaki sefere de gerçekleştireceğini tasavvur ettiğimiz için cinsel nesneyi (örneğin kadın veya erkek) severiz[23]. Bu akıl yürütüs temelinde, birikmiş cinsel gerilim koşullarında ilişki teklifinin -kabul edeceğini umduğumuz bir kişi tarafından- reddinin de tersi doğrultuda bir duygulanıma, örneğin büyük bir öfkeye yol açacağı kolaylıkla kestirilebilir.

Buradan hareketle, toplumsal taleplerin sistematik engellenmesinin de benzer bir gerilim birikimine yol açacağını, ve bu gerilimin kendine sürekli boşalma nesneleri arayacağını söyleyebiliriz. Gezi’nin gerisindeki ortak AKP nefreti böyle bir durumdur. Enerji boşaltımını engellediği için nefret nesnesi haline gelmiştir. Enerjinin azaltılmasının keyif verdiğini ifade ettik. Eğer herhangi bir kişi veya kurum/örgüt vb, kendisini AKP hakimiyetinden kurtuluşun umudu haline getirebilirse, bu, gerilim enerjisinin boşalması/azalması anlamına geldiği için keyif verici bir işlem haline gelecek ve bu kişiyi –cinsel sevgide olduğu gibi- sevgi ve sempati nesnesi haline getirecektir.

Gezi’de yaşananlar duygulanıma dayalı bu mekanizmanın biraz farklı bir versiyonu olarak karşımıza çıkarlar. Bu versiyonun ipuçlarını Freud’in ‚Rüyaların Yorumu’ ve ‚Fıkra ve Bilinçdışı ile ilişkisi’ kitaplarında buluruz. Rüyanın ortaya çıkış koşullarını formüle ederken Freud’un sarfettiği önemli bir cümle vardır: Eğer rüyanın gerisinde engellenmiş istekler yatıyorsa, ve rüya isteğin gerçekleşmesi ise, bu durumda, rüya içeriklerinden birinin uyku durumunda sansürü aşacak veya yandan geçecek bir özelliğe sahip olması gerekir[24]. Aksi takdirde istek uyku halinde de bastırılmış kalmaya devam edecektir. Fıkralarla ilgili metinlerinde de fıkranın en temel işlevinin sansürün aşılması, fıkranın buna imkan ve vesile yaratması olduğunu ifade eder.

Buradaki fikirlerin Gezi’ye tercümesi biraz karmaşıklık sergilese de, gene de anlaşılacak türdendir. Ortada bir temsil olmadığı için radikal yatırımın bir kişi veya örgüte yapıldığını düşünmek mümkün değildir. Bu durumda Gezi’yi fıkradakine benzer bir ‚sansür aşma’ işlevi üzerinden okumak gerekir. Gürüldüğü kadarıyla, MHPlilerden Kürtlere kadar bu kadar geniş ve heterojen bir kalabalık küçük bir çevreci grubun başlattığı protestoya çevreye ilişkin duyarlılıklarından veya onlara umut bağlamalarından dolayı değil, içlerinde birikmiş yoğun gerilimi boşaltmaya uygun bir vesile/imkan buldukları  için katılmışlardır. İlk katılmaların problemsiz yürümesi olayın enerji boşaltma vesilesi/imkanı rolünü daha da güçlendirmiş, enerji boşaltma vesilesi arayan daha geniş kesimlerin katılımlarının önünü açmıştır. Gezi bu işlevin ötesine ne yazık ki geçememiştir ve ona dışlanmışların AKP nefretlerini boşaltma  imkanı sunmanın ötesinde bir anlam yüklemek mümkün görünmemektedir. Bu anlattıklarımız bir noktayı daha ortaya koyar: Taşıyıcıların sürekli enerjiyi boşaltma vesilesi arayışı içinde olmaları, bunları, vesile olacak nesnelere duygulanım yüklemesi yapmalarına da teşne (eğilimli, hazır) hale getirir.  Bir başka ifadeyle, temsilin ortaya çıkışında dışlananlar da gerilimlerini boşaltacak nesne arayışı içinde olma vasıfları itibariyle aktif konumdadırlar. Gerilim ne kadar fazlaysa, vesileyi sunan o kadar yoğun bir duygulanım yatırımın nesnesi haline gelecektir. Gezi’de bu vesile olma işlevi sadece zemin/arena sunmakla sınırlı kalırken İstanbul seçimleri bunun temsil alanına da sıçradığı bir örnek teşkil eder. Ve bu nedenle, popülist karakteri çok daha göze çarpıcıdır.

Hatırlanırsa, İmamoğlu seçim kampanyasını somut, ayrıntılı bir vaad programı ile yürütmedi. Söyleminin odağına sadece bir negativiteyi, „kurtulma“yı oturttu: israftan, yandaşlıktan, adam kayırmadan vb kurtulma. Fakat ‚yandaşlık’ o kadar temel bir sorun haline gelmişti ki İstanbul seçimine ve İmamoğlu’na Erdoğan ve AKP’den ülke çapında kurtulma gibi kendi somut içeriğini kat kat aşan bir anlam yüklendi. İnsanlar bu seçime böyle bir anlam yüklemeye zaten teşne idiler. Böyle bir vesilenin arayışı içindeydiler. İstanbul seçimi birikmiş tepkileri açığa vurmanın vesilesi ve arenası,  İmamoğlu da Erdoğan’dan kurtulmanın umudu oluverdi. İnsanlar İmamoğlu’nda „Erdoğan’ı nihayet  yenilgiye uğratmanın“ hazzını yaşamak istedi, o da söylemleriyle bu umudu yaratmayı becerebildi. Kendisine gösterilen sevgi ve ilginin temelinde yatan şey böyle bir hazzı yaşatabilecek bir nesne olmanın yolaçtığı pozitif duygulanımdır. Söyleminin müphemliği bu süreçte İmamoğlu’nu destekleyen bir avantajı olmuştur.

°          °          °

Ecevit’in 12 Mart 1971 muhtırası ile başlayan ve 60’ların yarattığı sol hareketin son derece zalim yöntemlerle bastırıldığı askeri dönemden çıkışta yakaladığı temsil kabiliyeti de benzer bir temele dayanır. Ecevit’in Demokratik Sol’unun bileşenleri sendikalardan köylülere, Alevilerden memurlara, öğretmenler ve aydınlara, hatta ezilmiş radikal solun geride kalanları ve yeni sempatizanlarına 12 Mart’ın mağdurlarıdır. Süreç biraz farklı işlemiş olsa da Ecevit de İmamoğlu gibi 12 Mart koşullarından kurtuluşun umudu haline gelmiştir. İnsanlar umutlarını ona yatırmışlardır. Ancak Ecevit bir popülist oluşum bakımından İmamoğlu’ndan daha ileri bir noktaya ifade eder. Zira, İmamoğlu’ndan farklı olarak ‚Demokratık Sol’ belli bir içeriğe de sahiptir. Bu nedenle de, eşdeğerler zincirinin varlığını sırf ortak olumsuzlanmaya bağlı olmaktan çıkarıp, kendi hedeflerine sahip bir varoluşa kavuşturabilmiştir. Demokratik Sol harekette aidiyet duyulan bir grup olunduğunun bütün işaretleri mevcuttur. Bir Karaoğlan efsanesi doğmuş, etrafında son derece çeşitli bileşenlerden hedefleri de belli bir bileşik hareket - popülist oluşum- yaratılmıştır. Bu bakımdan hem Gezi’nin hem de İmamoğlu’nun şu anki konumunun çok ilerisinde bir noktaya ulaşmıştır. Ne var ki, başta AP, „iktidarı bırakmak istemeyen“ sağ güçler komünizm tehdidi temelinde ve içinde sokak şiddetini de içeren bir strateji ile bu bloku dağıtma girişimine başladıklarında, Ecevit’in kendi tabanıyla imtihanı da başlamış olur.

°          °          °

Necmi Erdoğan hem Ecevit’in Demokratik Sol’unun hem de Devrimci Yol’un kitleselleşmelerinde bunların her ikisinin de popülist siyaset tarzını uygulamış olmalarının ciddi etki ve katkısının olduğunu yazıyor. Anlatımının problemli yanını, bunların iki farklı popülist  girişim olduğu şeklinde yarattığı intiba oluşturuyor. Böyle bir izlenimin doğmasında Erdoğan’ın da diğer yazarlar gibi popülist siyaset tarzını tercihe dayalı bir araç gibi ele almasının rol oynadığını düşünüyorum.

Laclau, liderin „Tamlığı“ temsil ettiğini söyler. Bu ilişkide temsil edilen „Tamlık“, tarif edilmiş bir içeriği değil, en genel haliyle sırf ‚hiç bir kırılmanın (dislocation) olmamasını’ ifade eder. Karşımıza çıkan soru şudur: Böyle tanımlanmamış, aslında (var)olmayan bir büyüklük nasıl temsil edilebilir?

Freud Hemmung, Sympthom und Angst başlıklı uzun makalesinde buna duygulanım temelinde bir açılım sunar. Makalede çocukların karanlık ortamlarda çok korktuklarını ifade ettikten sonra, Anne veya çok sevdikleri bir başka kişinin sesini duymalarının korkuyu ortadan kaldırdığını yazar. Ve buradan, sevdikleri kişilerin çocuklar için „her türlü tehlikeye karşı garanti/güvence“yi  temsil ettikleri sonucuna varır[25]. Bu gözlemin Tamlığın temsili tartışmamıza çok rahat tercüme edilebileceğini düşünüyorum. Eğer korku, hayatın akışkan yaşanmasında bir kırılmayı ifade ediyorsa, „her türlü tehlikeye karşı güvence“ olmak, onun akışkan yaşanacağının ve bu anlamda eksikliği hissedilen „Tamlık“, ‚eksiksizlik’in temsilidir. Dikkat edilirse, „sevgi temelinde her türlü tehlikeye karşı güvence/garanti olmak“ Tamlık’ın sırf duygulanım temelinde temsilidir.  Freud’un bu düşüncesinin takibinin hem Devrimci Yol’un Ecevit hareketiyle ilişkisinin, hem de onun kitleselleşmesinin şifrelerini ortaya koyacağını düşünüyorum.

Ecevit de benzer şekilde Tamlık’ın temsilcisidir. Karaoğlan bir efsane kahramanı gibi muhtemel her türlü tehlikelerin de yaşanmayacağının güvencesi/garantisidir. Ne var ki, Laclau, daha önce de aktardığımız gibi, Tamlık’ı temsil eden unsurun bu işlevi doldurmada yetersiz kalabileceğini, ortaya bir işlev boşluğu çıkabileceğini ve bunun da başka bir güç tarafından doldurulabileceğini söylüyor. Bu durumda Tamlık’ın temsili de el değiştirecektir. Başka bir güç Tamlık’ın, dolayısıyla da diğer unsurların da temsilcisi konumuna yükselecektir. Devrimci Yol’un yükselişini ve kitleselleşmesini sağ güçlerin sol bloku şiddet yoluyla dağıtma staratejileri karşısında Ecevit’in „her türlü tehlikeye karşı garanti/güvence olma“ işlevini doldurmakta yetersiz kalması ve bu işlev boşluğunun Devrimci Yol tarafından doldurulması üzerinden okumanın doğru yol olduğu kanaatindeyim. Devrimci Yol’un dergilerinde, bildirilerinde veya meydan konuşmalarında işçi sınıfı yerine „halk“ terimine müracaat etmesinin onun kitleselleşmesinde oynadığı rol N. Erdoğan’ın veya Tanıl Bora’nın zannettikleri ölçüde değildir. Öyle olsaydı, isimleri „Halkın …“ diye başlayan bir dizi sol grubun kendilerini en azından küçük tekke konumundan kurtaracak bir taban yakalamaları beklenirdi. Kimi şehirlerde bizzat CHP yöneticilerinde bile hayatta kalmalarının Dev-Gençliler sayesinde garanti altında olduğu şeklinde bir idrak ortaya çıkmışsa, bu durum Ecevit’in etrafındaki geniş Sol blokun çeşitli bileşenlerinin neden giderek Devrimci Yol’a meylettiklerini de açıklar. Burada yaşanan şey „Tamlığın temsili“nin el değiştirmesidir. 1978 sonuna kadar Ecevit’in sosyal projeleriyle kıyaslandığında neredeyse dişe dokunur hiç bir şey söylememiş bir Devrimci Yol’a insanların akın akın yönelmelerini başka türlü açıklamak da mümkün görünmemektedir. 1975’lerin özellikle sendikalar içindeki güçlü TKP’sinin neden giderek silindiğinin açıklaması da burada yatar. TKP ve sendikalar bu yıllarda tam da Laclau’nun „diferensiyel eklemleme“ dediği tarz politika yaptıkları, kendi özel talepleri dışında hiç bir şeyle uğraşmadıkları, özellikle de insanların can derdine tamamıyla sırtlarını döndükleri için siyasal hayatın da dışına düşmüşlerdir.

Başta Fatsa olmak üzere, sosyal projelerin de gündeme geldiği daha sonraki dönemde ise Devrimci Yol’un kitleselleşmesinin hızı daha da artmıştır. Özetle, hem Ecevit hem de Devrimci Yol, iktidarı bırakmak istemeyen sağ güçlerin şiddet stratejilerine maruz kalmış aynı mağdurlar topluluğundan beslenirler. İkisinin de varlığı bu topluluğun temsiline dayanır. Ecevit başlangıçtaki temsil unsuru iken, Devrimci Yol onun bıraktığı işlevsel boşlukları doldurabildiği için aynı grup içinde hegemonik konuma –en azından grubun temsilinde alternatif odak durumuna- yükselebilmiştir. Ne var ki, ne Ecevit’in ne de Devrimci Yol’un aynı zeminden beslendiklerini, daha doğrusu, varlıklarının bir bütün olarak bu ortak zeminin ayakta kalmasına bağlı olduğunun ayırdımına vardıklarını söyleyebilmek zordur. Zeminin çökme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu 1979 seçimlerinde her iki tarafın izlediği politikalar bunun göstergesdir. Dolayısıyla, bunlara popülist nitelemesi yakıştırmak bile biraz problemli görünmektedir.

Bu bakış sol açısından günümüz koşullarında neye yönelmek, geleceği nerede aramak gerektiği konusunda da ipuçları verir. O zamanın Ecevit’i gibi bugünün „radikal yatırımı“ İmamoğlu’na yapılmış -ya da yapılacak gibi- görünmektedir. Bugünkü Solun yönelmesi gereken alan da İmamoğlu’na cephe alıp onun yarattığı olumlu duygulanımı yok etmek değil, tıpkı Devrimci Yol’un o dönemde yaptığı gibi, onun işlevsel  yetersizlikleri üzerinden kendine bir varlık alanı yaratmaya çalışmak olmalıdır. Bunun her zaman can güvenliği üzerinden olmayacağı açıktır. Boşluğun hangi alanlarda ortaya çıktığını iyi gözlemek gerekir.

 

III

Belge, İnsel ve Bora’nın popülizme yaklaşımlarının bu çizdiğim çerçevenin neresinde durduğunu, nasıl ve ne üzerinden varoluş imkanı elde ettiklerini ortaya koymadığımızda, tartışma iki farklı pozisyonun karşı karşıya konulmasından ibaret kalır. Oysa, yazarların popülizme yaklaşımları, eleştirileri vb de gerçeğin bir tarafına hitap etmektedir. Popülist siyaset tarzı gerçekten de ‚manipülatif’ -veya manipülasyona açık- bir boyut da içerir. Ve böyle manipülatif bir popülizm pratiğine yukarda çizdiğim teorik çerçevenin nasıl bir varoluş alanı tanıdığının da ortaya konulması gerekir. Popülizm ne anlamda, hangi özelliklerin sonucu ve hangi sınırlar içinde ‚kullanıma hazır araç’, başvurulabilecek veya bundan imtina edilebilecek bir siyaset yapma ‚tarzı’ olarak ortya çıkar?

Yukarda bunu „differensiyel eklemleme“ veya „popülist eklemleme“ ayrımıyla sınırlamıştım. Oysa, yazarların dile getirdiği gibi, göçmenlere düşmanlık üzerinden yürütülen bir popülizmi bu sınırlar içinde anlayabilmek mümkün değildir.  Benzer şekilde, halen sürmekte olan Kürtleri „ötekileştirmeye“ dayalı girişimler de manipülatif popülist bir girişim karşısında olunduğunun işaretleriyle doludur. ‚Manipülatif’ bir popülizm çizdiğim çerçeveye nasıl eklemlenebilir?

Yukarda halk, oligarşi, ezen-ezilen sınıflar vb gibi terimlerin toplumdaki –zaten ortaya çıkmış –bölünmenin isimlendirilmeleri olduğunu söyledim. Ancak isim olmayı nötr ve pasif bir işlem olarak düşünmemek gerekir. Zira, bu tür bölünmelerin hepsi, onu içerden yaşayanlar açısından azap, eziyet ve çile dolu son derece travmatik olaylardır. Dolaysıyla bu türden her isimlendirme kaynağındaki travmatik olayın yol açtığı duygulanımların izlerini taşımakla kalmaz, bu isimin her kullanımı bu duygulanımı az ya da çok yeniden canlandırır. Sünni-Alevi gerilimini düşünelim. Geçmişi Kerbala’ya kadar giden bu gerilim tarih boyunca her biri büyük travmalara yolaçmış kitlesel insan kıyımları ile malüldür. Ve bu gerilimi hatırlatan, onunla ilintilenmiş isimlerin her yeni kullanımın bu duygulanım birikimini nasıl aktüelleştirip yeniden harekete geçirdiğinin küçük bir örneğini üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adı verildiğinde Alevilerin gösterdiği tepkide gördük. Maraş kıyımı, Malatya ve Çorum olayları ve en son da Madımak Oteli kıyımı çok daha yakın tarihlerin olaylarıdır ve yolaçtıkları duygulanımlar çok daha tazedir. Ve bu olaylarla ilintili her isim veya bu olayları hatırlatan her olay geçmişin travmalarının yolaçtığı muazzam duygulanım birikimini yeniden hareketlendirir. Ortada o büyüklükte bir gelişme olmamasına rağmen insanlarda sanki o trvmatik olaylar yeniden yaşıyormuş gibi bir duygulanım yaratır. Bu temelde, geçmiş bir yaşanmışlığın manipülatif ‚kullanımı’ mümkün hale gelir. Belge, İnsel ve Bora ise, bunu mümkün kılan koşulları ve sınırlarını ele almadan, bunu popülizmim yegane varoluş tarzı olarak ileri sürüyorlar.

Geçmişteki bir travmanın duygulanımı yeniden canlandırabilmesi iki şeyi gerekli kılar. Bunlardan ilki, Freud’un fıkranın başarısı için şart koştuğuna benzer şekilde, „aktüel bir vesile“dir. İkincisi ise, bu vesileyi popülist tarzda işleyen bir retorik: „azınlığa mensup bir kimse suç işlediğinde, cezaya toplumun azınlık gruba duyduğu tepki de eklenir“ (Freud). Geçmiş travmatik olayın pşisik enerjisi popülist retorikle küçük olaya aktarılır, yoğunluğu büyütülür, ortaya yeni bir ‚travmatik’ durum çıkar. Madımak Oteli kıyımı, ortada bir suç bile olmamasına rağmen, vesilenin tarihsel nefretle birleştirildiğinde nasıl büyüyebildiğinin unutulamayacak bir örneğidir. Ülkenin çeşitli bölgelerinde özellikle Kürt kökenli insanlara yönelik linç girişimleri de benzer karakterdedir. Bu olaylarda da „popülist retorik“ ufak bir olaya, örneğin kamusal bir mekanda Kürtçe konuşmaya, Taner Akçam’ın ifadelerini kullanacak olursak, ‚Türklerin bölünme sendromu’nun yolaçtığı büyük duygulanımları aktarır, lincin sosyal-psikolojik altyapısı hazır hale gelir.

Yazarların düşüncelerine dayanak yaptıkları „tarz“ olarak popülizm böyle işleyen bir mekanizmadır. Ancak eklemek gerekir ki, bu mekanizmada da bölünme popülist pratiğin koşulu olmaya devam eder. Bir farkla ki, bu koşul aktüel bir varlık olmayıp, geçmiş bir bölünmenin popülist retorikle yeniden canlandırılması suretiyle sağlanır. Bir başka deyişle, popülist pratik gene de zaten varolmuş –ve belli bir duygulanım yaratmış- bir bölünmeyi aktüelleştirilebildiği ölçüde mümkün olur. Bu becerilebildiğinde bölünme, dışlananlar ve eşdeğerleşme kendini hemen ortaya çıkarır.

Toplumların geçmişi böyle travmatik olay, gerilim ve bölünmelerle dolu olduğu içindir ki hiç bir aktüel bölünme saf cepheler yaratmaz. Geçmiş gerilim ve çatışmalar aktüel toplumsal bölünmenin „içi“ni de „dışı“nı da fay hatları, potansiyel kırılma noktaları olarak keserler. Yukarda ifade ettiğimiz gibi, bir vesile popülist retorikle büyük bir kırılmaya yolaçabilir. İşte bu zemin zayesindedir ki, hegemon gruplar iktidar olduktan sonra bile popülist pratik sergileyebilme şansı bulurlar. AKP, örneğin, ilk iktidar döneminde „askeri vesayet“ üzerinden böyle, hem de çok başarılı bir popülist pratik sergilemişti. Şu an da „bölünme sendromu“ üzerinden, Kürt unsurunu muhtemelen seçimden düşürmeyi, böylece de karşı cepheyi bölmeye ve küçültmeyi hedefleyen bir popülist oluşum yaratma çabası içinde olduğu görülüyor.  Ne var ki, ilk iktidar döneminden farklı olarak, aktüel bölünmenin –AKP’nin yarattığı dışlamaların - yolaçtığı duygulanımlar o kadar yoğun, insanların Erdoğan ve AKP tepkisi o kadar güçlü ki sırf retoriğe dayalı bir girişimin muhalif saflarda kırılma yaratma potansiyeli sınırlı görünüyor.

 

 



[1] Sol Popülizm (I) Haftalık Birikim 3 Temmuz 2019

[2] Sağdan sola ‘popülizmler’ Birikim sayı: 354

[4] Sol Popülizm (II) Haftalık Birikim 31 Temmuz 2019

[5] M.S. Karakurt: THKP-C Devrimci Yol Geleneğinde Öncülük olarak Politika, Belge Yayonları 2016

[6] Necmi Erdoğan: Demokratik Soldan Devrimci Yol’a: 1970’lerde sol popülizm üzerine notlar, Toplum ve Bilim, sayı 78, Güz 1998, s.25

[7] Popülizm Karşısında Sosyalistler, Birikim haftalık yazılar, 03.Aralık 2018

[8] „Popülizm, faşizmin ön adımıdır“,

[9] Sağdan sola „popülizmler

[10] Behıce Boran ‚sınıf mücadelesi Türk kimliğine uygun değil’ yollu kariı çıkışlara, ‚iyi mi, kötü mü’den önce ‚var mı yok mu’, ona bakın diye karşı çıkıyordu, Benim pozisyonum Boran’ınkine benzer düşünülebilir: Popülist pratik ‚toplumsal gerçek’ yaratıyor mu yaratmıyor mu?’ (Fakten schaffen) 

[11] Sein und Zeit’in Giris bölümü okunması hayli zor olsda bu konuyu tartışır.

[12] Michael Inwood: Heidegger, Verlag Herder Freiburg-Basel-Wien, s.20

[13]On Populist Reason, s.87

[14] Ilgili bölümde Marks, belli bir ücret karşılığı, diyelim  tam gün çalışmak üzere satın alınmış işgücünün ücretinin karşılığı kadar değeri yarım günde yarattığını ama anlaşma gereği calışmaya devam ettiğini, fakat bu ilave sürede ürettiği değerin işgücünü satın alana kaldığını ifade ettikten sonra şöyle devam eder: „Bu, (işgücünü) satın alan için özel bir mutlulukdur, ama satanın hakkı yenmiş / ona haksızlık edilmiş de değildir“.  („… ist ein besonderes Glück für den Käufer, aber durchaus kein Unrecht für den Verkäufer“. (Das Kapıtal Band I., Verlag Marxistischer Blätter, Frankfurt a.M. 1976, s.208

[15] Verso London.New York 2005, s,73 vd.

[16] Sol Popülizm (İ), Birikim Haftalık Yazılar 3 Temmuz 2019

[17] Alexandre Kojeve: Hegel, Suhrkamp 1975 s.317

 

[18] On Populist Reason, özellikle s.108’deki anlatım

[19] Mehmet Ali Aybar: Türkiye Isci Partisi Tarihi, Iletisim Yayincilik 2014, s.19

[20] Bu arada askerler de gelir. Halk askerlerin gelisini alkislarla karsilar. Aybar’in anlattigina göre, subaylar polisin bimdirdigi kisileri salarlar. Aybar bu durumu asker ve polisin de bölünmesi seklinde yorumluyor. (a.e., s.22)

 

[21] Problemin bu şekildeki bir formülasyonuna Laclau’ rastlamayız. Fakat anlatımı zımnen bunu bir önadım olarak tasvir eder. Özellikle ‘parçanın bütün gibi’ davranması ifadesini başka türlü yorumlamak mümkün değil gibi görünmektedir.

[22] Sigmund Freud: Die Traumdeutung, in Gesammelte Werke, 2014 Köln s.115 vd.

[23] Massenpsychologie und Ichanalyse, Fischer Bücherei Frankfurt a.M. 4. baski 1970, s.50

[24] Die Traumdeutung s.237

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...