Popülizm
teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü
ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı
Tezim o ki,
23 yıllık AKP-Erdoğan iktidarını ve ortaya çıkardığı rejimleri açıklamada
popülizm teorileri diğer yaklaşımlara göre daha maharetlidir. Bu maharet, tekil
rejimlerin ampirik özelliklerinin tasvirinden çok, dayandıkları toplumsal ve
siyasal dinamiklerin analizinde ortaya çıkar. Ne var ki, bu teoriler de
değişimin dinamiğini anlamada yetersizlikler gösterir. Bu eksiklik, kanaatimce
bir performatif edim teorisi ile giderilebilir. Bu makalede hem bu
mahareti hem de hangi bakımlardan bir performatif edim teorisine ihtiyaç
olduğunu göstermeye çalışacağım.
Tartışmanın anlaşılabilmesi için neyin üzerine
konuşulduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla metin, AKP-Erdoğan iktidarının
serüvenini tanıtarak başlıyor. Muhtemelen bu dosyada benzer başka anlatımlar da
yer alıyor. Ne var ki nötr bir anlatı mümkün değildir. Her anlatı, olgunun
yapılacak değerlendirmeye yön veren özelliklerini öne çıkaran bir plan izler.
Aksi takdirde hükümleri takip etmek mümkün olmaz. Bu zaruret, anlatının
tekrarını meşrulaştıracaktır kanaatindeyim.
Peşinden, genel popülizm teorileri bakımından temsili
olacağını düşündüğüm dört teoriyi kısaca tanıtacak ve anlatılan olgunun ne
kadarını, hangi taraflarını açıkladığını; hangi bakımlardan yetersiz kaldığını
ifade etmeye çalışacağım. Sonuç bölümünde ise söz konusu teorilerin eksik
bıraktıklarından hareketle neden bir “performatif edim teorisine” ihtiyaç
olduğunu gerekçelendirmeye çalışacağım.
AKP-Erdoğan Popülizminin Serüveni
AKP baştan itibaren popülist bir harekettir. Ancak iktidarı
boyunca köklü metamorfozlar geçirmiş, değişim yaşadığı her dönemde farklı bir
çehre edinmiştir. Bu değişimi iki katmanlı olarak ele almak doğru olur. Bir yanda
kuruluşundan yaklaşık 2010 Anayasa Referandumuna kadar olan dönem, bir kadro ve
halk hareketi karakteri taşıdığı evredir. Referandum sonrasında ise lider
hareketi/lider popülizmi karakteri öne çıkar.
Öte yandan, rejim boyutunda AKP-Erdoğan iktidarı üç evre
halinde ele alınabilir. “Demokratik popülizm” sıfatının uygun düşeceği ilk
evre, kuruluşundan Gezi olaylarına kadar olan dönemi kapsar ve önceki tasnifte
hem kitle hem de lider popülizmi dönemlerini içerir. İlk adımları 2007’den
itibaren atılmaya başlanan otoriter dönem, esas itibariyle Gezi kalkışması ile
başlar. 15 Temmuz 2016 darbesinin bastırılmasıyla ortaya çıkan otoriterlik
ötesi evre ise Erdoğan’ın imparatorlaştığı dönemdir; bunu Sezarizm
olarak isimlendirmek yerinde olur. Bugün Sezarizmin de sınırlarının
zorlandığını gözlemliyoruz. Belki yakın zamanda daha başka rejim adlarıyla
tartışmamız gerekecek.
Demokratik Taban Hareketi Dönemi
AKP’nin ilk dönemi en az iki bakımdan demokratik bir
karakter taşır. Bir yandan, Cumhuriyet tarihi boyunca hep “öteki” konumunda
olmuş dindar kesimler AKP ile toplumsal ve siyasal hayatın, karar alma
süreçlerinin merkezine taşınmıştır. Siyaset teorisyenlerinin yaptığı Kantçı ve
Rousseaucu demokrasi ayrımında, bu katılım Rousseaucu bir demokratik adım
niteliği taşır.
İkinci olarak, bu dönüşüm askeri vesayete karşı “millet
iradesinin üstünlüğü” söylemiyle gerçekleştirilmiştir. Popülizm teorilerine
başvurduğumuzda, hareketin ortaya çıkışı, benimsediği elit karşıtı bir söylemle
eski rejimin dışladığı bir toplum kesimini peşine takarak bir taban/halk
hareketi yaratmasına dayanır. Ancak yarattığı halk hareketi İslami kesimle
sınırlı kalmamış, çok sınıflı ve heterojen bir karakter edinmiştir.
Bunda, benimsediği söylemlerin geniş hitap kapasitesi kadar,
destek veren kesimlerin eski rejimde yaşadıkları dışlanmışlıklar da etkili
olmuştur. Örneğin, ortaya çıkışlarının ilk vesilesi olan türban yasağı protestolarında
insan haklarına yapılan güçlü vurgu, askerî vesayetten rahatsız liberal ve
solcu kesimleri etkilemiş; AKP iktidarında insan haklarının üstün kural haline
geleceği inancıyla bu gruplar harekete güçlü destek vermiştir.
İktidar öncesinde hem taban dayanışması şeklinde hem de
kazandıkları belediyeler aracılığıyla organize ettikleri — başta kömür ve gıda
yardımları olmak üzere — belki de Cumhuriyet döneminin bütününde ilk kapsamlı
ve sistematik sosyal yardım programı, 1999 krizinden etkilenmiş, siyasal
bakımdan farklı eğilimlerdeki yoksul kesimleri etkilemiş ve bunları giderek
hareketin taşıyıcılarına dönüştürmüştür.
Bir başka önemli sosyal uygulama, “yeşil kart” yani
bütün vatandaşların ücretsiz sağlık sigortası kapsamına dâhil edilmesidir. Bu
uygulama, Cumhuriyet tarihinde sosyal alanda atılmış en radikal adımlardan biridir
ve yarattığı halk desteğinin en önemli dayanakları arasındadır.
Kadınlar bu hareketin asli destekleyicilerinin başında yer
almıştır. Özellikle dindar ev kadınları, Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez
bu denli yaygın şekilde AKP hükümeti döneminde türbanın sağladığı mahremiyet
üzerinden kamusal ve çalışma hayatına girmiş, erkekler dünyasına ortak olmaya
başlamışlardır. Çalışma hayatına dâhil olmayan kadınlar da belediyelerin
düzenlediği boş zaman etkinlikleri aracılığıyla, yanlarında kocaları olmadan
evlerinden çıkmış ve dış dünyaya katılmışlardır.
Avrupa Birliği’ne üyelik girişimleri, uyum anlaşmaları ve bu
doğrultudaki uygulamalar da toplumun geniş kesimlerini farklı saiklerle
etkilemiştir. Kimisi “Avrupa kapıları açılıyor; artık oralara rahatça gidip
daha iyi işlerde çalışabileceğiz” diye; kimisi “Avrupa standartlarında bir
demokrasimiz olacak” inancıyla; kimisi de “Avrupa sermayesi ülkeye akacak,
yatırımlar artacak” düşüncesiyle üyeliğe karşı çıkan Kemalist ve sol
çevrelerden koparak AKP’ye destek vermiştir.
2000’lerin ilk 10, hatta 15 yılında dünya çapında ucuz
paranın yarattığı ekonomik büyüme ve turbo kapitalizmin yol açtığı istihdam ile
hayat standardı sıçramasının etkilerini de hesaba katmak gerekir. Yollara,
köprülere, evlere ve parklara yapılan yatırımlar yalnızca istihdam ve gelir
yaratmamış; ülkenin görünüşünü ve imajını değiştirerek, dünya klasmanında bir
üst sıraya atlandığı yönünde olumlu bir psikolojik etki de yaratmıştır.
Ayrıca, AKP iktidarının ilk 5–6 yılı ülke tarihinin ender
demokratik dönemlerinden biri olmuştur. Resmî milliyetçilik eleştirileri ve
ümmet kaynaştırıcılığı söylemleriyle AKP, Kürtler arasında da güçlü bir destek
kazanmıştır.
Sözünü ettiğimiz dönem, AKP’nin hegemonyasını tam olarak
kurduğu parlak bir demokratik popülizm dönemidir. 2010 Anayasa Referandumu bu
hegemonya ve popülizmin tepe noktasını oluşturur. Siyaset bilimciler bu
başarıyı o yıllarda “çevrenin merkeze taşınması” olarak tartışmışlardır.
Tek Adamlaşma ve Lider Popülizmi
Bu parlak sürece iki gölge gelişim eşlik etti. Bunlardan
biri, laik-Kemalist kesim ve müesses nizamla sürdürülen askeri vesayet–millet
iradesi mücadelesinin; komplo, kumpas, tezgâh, entrika, düzmece evrak vb. her
türlü aracın karşılıklı olarak alabildiğine kullanıldığı topyekûn bir yok etme
kapışması biçiminde sürdürülmesiydi. Hareketin asli ayaklarından Gülen Cemaati,
özellikle polis ve yargı içerisinde kilit noktalara çok sayıda kadro
yerleştirebilmişti. Bunlar eliyle askerlere karşı hukuki açıdan son derece
şaibeli Ergenekon ve Balyoz davaları açıldı. Üst rütbeli askerler yanında
bürokrasi, yargı ve iş dünyasından birçok isim tutuklandı.
Laik-Kemalist kesim de bürokrasi ve yargı içinde kilit
noktalarda kadrolara sahipti. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP adayı
Abdullah Gül’ün kazandığı seçim, Anayasa Mahkemesi tarafından hayli şaibeli bir
yorumla iptal edildi. AKP buna parlamentodan erken seçim kararı çıkartarak
cevap verdi. Paralel olarak da seçimlerin iki aşamalı halk oylamasıyla
yapılması doğrultusunda bir Anayasa değişikliği gerçekleştirdi. AKP’nin
plebisiter döneminin bu adımla başladığı söylenebilir. 2008’de Gül, halkın %66
oyuyla Cumhurbaşkanı seçildi. Laik-Kemalist kesim buna, AKP’ye laikliğe
aykırılıktan kapatma davası açarak cevap verdi. Parti kapatılmadı ama başka
türden cezalar aldı.
Bu kapışmanın muharebeleri sadece kapalı kapılar ardında
verilmedi; miting meydanlarına da taşındı. Kemalist cenah, laiklik konusunda
hassas kesimleri hareketlendirdi; kimilerine göre yüz binlerin, kimilerine göre
milyonları aşan katılımlarla üç büyük miting düzenledi. AKP bu hamleye, seçim
dönemi de dahil, katılım açısından bu rakamlardan aşağı kalmayan çok sayıda
mitingle karşılık verdi. 2010 referandumu sürecinde de çok sayıda kitlesel
miting düzenledi. Belki de ülke tarihinde en sık kitlesel mitingler bu dönemde
yapıldı. AKP’nin önerdiği Anayasa değişikliğinin %57 oyla kabul edildiği bu
referandum, Erdoğan’ın popülaritesinde en üst zirveyi oluşturur.
Yoğun mitingler iki önemli sonuca yol açtı. Daha önce
AKP’nin vitrin yüzlerinden sadece birisi –en öndeki– olan Erdoğan, bu
mitinglerde lider olarak parladı; AKP kitlesiyle partiden bağımsız, doğrudan
ilişki kurmaya başladı. Tehdit büyü(tül)dükçe ve tehdide karşı durmak riskler
barındıran bir cesaret gerektirdikçe Erdoğan, tabanının gözünde herkesin
cesaret edemediği adımları atan, risk almaya hazır, korkusuz, girişimci bir
profille partinin ve kitlenin üzerinde bir konuma yükseldi. 2009 yılında
Davos’taki “One minute!” çıkışı, onu Batı’dan gördükleri muamele karşısında
kendilerini aşağılanmış hisseden birçok ülkede Batı’ya meydan okuyan bir lider
olarak parlattı. Bu yurt dışı desteğinin de etkisiyle AKP tabanı, Erdoğan
tabanına dönüşmeye başladı. AKP adım adım aşağıdan bir halk hareketi olmaktan
çıkıp bir lider hareketine dönüştü. Erdoğan, başta parti sözcüleri arasında
“eşitler arasında birinci” iken bu sözcülerin de lideri durumuna yükseldi.
2010 sonrası, Erdoğan’ın Tek Adamlık Dönemidir. Ve
2011 yılındaki meşhur KCK tutuklamalarıyla da otoriter karakteri belirmeye
başlamıştır. Bu dönemde demokratikleşme tersine çevrilmiş, muhalif kesimler
üzerindeki baskı artmıştır. Gülen Cemaati bu yıllarda, polis ve yargı içindeki
örgütlenmesi üzerinden ülkede ciddi bir total iktidar denemesinde bulunmuş,
müthiş bir korku ve yıldırma ortamını hâkim kılmaya çalışmıştır. Erdoğan ekibi
de bu girişime, tehdit kendilerine yönelene kadar her türlü desteği vermiştir.
2013, rejim bakımından bir kırılma yılıdır ve iki önemli
olay üzerinden bir rejim değişikliğine yol açmıştır. Bunların ikisi de
Erdoğan’a meydan okuma olarak başlamış, ancak Erdoğan’ın otoriter tek adamlığı
ile sonuçlanmıştır. Gezi, dayanılmaz hâle gelmiş baskıya toplumun
başkaldırısıydı. Bu başkaldırı, orantısız bir polis müdahalesiyle bastırıldı.
Toplumsal algıyı lehine çevirmek amacıyla Erdoğan, kalabalık görünmesi için
taşıma kitlelerin de kullanıldığı çok sayıda kitlesel miting gerçekleştirdi. Bu
arada Gezi’yi bastırma konusunda tereddüt gösteren üst düzey parti kadrolarını
da tasfiye etti. Toplum üzerindeki polis kontrolü ve baskısı kalıcı hâle geldi.
Gezi, Erdoğan Sezarizminin temellerinin atıldığı dönemdir. Sezarizmle,
popülerleşmiş bir kişinin alt sınıfların desteğini arkasına alarak müesses
kurum ve güçleri etkisizleştirip imparatorvari bir yönetim sürdürmesini
kastediyorum.
Aynı yılın Aralık ayında, bu sefer iktidarını paylaştığı
Gülen Cemaati muhtemelen tasfiyelerde sıranın kendilerine geldiğini sezerek bir
yargı darbesi yapmaya çalıştı. Üst düzey AKP kadrolarının evlerinde içi para
dolu bavullar, ayakkabı kutuları, para sayma makinelerini gösteren kasetler,
içinde “paraları sıfırlama” geçen telefon konuşmaları vb. ortalığa saçıldı;
Erdoğan’a kadar uzanabilecek bir tutuklama furyasının zemini oluşturuldu.
Erdoğan son derece atak şekilde, kendisine karşı bir kumpas ve darbe girişimi
olduğunu iddia etti. Peşinden düzenlediği sayısız miting ve muazzam bir idari
ve medyatik performansla toplumsal algıyı kendi lehine çevirmeyi başardı; tek
adam konumu daha da sağlamlaştı. Üstelik son derece otoriterleşerek. Hukuk ilk
defa bu dönemde açıktan askıya alındı. Haklarındaki iddialar somut delillerle
ayan beyan ortada olan yetkililere meclis kararıyla soruşturma açılmadı.
Poliste, yargıda, idari bürokrasi ve partide çok sayıda kişi tutuklandı,
tasfiye edildi; yerlerine doğrudan Erdoğan’a sadık, onun emriyle iş yapan
kişiler getirildi.
Fakat bu iki olayın AKP tabanında gene de ciddi bir
hırpalamaya yol açtığı, AKP’nin mutlak çoğunluğu kaybettiği 2015 Haziran
seçimlerinde ortaya çıktı. Erdoğan durumu kabul etmek yerine önce koalisyon
arayışlarını akamete uğrattı, seçimlerin yenilenmesini sağladı. Peşinden,
tezgâh olduğu ve yapay yaratıldığı sırıtan terör olayları, kitlesel imhalara
yol açan bombalamalar vb. yoluyla bir gerilim ortamı hâkim kılındı. İnsanlarda
güvenlik ve ülke bütünlüğü kaygısı hâkim algı kılındığında, AKP de Kasım
seçimlerinde tek başına hükümet kuracak bir sonuç almayı başardı. Yaz ve güz
aylarında yaşanan terör ve gerilim ortamı, belli bir algıyı hâkim kılma
doğrultusunda tehlikeli ama son derece başarılı bir performatif girişimdi.
Ordu ve bürokrasideki Gülen Cemaati artıklarının 2016
Temmuz’unda giriştikleri darbe girişimi, Erdoğan’ın meşruiyetini pekiştiren
şekilde bastırıldı. Bu tarih, Erdoğan Sezarizminin fiilî başlangıcıdır.
Bahçeli, Başkanlık sistemine geçiş önerisini “fiilen zaten oluşmuş bir durumun
hukuken de zapt altına alınması” olarak ifade etti. 2017 Anayasa değişikliği
ile parlamento etkisizleştirildi, yetkiler başkanda toplandı. Erdoğan artık
hukuken de ülkeyi tek başına bir imparator gibi yönetir hâle geldi. İlerleyen süreçte
polis ve ordu Erdoğan’ın özel muhafız gücüne dönüşürken, yönetimini
denetleyecek organ bırakılmadı. 2017 sonrası, Erdoğan’ın mutlak Sezarizm
dönemidir. Şu anki aktüel durum ise Sezarizm ötesi bir otoriter,
diktatoryal rejimi zorlama girişimidir.
AKP ve Erdoğan hareketi, bütün bu hikâye boyunca popülist
bir hareketti. Ancak bu popülizmin tezahürü her dönemde farklı oldu. İlk
dönemde demokratik ve taban hareketi karakteri önde iken, 2013 sonrası
“plebisiter demokrasi”, “otoriter demokrasi”, “rekabetçi otoritarizm” vb. türü
kavramlarla anılır. 2016 sonrası diktatörleşme, 2017 sonrası ise Sultanlık ya
da bunun dengi terimlerle ifade edilir. Ben, dünyadaki benzer örnekleri de
ifade gücüne sahip olduğu düşüncesiyle Sezarizm terimini tercih
ediyorum. Bunların her biri farklı bir rejime atıf yapar. AKP ve Erdoğan’ın
siyaset yapma ve idare tarzı sürekli değişmiş, başta demokratik yan ön
plandayken önce otoriterliğe, giderek diktatörleşmeye ve imparatorlaşmaya
evrilmiştir.
Fakat AKP ve Erdoğan, bütün bu değişimler içerisinde bir halk hareketi ve bir
halk önderi karakterini muhafaza etmiştir. Bu durumda, bu farklı rejimleri
birbirinden bağımsız olgular olarak değil, popülizmin metamorfozu olarak
görebilir miyiz?
Devam eden bölümde, alanında kabul görmüş dört popülizm
teorisini bu bakımdan sınamaya; bunların açıklama potansiyellerini göstermeye
çalışacağım. Bunlardan ilk ikisi yapısal/post-yapısal, diğer ikisi ise
olgusal-deskriptif karakterde teorilerdir.
Popülizm Teorileri
Gino Germani: Popülizmin Sosyolojisi
Germani, popülizme tanım getirmekten çok onu ortaya çıkaran
koşulları anlamaya çalışır. Tezleri, AKP-Erdoğan hareketi tabanının siyasal
davranışları da dâhil olmak üzere, sosyolojik özelliklerini açıklayıcı önemli
önermeler barındırır.
Popülizm, ona göre modern toplumun eşitsiz ve dengesiz (senkronik olmayan)
gelişiminin ürünüdür. Eşitsiz ve dengesiz gelişim nedeniyle modern toplum
sürekli bir içsel gerilim içindedir. Bu gerilim, sürekli ayrışan, farklılaşan
toplumla, onsuz toplumun varlığını sürdüremeyeceği merkezi ve kuralcı bir
çekirdeği muhafaza etme zorunluluğu arasında yaşanır (Germani, 1978, s. 7). Bu
gerilim entegrasyon zorunluluğu doğurur. Kendi deyimiyle “Ulusal Popülizmler”,
geri ya da geç kapitalistleşmiş ülkelerde ortaya çıkan “aykırı” entegrasyon
biçimleridir.
Entegre toplum, normatif yapının farklı bileşenleri —yani
normlar, statüler ve roller— arasında uyumun olduğu toplumdur. Böyle bir
toplumda popülizmi ortaya çıkaran koşullar oluşmaz. Zira beklentiler, roller ve
tutumlar, normatif yapının talep ettiği ve öngördüğü şekilde
içselleştirilmiştir; bunlarla normatif çerçeve arasında yeterli düzeyde
karşılıklı bir örtüşme söz konusudur. Davranışlar, saydığımız koşulların
öngörüleri, beklentileri ve tanımlarıyla uygunluk içerisindedir (s. 16).
Germani’ye göre normatif ve psikososyal düzeylerdeki uyum ve
örtüşme, ancak sosyal yapının bütün parçaları birlikte ve aynı yönde değişirse
sağlanabilir/muhafaza edilebilir. Kural olarak her sosyal değişim uyumu bozar
ve toplumda belirli bir dağılmaya (desentegrasyon) yol açar. Desentegrasyon,
farklı alanların minimum düzeyde dahi uyum veya örtüşme yakalayamaması
durumudur (s. 17). Bunları sağlamış/sağlayan toplumları Germani “normal
seyrinde gelişmiş” toplumlar olarak tasnif eder. Entegre toplum ideal bir durumdur;
her toplum belirli derecede dağılma, yani entegrasyon eksikliği gösterir. Kimi
şartlar ve dönemlerde bu eksiklik yoğunlaşır.
Germani, entegrasyon bakımından İngiltere gibi erken
kapitalistleşmiş ülkelerle sonradan kapitalistleşen ülkeler arasında ayrım
yapar. İlk kapitalistleşen ülkelerde kırsal yapıların çözülmesi ve buna bağlı
olarak şehirlere göç yavaş olmuştur. Geleneksel yapılardan kopup şehirlerin
yeni işçi sınıfını oluşturan kitleler, yeni mekânlarında yeni durumlarına uygun
alışkanlıklar, düşünce biçimleri, beklentiler, kişilik ve davranış kalıpları
geliştirmek için yeterli zaman bulmuşlardır. Tüketim alışkanlıkları, bir ölçüde
hâlâ muhafaza ettikleri kanaatkârlık (asketizm) nedeniyle, ülkedeki imkânları
zorlamayacak derecede yavaş değişmiştir; imkânlardaki iyileşme ile
beklentilerdeki artış dengeli yürümüştür.
Öte yandan bu yavaş ilerleme içerisinde, sınıf çıkarlarını
savunacak sendika ve parti türü örgütlenmeleri inşa edecek zaman bulmuşlardır.
Bu örgütler işçi sınıfının çıkarlarını mevcut normatif çerçeve içinde dile
getirmiş; bunu yaparken de bu normları düzenleyen liberal değerleri
içselleştirmişlerdir. Çıkar mücadeleleri radikalleştiğinde bile devrimci
hedefler peşine düşmemişlerdir. Özetle farklı alanlardaki gelişmeler belli bir
denge ve uyum sağlayacak şekilde yaşanmıştır.
Sonradan kapitalistleşen ülkelerde ise gelişim farklı bir
seyir izler. Bu ülkelerde daha önce durağanlıkları, pasiflikleriyle —daha
doğrusu oturmuş normlara ve bunlarla şekillenmiş beklentilere düzenli ve üst
düzey uyumlarıyla— karakterize olan gruplar; ekonomik (sanayileşme, sektörel
değişim, örneğin tarım yerine hayvancılığa geçiş, teknolojik gelişmeler, büyük
ekonomik krizler vb.), katastrofik (doğal felaketler, kuraklık, açlık vb.) veya
politik (savaş, iç savaş vb.) nedenlerle aniden coğrafi olarak yer
değiştirebilir, toplumsal durumları hızla değişebilir ya da bu ikisi birlikte
yaşanabilir. Bu değişim, bu kesimleri hareketlendirir; yeni mekân ve
konumlarında toplumsal ve siyasal hayata aktif katılım arayışı içine sokar (s.
33). Bir “yükselen beklentiler devrimi” yaşanır. Bu kitleler hem sosyal hem
politik anlamda hareketlenirler. Bu değişimle birlikte toplumun o ana kadar
sergilediği uyum sona erer ve hareketlenmiş kesimlerin entegrasyonu zorlayıcı
bir baskıya dönüşür.
Uyum ve entegrasyon Germani’ye göre yalnızca iktidar
merkeziyle kitleler arasında yukarıdan aşağıya doğru organize edilen tek
boyutlu bir süreç değildir. Alt sınıfların da kendilerine aktif biçimde daha
iyi şartlar ve yaşam tarzı aradıkları, interaktif ve karşılıklı bir süreçtir.
Örneğin vasıfsız işçilikten nitelikli mesleklere geçme, çocuklarının doktor,
mühendis, avukat vb. olmasıyla sınıf atlama, yaşam standardının yükselmesi,
tüketim alışkanlıklarının ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi, ekonomik büyüme
ve siyasal karar süreçlerine katılım gibi faktörler hareketlenen kesimlerin
topluma entegrasyonunu sağlar. Bunlar gerçekleştiğinde gerilim ve çatışma
potansiyeli azalır (s. 115). Buna karşılık istek, tutum, motivasyon ve buna
karşılık gelen davranışlardaki uyumsuzluk arttığında çatışma ve gerilimler
ortaya çıkar.
Germani, geç kapitalistleşen ülkelerde ortaya çıkan
popülizmlerin tabanını bu şekilde hareketlenmiş kitlelerin oluşturduğunu söyler
ve bunu bir işçi biyografisi üzerinden somutlaştırır. Örneğin, kırsal kesimden
gelen bir yeni göçmen, endüstri işçisi hâline gelebilir ve henüz yeterli üretim
düzeyine ulaşmamış bir ülkede gelişmiş ülkelere özgü bir tüketim tarzı
benimseyebilir (s. 37). Bu durumda tüketim arzusu yeterli tatmin imkânı
bulamayacaktır. Öte yandan, kültürel ve siyasi katılım bakımından eski durumunu
tanımlayan geleneksel ataerkil yönelimini sürdürebilir. Bu durumda şirket,
sendika veya siyasi partilerle ilişkisi, gelişmiş parti sistemine sahip bir
sanayi toplumunda olması beklenenden farklı olacaktır (s. 36).
Sınıf örgütlenmelerinin dışında, onlara mesafeli
durabilecektir. Sınıf örgütlenmeleri aracılığıyla entegre edilemediklerinde,
kentlere yığılmış bu kitlelere “aykırı entegrasyon” peşindeki siyasi hareketler
hitap şansı bulurlar (s. 31). Germani, İtalyan ve Alman faşizmi ile Latin
Amerika popülizmlerinin gerisinde bu tür bir sosyolojinin yattığını söyler:
Popülizm, entegrasyon kapasitesinin toplumsal hareketliliğin gerisinde
kalmasının ürünüdür (s. 114).
Yeni sosyal yapı, beklentileri karşılayacak olgunluğa henüz
ulaşmadan; hareketlenmiş kitlelerin siyasi aktivizmini kanalize edecek işçi
sınıfı parti ve örgütlenmeleri ortaya çıkmadan ya da bu hareketlenmenin tek
doğal kanalı hâline gelmeden çok hızlı yapısal değişimler ve/veya travmatik olaylar
yaşanabilir. Bu da büyük kitleleri coğrafi ve toplumsal yerlerinden koparır,
başka bölgelere savurur, sosyal ve ekonomik arayışlara sürükler ve bu
kesimlerin siyasal hareketlenmesine yol açar. Bu şartlarda, geleneksel
kalıplardan uzaklaşma oranındaki artış, toplumdaki mevcut ve yaratılabilecek
entegrasyon imkânlarını çok aşan bir siyasi mobilizasyona yol açar. Bu
kesimlerin katılım yoluyla entegrasyonunu mümkün kılacak kurumsal kanallar ya
henüz mevcut değildir ya da bunları emecek kapasiteden uzaktır (s. 102).
Popülizm, sosyal modernizasyonun düşük olduğu, temsili demokrasinin belirli bir
istikrar düzeyine ulaşamadığı ülkelerde ortaya çıkar.
AKP-Erdoğan popülizmi, bilindiği gibi 1980’li ve 1990’lı
yıllarda kırsal nüfusun şehirlere yoğun göçü sonrasında ortaya çıkmıştır.
Ortaya çıktığı sosyolojik ortam, Germani’nin önermeleriyle büyük ölçüde
örtüşür; bu tezlerde analitik bir açıklama bulur.
Siyasal davranış konusundaki önermeleri de bu tabanın
liberal özgürlüklere ilgisiz tutumunu açıklar niteliktedir. Germani, geleneksel
toplumlarda otoriterliğin önemli bir unsur olduğunu belirtir. Buralarda
yaşayanların çoğunluğu, siyasi süreçlerin dışında ve pasiftir. Bunun gerisinde
yasalarla ya da zor yoluyla dışlanmaları değil, zihniyetlerinin, özlemlerinin
ve beklentilerinin geleneksel pasif aidiyete —yani yaşadıkları yapının olanak
ve koşullarına uyum sağlamış olmalarına— dayanması yatar (s. 106).
Kentsel sanayi toplumuna geçiş ani olduğunda, bu otoriterlik
ve siyasal pasiflik şehirlere taşınır. Şehir şartlarında kendine özgü, liberal
olmayan farklı bir özgürlük anlayışı geliştirirler. Bu kesimler kentlerin yeni
alt (işçi) sınıflarını oluşturur. Germani, Latin Amerika ülkelerinde işçi
sınıfının “eski” ve “yeni” şeklinde bölünmüş bir yapı sergilediğini belirtir.
Eski işçiler, eğitimli, kalifiye işlerde çalışan; kökenleri
itibarıyla ağırlıkla Avrupa ülkelerinden göç etmiş, bu nedenle işçi sınıfı
ideolojileriyle tanışık, komünist veya sosyalist partilerde örgütlü, liberal ve
enternasyonalist değerlere bağlı bir “işçi aristokrasisi” oluştururlar. Buna
karşılık şehirlere yeni akın etmiş devasa kitleler; yerel geleneksel yapılardan
gelen, eğitimsiz, düzenli bir işi olmayan, kent hayatının birçok alanında
yetersiz koşullarda yaşayan, tüketime ve siyasete ortak olma konusunda yoğun
istek sahibi, liberal değerlere mesafeli hatta tepkili, milliyetçi ve otoriter
eğilimli insanlardır. Bu nedenle popülist elitlerin tutum ve motivasyonlarına,
onlar tarafından hareketlendirilmeye son derece elverişlidirler. Popülist
elitlerin otoriter hedefleriyle alt sınıfların geleneksel otoriter eğilimleri
örtüşür; elitler bu kitleleri kolaylıkla kendi hedeflerine kanalize edebilirler
(s. 93).
Popülizm bu temelde, liberal olmayan farklı türde bir
özgürleşme ortaya çıkarır. Örneğin Peronizm, popüler tabandan destek elde etmek
için onlara çeşitli katılım kanalları ve durumlarını iyileştirme imkânları
açmıştır. Bu yönüyle Avrupa faşizminden ayrılır. Ancak bu katılım, liberal
özgürlükler ve mekanizmalardan farklıdır. Özgürlük, kişinin günlük yaşam dünyasında
daha önce sahip olmadığı somut imkân ve alt düzey karar alma süreçlerine
katılma olarak doğrudan kişisel deneyimler şeklinde cisimleşir.
Örneğin grev yapabilmesi, yani patronla doğrudan pazarlığa
oturabilmesi; sendikasının temsilcisini seçebilmesi; kişilerarası davranış
kalıplarının değişmesi sonucu Latin Amerika’da hâlâ çok yaygın olan efendi–köle
ilişkilerinin eşit insanlar arası ilişkiye dönüşmesi; bu yoldan yöneticileriyle
yüz yüze ve eşit göz hizasında konuşabilir duruma gelmesi vb. bu türden özgürleşme
deneyimleridir (s. 117). Germani, popülist liderlere ve onların otoriter,
diktatoryal yöntemlerine bağlılığın bir nedenini burada görür.
Düşünce özgürlüğü sınırlandırıldığında entelektüel bundan
büyük zarar görür; bu onun için somut bir özgürlüktür. Ancak köylüler ve
işçiler için durum farklıdır. Onlar için ifade özgürlüğünün sınırlandırılması,
günlük yaşamlarında deneyimledikleri somut özgürlüklerle bir arada var olabilir
ve bundan etkilenmezler (s. 118). Bu durum, liberal değerlerin gelişmediği toplum
kesimlerinin otoriter bir rejimde özgürlüğü algılayış ve yaşayış tarzıdır;
Peron popülizminin temel dayanaklarından birini oluşturur.
Germani’nin anlattıkları, AKP-Erdoğan popülizminin tabanının
özgürlüklere yaklaşımını da yansıtır. 1980’li ve 1990’lı yıllardaki yoğun ve
hızlı göç sonucu şehirlere dolan bu insanların, AKP iktidarında sosyal ve
kamusal hayata katılım konusunda ne tür yeni imkânlara kavuştuklarını ilk
bölümde listelemiştim. Dahası, kendilerini toplumun yeni efendisi olarak
algılayabilecekleri bir ortam da ortaya çıkmıştır. Örneğin, en alt memurluktan
yargı, polis, üst düzey bürokrasi hatta bakanlıklara kadar bütün idari makamlar
bu insanların kendileri, çocukları ya da köylüleri, hemşehrileri vb. yani
“bizden” diyebilecekleri (ve kolayca ilişki kurup işlerini
hallettirebilecekleri) insanlarla doldurulmuştur. Bir başka deyişle bu insanlar
günlük yaşamlarında iktidar olduklarını da benzer şekilde deneyimlemişlerdir.
Bunlar, AKP tabanının deneyimlediği yeni somut imkân ve özgürlüklerdir.
AKP tabanı, bireysel özgürlükler budandığında, hukuk
çiğnendiğinde esas olarak bu somut özgürlüklerine bakmış; otoriterleşme ve
diktatörleşmeden, sistematik adaletsizliklerden etkilenmemiştir. Bir hasta
yakınının ünlü “Bu iktidarla doktor dövme özgürlüğümüz bile var!” ifadesi,
gerekli özeti yapar niteliktedir. Bu kesimlerde özgürlük talebi, bu yeni imkân
ve özgürlüklerin son yıllarda ortadan kalkmasıyla birlikte başlamıştır.
Toparlayacak olursak Germani, AKP-Erdoğan hareketinin
dayandığı tabanın sosyolojisi konusunda son derece açıklayıcı önermeler yapar.
Ancak sürecin inşasında örgütleyici elitlerin rolü ve performansı konusuna
yalnızca dolaylı ve yapısal belirleyicilik düzeyinde değinir.
Ernesto Laclau: Siyaset yapma mantığı olarak
popülizm
Laclau’nun popülizm üzerine görüşlerini erken ve olgun dönem
şeklinde ayırmamız gerekiyor. Her ne kadar aynı tezler işlense de bunlar bu iki
dönemde farklı teorik zeminlerde ele alınır. Erken dönemi, henüz Althusser
okuluna bağlı bir Marksist olduğu dönemdir. Olgun döneminde ise düşüncelerini
post-yapısalcı zeminde geliştirir.
Her iki döneminde de Germani’nin Laclau üzerindeki etkisi gözden kaçmaz. Bir
bakıma onun sosyolojik terimlerle çizdiği tabloyu politik ve ideolojik
terimlerle yorumlar. Analizinde antagonizma kavramı merkezi roldedir İlk
döneminde antagonizmanın iki farklı düzeyde ortaya çıktığını savunur. (Laclau
1985, s. 113). Bunlardan ilki üretim ilişkileri düzeyidir. Örneğin kapitalist
üretim ilişkilerinde emek-sermaye ilişkisi. Farklı üretim tarzlarının eklemlenmesi
olarak tanımladığı toplumsal formasyon düzeyindeki çelişki ve antagonizmalar
bundan farklı karakterdedir. Örneğin, kapitalist ve feodal üretim tarzlarının
eklemlendiği ve feodal toprak sahipleri sınıfının egemen iktidar blokunda
hegemonik sınıf olduğu bir toplumsal formasyonda “sömürülenler (egemen
fraksiyonun üretim tarzı düzeyinde doğrudan sömürdüğü) salt köylüler değil, bir
bütün olarak ezilen kesimlerdir: küçük burjuvazi, şehirli işçiler, hatta belki
burjuvazinin bir bölümü vb.” Sınıflar bu durumda da mücadele içindedirler.
Ancak saf sınıflar olarak karşı karşıya gelmezler. Toplumsal formasyon
düzeyinde bir egemen sınıf ya da sınıflar blokunun karşısında bir başka
sınıflar bloku bulunur. Üretim tarzı düzeyindeki birinci çelişki ideolojik
düzeyde ajanların sınıf olarak
isimlendirilmesi ile ifade edilirken, ikinci çelişkide aktörler egemen sınıflar
ve halk olarak adlandırılır.
Bu ikinci alandaki çelişki ve mücadele popüler gelenekler üretir ki Laclau
bunları “popüler adlandırmalar” olarak isimlendiriyor. Bunlar halkın asırlar
boyunca zulme karşı direnişinin, devlete karşı mücadelelerinin, özetle “halkın
mücadele geleneğinin” ideolojik billurlaşmalarıdır (s. 181). Tarihsel
deneylerin kalıntılarıdır. Sınıf ideolojilerinden daha eskiye dayanırlar ve
daha uzun ömürlüdürler. Toplumsal yapının kendisinden daha sağlam ve daha
dayanıklı bir anlam yapısı oluştururlar. Laclau’ya göre, popüler demokratik
adlandırmalar alanında sınıf mücadelesi bir eklemleme ve hegemonya mücadelesi
şeklinde sürer. Zira bu mücadelede ortaya çıkmış değer, sembol, isim, kahraman
vb. gibi popüler adlandırmaların zorunlu sınıfsal aidiyetleri yoktur. Sınıfsal
karakterleri eklemlendikleri söylemin özgül
eklemleme ilkesi tarafından belirlenir. Ve Marksist döneminde Laclau’ya
göre bu eklemleme ilkesi ancak bir sınıfsal unsur olabilir (s. 174). Popüler
adlandırmalar hangi sınıfsal unsura eklemleniyorlarsa ideoloji o sınıfın
karakterini edinir.
Bu noktada Laclau popülizmi şöyle tanımlar:
“Tezimiz o ki: Popülizm, popüler
demokratik adlandırmaların, egemen ideoloji karşısına yapay antagonist bir
bütün olarak ortaya sürülüşüdür.” (Laclau 1985, s. 187)
Bu tezi somutlaştırmak amacıyla “Egemen bir toprak sahipleri
kesiminin yerli köylü topluluklarını sömürdüğü yarı-sömürge bir toplumsal
formasyonu düşünelim” der. Egemen blokun ideolojisi liberal ve Avrupacıdır.
Sömürülen köylülük buna Avrupacılık karşıtı, yerlici ve cemaat ideolojisi ile
karşı çıkar. Zira bu köylü kökenli ideoloji iktidar blokuna muhalif yegâne
mevcut ideoloji durumundadır. Laclau’ya göre bu toplumda işçi ve orta
sınıflarda ortaya çıkan bir kent muhalefeti toprak sahibi kesimin iktidar
tekeline meydan okuduğunda, siyasi muhalefetlerini tutarlı ve sistematik hale
getirmek için bu köylü grupların simge ve değerlerine başvurur. Çünkü bu değer
ve simgeler, mevcut durumda iktidar bloğuyla radikal bir yüzleşmeyi ifade eden
yegâne ideolojik hammaddeleri oluştururlar. Ancak bu simge ve değerler
şehirlerde yeniden formüle edilirken dönüşüme uğrar. Tekil bir toplumsal tabana
atıf yapmayı bırakıp halk/iktidar bloku çelişkisinin (genel) ideolojik
ifadeleri haline gelirler (Laclau 1985, s. 186). Laclau’ya göre bu, bir
popülist hareketin doğuş anıdır. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda popülizm
böyle ortaya çıkmıştır (s. 195).
Özetle, Laclau’ya göre popülizm, popüler-demokratik ögelerin egemen blok
ideolojisine karşı bir bütün halinde antagonistik seçenek olarak ortaya
çıkmasıdır. Ancak bu, popülizmlerin mutlaka devrimci olacağı anlamı taşımaz.
Egemen sınıflar içinde hegemon olmak isteyen yeni bir fraksiyon da popülist bir
hareket geliştirebilir. Bunun için iktidar bloğunun bir kriz yaşaması ve söz
konusu kesimin hegemonya heveslisi olması yeterlidir (s. 188).
Bu teori, her ne kadar Laclau onun bu yanını öne çıkarmamış ve bu doğrultuda
geliştirmemiş olsa da, Erdoğan’ın muhafazakâr değerlere müracaatla kitleleri
istediği doğrultuda ve çok oynak şekilde şekillendirebildiği popülist
söylevlerinin etki gücünün neye dayandığını anlamada bize bir açılım sunar. Hem
değer ve imgelerin anlamı konusunda söyledikleri hem de kullandığı “eklemleme”
kavramı bu bakımdan önümüze geniş bir alan açar. Ancak gene bu kavramlarla
geliştirilmesi mümkün psikolojik boyut eksik kalır. Kitle psikolojisinin
kurucusu Gustav Le Bon sözcüklerin gücünden bahsediyordu. Klasik popülizmin
teorisyenlerinden Kenneth Minogue da popülizmin sistematik ideolojilere değil
retoriğe dayandığını, zira insanların akıllarından ziyade duygularını harekete
geçirdiğini söylüyordu (Minogue 1969). Eğer Laclau’nun popülizmi dayandırdığı
popüler adlandırmalar halk nezdinde manevi, itibari değeri yüksek, onların
duygu dünyalarını etkileme gücüne sahip imge, değer, sembol, kahraman ve
anlatılar vb. iseler, bunların söylevlerde farklı kombinasyonlar şeklinde
eklemlenmeleri hitap edilen kesimlerin duygularını amaçlanan bir doğrultuda
harekete geçirebilir. Erdoğan’ın 2000’lerden bu yana söylev performansı buna
müstesna bir örnektir. Ancak ifade ettiğimiz gibi Laclau eklemleme tezini
“duygu üretimi” alanında geliştirmeyi ne erken ne de olgun döneminde ciddi
şekilde denememiştir.
Laclau olgun döneminde Althusserci zemini terk eder. Eski
tezlerini, kurucu unsurları Wittgenstein ve Saussure’un dil teorileri, Freud ve
Lacan’ın psikoanalizi ve Derrida’nın post-yapısalcı felsefesi olan bir zeminde
yeniden tanımlar. Bu zemin değişikliğinde en radikal değişimi antagonizma
kavramı geçirir; sınıfsal unsurlara tanınan ayrıcalık tamamıyla ortadan kalkar.
Yeni yaklaşımına göre toplum, kendi içinde anlamsal bütünsellik/sistematiklik
sergileyen kapalı bir yapı değildir. Laclau toplum yerine “sosyal (olan)”
nitelemesini kullanır. Sosyal olarak adlandırdığı olgular, eski mücadelelerin
kalıntıları, tortuları olan toplumsal kurum ve pratiklerdir: geçerli
yasal/anayasal kurallar, etik-ahlaki çerçeve, değerler, gelenekler,
alışkanlıklar, düşünme kalıpları, kimlikler, imgeler, semboller vb. Bunlar
arasında kendiliğinden bir sistematiklik, bütünsellik (rasyonel, fonksiyonel)
mevcut değildir. Fakat bunlar gene de iyi kötü bir bütünsellik sergiliyorlarsa,
bu, hegemonik söylemsel eklemlemenin etkisi/ürünüdür. Siyasal olarak
sağlanmıştır. Laclau bu durumu, toplumun hegemonik söylemsel eklemlenmeyle inşa
edilmesi olarak ifade ediyor. Biz her zaman böyle bir hegemonik ortamın içine
doğarız ve bu hegemonik kurgunun etkisi altında yaşarız. Bu temelde de bu
unsurların o hegemonik ortamdaki somut içeriklerini doğal anlamları, doğal
durumları olarak algılarız. Anlam ve toplum “politik” olarak inşa edilir. Sabit
içerikler politik/hegemonik süreçlerin etkileri, kalıntıları, tortularıdır ve
bu sabitlik geçicidir. Hegemonik eklemleme sarsıldığında, krize girdiğinde bu
bağ zayıflar; hegemonya ne kadar güçlüyse biz bu ortamı o kadar doğal ve
itirazsız yaşarız.
Ancak hegemonik söylemsel yapı, eklemlediği unsurların anlamlarını ne kadar
sabitlerse sabitlesin, bunlar fiili veya potansiyel olarak bir anlam fazlası
taşırlar. Her unsur, her şeye rağmen gene de başka türlü de anlaşılabilir,
başka türlü de yorumlanabilir. Hegemonik söylem bu anlam fazlasını emmeye, yok
etmeye çalışır. Bunun için bu anlam fazlasını ötekileştirir; anlamsızlık ya da
toplum dışılık/toplum bozuculuk alanına iter, itibarsızlaştırarak halletmeye
çalışır. Fakat bu işlem esnasında ötekileştirilenler, hegemonik söylem
bakımından kurucu bir işlev üstlenirler. Hegemonik söylem herhangi bir nihai
temele dayanmadığından, kendini ancak bu anlamsızlığın (kaosun, toplum
olmamanın vb.) karşıtı olarak kurabilir (meşrulaştırabilir). Laclau bu nedenle
toplumun nihai bir temeli olmadığını; dayandığı temelin retorik karakterde,
retorikle sağlanmış ikame bir temel olduğunu söylüyor. Anlamsızlık/kaos, anlam
ve düzenin/toplumun ötekisi olduğu kadar, onu mümkün kılan/ayakta tutan bir rol
de üstlenir. Hegemonik yapı, bunları becerebildiği ölçüde ve sürece toplum
görece istikrarını muhafaza eder. Beceremediğinde ise hegemonik yapı ile
entegre edemedikleri arasında bir yarık oluşmaya başlar. Böyle bir yarığın
oluşması, Laclau’ya göre antagonizmanın ortaya çıkış anıdır (Laclau and Mouffe
2001, s. 125; Laclau 2005, s. 86). Eğer toplum dediğimiz entite hegemonik
söylemsel yapı ise, antagonizma toplumun aksamalarını ifade eder; onun sınırını
gösterir.
Laclau, toplumsal alanda ortaya çıkan ve entegre edilemeyen
her sorunun bir antagonist gelişime yol açabileceğini söylüyor. Örneğin, aşırı
sanayileşme hava kirliliğine, global ısınmaya vb. yol açarak insanların doğal
yaşamlarını devam ettirmelerini imkânsız kılabilir. Ya da aşırı şehirleşme,
betonlaşma yeşil alanları yok ederek, gene buralarda yaşayanların doğal yaşam
imkânlarını ortadan kaldırabilir. Kanunen eşit vatandaş olmalarına rağmen
toplumda yayılan bir ırkçı trend, siyahların, Asyalıların, Latin Amerikalıların
veya genel olarak yabancıların hayatlarını tehdit edebilir. Geleneksel rolleri,
kadınların meslek alanında erkeklerle eşit düzeye ulaşmalarını ya da
muhafazakâr değerler, kadınların özgürlüklerini yaşamalarını engelleyebilir vb.
Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu durumların her biri bir antagonizmanın ortaya
çıkış noktası olabilir. Bu durum aynı zamanda toplumda birden fazla antagonizma
olabileceğini de ima eder. Bu nedenle farklı sosyal hareketler ortaya çıkmıştır
ve bunlar arasında zorunlu bir bağ bulunmaz.
Hegemonik düzen, bu tür antagonizmaları tekil problemler
olarak eklemlemeye çalışır. Bunu beceremediğinde, “doyurulmamış/karşılanmamış
talepler” temelinde bir grup oluşturma alanı doğar. Karşılanmamış talepler
kendi başlarına bir grup yapısı ortaya çıkarmazlar; sadece bunun zeminini
oluştururlar. Popülist süreç, bu talepler zemininde bir karşı grubun/cephenin
inşa edilişidir ki Laclau bunu “Halk”ın inşası olarak niteliyor. Ve bunun üç
koşulu ya da evresi olduğunu söylüyor (Laclau 2005, s. 74).
İlk koşul, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, karşılanmamış
talepler temelinde toplumda bir yarılmanın oluşmasıdır. İkinci koşul, günlük
hayatta sıkça tanık olduğumuz ancak alışık kavramlarımızın anlamlandırma ve
ifade etmede yetersiz kaldığı bir durumdur. Karşılanmamış talepler nitelik ve
içerik bakımından heterojen karaktere sahiptir. Aralarında da zorunlu bir bağ
yoktur. Ancak hepsi, çözümleri için mevcut düzenden bir beklentiyi ifade
ettikleri ölçüde aralarında bir ortaklık doğar. Talepler sistematik şekilde
karşılanmadığında, bunlar ortak şekilde düzendeki aksaklığın da eşdeğer
gösterenlerine dönüşürler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar. Laclau bu karmaşık
durumu şöyle açıklıyor: Doyurulmamış talepler bir yanlarıyla kendi tekil
içeriklerini ifade ederler. Ancak sistematik olarak karşılanmadıklarında maruz
kaldıkları dışlanmanın da gösterenleri hâline gelirler. Örneğin, evimin
önündeki sokakta emniyete alınmamış bir çukur oluştuğunda, bu bende önce
yarattığı tehlike ve yol açtığı çamurdan kurtulma doğrultusunda bir somut istek
ve talebe yol açar. Bu talebi yetkili kişi ve mercilere defaatle iletmeme
rağmen herhangi bir girişim yapılmadığında, sorunun her dile getirilişi artık
yetkililerin ilgisizliğini, vurdumduymazlığını, kurumsal aksaklığı, düzendeki
bozukluğu da ifade eder hâle gelir. Sorundan her bahsedildiğinde artık somut
içerik yanında bunlar da anlaşılır. Eğer etrafımda eğitim, sağlık, iş ya da çevre
sorunları vb. gibi başka alanlarda da sistematik şekilde karşılanmayan sorun ve
talepler varsa, bunların hepsi aynı ilgisizliğin ve düzen bozukluğunun
ifadeleri hâline gelirler. Laclau’nun terimleriyle, tekil somut içerikleri
yanında hepsi aynı vurdumduymazlığın, kurumsal aksamanın işaretleri olarak
eşdeğerleşirler ve bir eşdeğerler zinciri oluştururlar.
Böyle bir durum ortaya çıktığında, Laclau’ya göre, talep
sahiplerinin ve siyasal aktörlerin önünde iki muhtemel yol, iki farklı mantığa
göre politika yapma imkânı bulunur. Bunlardan birincisi, talepleri gene de
tekil içerikleriyle gündeme getirip onları tekil olarak toplumsal, kurumsal
işleyişe kabul ettirmeye, dahil etmeye/ettirmeye çalışmaktır. Laclau bu siyaset
tarzına fark mantığı ile politika
yapmak diyor.
İkinci ihtimal ise, bu eşdeğer talepler zinciri temelinde
bir muhalif grup inşa etmek, hegemonik işleyişin karşısına bir blok güç olarak
çıkmaktır. Laclau popülizmi, bu tarz eşdeğerleşmiş
talepler üzerinden grup inşası şeklinde
siyaset yapma mantığı olarak tanımlıyor. Bu süreç, ona göre aynı zamanda
hegemonik işleyişin karşısında “halk”ın politik inşasıdır.
Laclau’nun bu inşanın nasıl tesis edildiğine ilişkin
düşünceleri ve ortaya attığı kavramlar da son derece ilginç ve alışılmış
dışıdır. Ve popülist oluşumun üçüncü koşulunu/evresini oluştururlar. Üçüncü
evrede eşdeğer talepler (ve kimlikler) arasında anlam birliği tesis edilir.
Zira ikinci evrede kalmış bir eşdeğerler zincirinde talepler ve bu taleplerin
taşıyıcıları arasında bir yakınlaşma olsa da, bunların her biri sorunun
kaynağını ve çözümünü farklı yerlerde görüyor olabilirler. Halkın ya da geniş
blokun inşası, bunların hem kendi aidiyetlerini hem de düşmanı ortak pozitif
terimlerle tanımlamaları ile tamamlanır.
Eşdeğerler zincirindeki talepler heterojen karakterde, yer
yer birbirlerini dışlayan taleplerdir. Dolayısıyla hiçbir talep diğerlerinin
çözümünü kavramında içermez. Alt alta toplanmalarıyla da aralarında bir anlam
birliği yaratılamaz. Laclau, bu anlam birliğinin içlerinden birinin (ya da bu
talebin bağlaşığı bir unsurun) bütünselliğin temsilcisi konumuna yükselmesiyle
sağlanabileceğini söylüyor. Ancak bu, rasyonel karakterde değil, bir bayrağın
birçok unsuru temsil etmesi gibi sembolik
karakterde bir temsil ilişkisidir. Temsil gerçekleştiğinde bu unsur diğer
taleplerin dayanağı ve gerçekleşme ufku hâline gelir. Laclau’ya göre bu rolü
bir talep, bir kişi, değer, sembol vb. üstlenebilir. Anlaşılır ifadelerle,
popülist oluşum, bir kişinin (lider), bir talebin veya bir değerin/imgenin vb.
diğer taleplerin gerçekleşme ufku (ya da umudu) hâline gelmesi sürecidir. Bu
gerçekleştiğinde bu unsur grup yapısının temeli/dayanağı hâline gelir. Grup
artık varlığını onun sayesinde kazanır, onun sayesinde ayakta kalır.
Laclau, grup inşasında söz konusu unsura radikal bir yatırım yapıldığını söylüyor. Radikaldir,
zira bu unsur karakter olarak kendisinden farklı, hiçbir şekilde kavramında
içermediği unsurların temsilcisi durumuna yükselmiştir. Yatırımdır, zira temsil rasyonel kavramsal-mantıksal türetmenin ürünü
değildir. Laclau’ya göre bu temsil duygulanım (affective) temelinde kurulur.
Grup bağı, libidinal (duygusal) bir bağdır.
Bu temsil ilişkisi nasıl sağlanır? Laclau, bir unsurun
heterojen bir talepler zincirinin temsilcisi olabilmesi için kendisini mevcut
somut içeriğinden ayrıştırması, bir “boş gösteren”e dönüştürmesi gerektiğini
söylüyor. Somut içeriğine bağlı bir unsur, sadece kendisini temsil eder. Bunu
becerebildiği ölçüde başka içerikleri de temsil edebilme yeteneği kazanır. Bu
temsili gerçekleştirdiğinde anlamlandırma süreci tamamlanır. Grup, kendi
birliğini tesis ederken ortak düşmanı da belirler. Cepheleşme ideolojik ve
politik olarak tamamlanır. Bu adımla ortaya farklı bir hegemonik proje de
çıkar. Mevcut hegemonik yapı, kriz yaşadığı ve eklemlediği unsurlarla bağı
zayıfladığı ölçüde, bunlar da alternatif projeye eklemlenmeye müsait hâle
gelirler.
Laclau’ya göre popülizm, bu tarz bir “siyaset yapma
mantığı”dır. Doyurulmamış talepler temelinde bir toplumsal yarık oluştuğunda bunlar
üzerinden hemen bir grup, bir halk inşası çabası da başlar. Popülizm, bu
temelde bir hegemonik inşa faaliyetidir; siyasetin özüdür.
Laclau’nun “popülist akıl” teorisi, siyasallaşmayı
doyurulmamış taleplerin eşdeğerleşmesi üzerinden okuyarak, sosyolojik olanın
hangi adımlar üzerinden nasıl politikleştiği üzerine son derece ufuk açıcı bir
önerme sunuyor. Gönül isterdi ki Laclau, analizini karşılanamayan sosyal
taleplerle sınırlamayıp hâkim gücün ötekileştirmelerini, baskılarını, ideolojik,
politik dışlamalarını da dahil etsin. Bu durumda sosyal yarılmanın paralel bir
politik yarılma ile ele ele yürüdüğü görülebilir ve aralarında baştan itibaren
oluşan/kurulan ilişki tespit edilebilirdi. Zira AKP’nin ilk ortaya çıkışı,
doyurulmamış sosyal talepler kadar, hatta belki de ondan daha çok, laik
hegemonik güçlerin dindarlığı ötekileştirmesi, yasaklaması ile alakalıdır. Ve popülist
gelişimi karşılanmamış sosyal taleplerden çok siyasal dışlamanın yol açtığı
tepkilere dayanır. Aslında Laclau buna dayanak yapılabilecek birçok anlatı ve
önermeye yer verir, ancak sistematik analizine dahil etmez. Fakat bu hâliyle
bile Laclau’nun önerisi, politikleşme süreçlerini anlamada—popülizm üzerine
olmayanlar da dâhil—diğer teorilerden daha iyi bir zemin sunar.
Temsilin rasyonel değil, sembolik karakter taşıdığı; bunun
olabilmesi için temsilci unsurun kendisini boş gösterene dönüştürmesi, bu
yaklaşımın bir yanıyla kafa açıcı, diğer yanıyla problemli bir önermesidir.
Örneğin AKP’nin popülizm serüveni, Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkardık!”
ifadesi ile başlamıştır. Bu, kendini somut/tekil içeriğinden ayırıp “boş
gösterene” dönüştürme, bunun üzerinden de heterojen unsurları temsile müsait
duruma sokma hamlesidir. Peşinden Erdoğan, içinden geldikleri Milli Görüş ve
siyasal İslami düşünceye son derece aykırı imge, değer ve sembolleri söylemine
dahil etmiş; en parlak örneğini 2010 referandumunda gördüğümüz gibi farklı
toplum kesimlerini arkasına takmayı başarmıştır. Bu sonuca kendisini, fakir
yardımlarından sağlık sigortasına, yatırım ve istihdam beklentilerinden olgun
bir demokrasi inşasına kadar toplumda kangren olmuş birçok sorun ve bunlar
temelinde oluşmuş geniş bir karşılanmamış talepler/beklentiler yığınının yazım
yüzeyi, bunların gerçekleşme ufku/umudu hâline getirerek ulaşmıştır. Bu sayede
Sünni dindarlar yanında, en demokratından en şovenistine Kürdü, Türkü milliyetçi, liberal, sosyalist hatta
Kemalist çok geniş ve son derece heterojen bir halk hareketi ortaya çıkarmıştır.
Ve 2007’den itibaren bu geniş grubun ayakta kalışı, esas itibariyle Erdoğan’ın
kişiliğine dayanır hâle gelmeye başlamıştır. Laclau’nun tezleri bu dönüşümü
açıklamada da son derece aydınlatıcıdır. Ne var ki bu grubun inşası ve
muhafazasında liderin performansının rolünü “boş gösteren” kavramına
sıkıştırmak analizi fazlaca dar bir sokağa sokmaktır. Performans bunun çok
ötesinde süreçlere atıf yapar. Laclau bu bakımdan kendi öğrencileri tarafından
da eleştirilir.
Erdoğan’ın siyaset tarzının bir diğer özelliği, mutlaka
duruma uygun bir kötü/düşman imal etmesi ve pozisyonunu bu kötünün/düşmanın
yıkıcılığı üzerinden meşrulaştırmasıdır. Siyaseti, cepheleştirme, gerilim ve
düşmanlaştırmaya dayanır. Her krizi yeni ve daha üst düzeyde bir gerilim
yaratarak aşmaya çalışmış, nefret duygularını kışkırtmayı siyasette bir temel
manivela olarak kullanmıştır. Laclau’nın temelcilik sonrası (post-foundational)
yaklaşımında dışlanana, ötekileştirilene ve ötekileştirmeye grup oluşumunda
atfettiği kurucu rol, Erdoğan’ın bu stratejisini açıklamada önemli bir kulvar
açar. Bu düşman, ilk dönemde askeri vesayet; 2010 Anayasa Referandumunda 12
Eylül darbesi olmuş; bunlara tepkiyi köpürterek geniş kesimleri duyguları üzerinden
kendi tercihine yönlendirebilmiştir. Nefretin toparlayıcı gücünü, kendi
hükümetinin artırdığı faizlerin yükselmesinde bile kullanmaya çalışmış; bir
“faiz lobisi” uydurarak hükümete karşı tepkiyi bu hayali lobiye
yöneltebilmiştir. Düşmanın grubu ayakta tutmadaki rolünü anlamada son derece
aydınlatıcı bir kulvar açan Laclau, ne yazık ki bu tezlerini geliştirme
çabasına girişmez. Duygusal etkileme mekanizmalarının nasıl işlediği, neye
dayandığı hâlâ geniş şekilde aydınlatılmış değildir. En önemli eksikliği ise,
tezlerinin AKP-Erdoğan popülizminin başkalaşımına ilişkin önerme ve analiz
barındırmamasıdır. Oysa başkalaşım popülizm teorisine ilave bir boyut katar.
Laclau, popülizm araştırmalarında bir mihenk taşıdır. Araştırmacıları
derinden etkilemiştir. Daha sonraki tartışmalar büyük ölçüde onun tezlerine
atıfla yürümüş; kimileri bunları olduğu gibi kabul eder ya da eleştirel
geliştirirken, kimileri reddetmiş; fakat her hâlükârda temel bir referans
olmuştur.
Cas Mudde: İnce
çekirdekli ideoloji olarak popülizm
Laclau’nun yaklaşımının karmaşıklığı ve soyutluğu, kullandığı kavramların
anlaşılma zorluğu, olgusal-deskriptif teorileri tekrar öne çıkarır. Bu yeni
trendin en önemli temsilcisi Cas Mudde’nin “ince çekirdekli ideoloji olarak
popülizm” teorisi, an itibariyle dünya çapında empirik araştırmacıların en
yaygın kullandığı yaklaşımdır. (Mudde 2017, s. 47) Mudde, Laclau’nun “siyaset
yapma mantığı” olarak popülizm teorisinin—son derece kapsamlı olmasına
karşın—empirik araştırmalar için kullanışlı araçlar ve kriterler sunmadığını
söylüyor ve bu sorunu çözdüğünü düşündüğü kendi yaklaşımını şöyle tanıtıyor:
“… biz popülizmi, toplumu nihai
bir biçimde 'saf halk'a karşı 'yozlaşmış seçkinler' şeklinde iki homojen ve
karşıt kampa ayrışmış olarak ele alan ve siyasetin halkın genel iradesinin
(volonté générale) bir dışavurumu olması gerektiğini ileri süren ince merkezli bir ideoloji olarak
tanımlıyoruz.” (Mudde und Kaltwasser 2019, s. 16, italikler yazarlara ait)
Mudde popülizmin kendini dört kavram üzerinden tanımladığını
söylüyor: ideoloji, halk, elit ve genel irade. (Mudde 2017, s. 48) Popülizm
bunların içeriklerini ahlaki olarak belirler. Örneğin halkın özü onun
“saflığı”dır; halk “otantik”tir. Elitler ise yozdur, çünkü otantik değildirler.
Otantiklik, etnik ya da ırksal özelliklere atıf yapmaz; belli bir sınıf ya da
toplum kesimi kasdedilmez. Ahlaki olarak tanımlanır. Halkın bozulmuşluktan ari
saflığını ifade eder. Siyaset de otantik olmalı; halk için, halkın bütünü için
doğru olan yapılmalıdır. Popülizme göre bu mümkündür. Zira halkı kendi içinde
sınıfsal ya da kültürel gruplara ayrışmış olarak değil, homojen bir grup olarak
tasavvur eder. Aslında elitler de halkla aynı grup kökeninden gelirler. Fakat
gönüllü şekilde halka ihaneti seçmişler, kendi çıkarlarını ve otantik olmayan
ahlaklarını halka tercih etmişlerdir. Cas Mudde’e göre, popülizmde ayrım sınıf
veya milliyet vb. üzerinden değil, ahlaki terimlerle çizildiğinden; kendi sınıf
ve etnisiteleri dışındaki liderler, Berlusconi gibi milyonerler, Alberto
Fujimori gibi azınlık gruba mensup kişiler de halkın otantik temsilcileri
olabilmektedir. (s. 49)
İdeolojiler, “insanın ve toplumun doğası, toplumun
örgütlenme prensibi ve amacı üzerine yapılmış normatif ve normatif bağlantılı
fikirler kümesi(dir)”; bize siyasal ve sosyal dünyaların haritasını sunarlar.
(s. 49) Popülizmin ince merkezli bir ideoloji olması, onun toplum düzenine
ilişkin kapsamlı açıklama ve öngörü önermeleri içeren liberalizm, sosyalizm
gibi “kalın” ya da “tam” ideolojilerin aksine kısıtlı bir morfolojiye sahip
olduğunu ifade eder. (Mudde vd. 2019, s. 17) İnce çekirdekli ideolojilerin
anlamlandırma güçleri, anlamlandırma yetenekleri zayıftır. “(B)u nedenle
zorunlu şekilde diğer ideolojilere eklenmiş—ve zaman zaman da onlar tarafından
asimile edilmiş—gibi görünürler. Popülizm, fiiliyatta her zaman toplumun geniş
kesimlerine hitap amaçlı siyasi projelerin cazip kılınmasında hayati rol
oynayan diğer ideolojik unsurlara eklenmiş olarak belirir. Kendi başına ele
alındığında ise popülizm, çağdaş toplumların ürettiği siyasi sorunlara ne
teferruatlı ne de geniş kapsamlı yanıtlar sunabilir.” (a.y.) Popülizm, bu
nedenle farklı toplumlara çekici gelecek yorum çerçeveleri zemininde farklı
şekiller alır. “Tutarlı bir ideolojik gelenekten ziyade … farklı ve zaman zaman
da çelişkili ideolojilerle birlikte ortaya çıkmasıyla daha çok bir fikirler
kümesini ifade eder.” (a.y.) Nadiren saf halde bulunur; daha ziyade diğer
kavramlarla birlikte ve onlar sayesinde hayatta kalır gibi görünür. (s. 18)
Popülizm, halkı homojen bir bütün olarak tasavvur
ettiğinden, onun bir ortak iradesi olduğunu varsayar. Siyaset bu genel iradenin
gerçekleştirilmesini hedeflemelidir. Dolayısıyla çoğulculuk vb. gibi yöntemleri
değil, halka doğrudan müracaat eden plebisiter araçları kullanır.
Empirik siyaset araştırmacıları, farklı ülkelerde farklı
partilerin, hareketlerin, liderlerin söylemlerini, Mudde’in tanımında ortaya
koyduğu kriterle kıyaslayarak popülist olup olmadıklarını belirlemeye
çalışırlar. Bu yöntem, dünyadaki popülist oluşumları tanıma konusunda önemli
kolaylıklar sunar. Ancak aynı zamanda sorunlar barındırır. Bir ülkede, Mudde’in
halk-elit karşıtlığını söylemlerinde yoğun şekilde kullanan iki siyasetçi
olduğunu düşünelim. Bunlardan biri etrafında bir kitle toplamayı başarıyor ve
bir lider olarak sivriliyor; öteki ise başaramıyor, kamuoyunda daha çok
şarlatan ve palyaço algısı yaratıyor. Bu durumda, bunlardan sadece ilki
popülist olarak anılmayı hak eder. Ne var ki Mudde’in kriterlerine göre, her
ikisini de popülist olarak tasnif etmemiz gerekir. Popülizm, kitle toparlamada
bir başarıya da atıf yaptığı ölçüde bu konudaki başarı ve başarısızlığın
teoriye bir biçimde dahil edilmesi gerekir ki Mudde’de bunu bulamıyoruz.
Hangi dönemi ele alınırsa alınsın, AKP-Erdoğan söylemlerinde
halk-elit karşıtlığı, halkın yüceltilmesi, halkın iradesinin siyasete hâkim
kılınması başat ifadelerdir. Mudde’in kriterleriyle, AKP-Erdoğan’ın bütün
dönemleri boyunca (ve bütün başkalaşımları içerisinde) hep popülist kaldığı
empirik olarak gösterilebilir. Ve bu açıdan diğer teorilerin hepsinden daha kolay
uygulanabilir kriterler sunar. Ancak başkalaşımı açıklamada fazlasıyla zayıf
kalır. AKP, ilk dönem bir taban, daha sonra bir lider popülizmidir. Ve lider
popülizmi ilk başta otoriter demokrasi, rekabetçi otoriterlik vb. şeklinde
tezahür ederken, daha sonra Sezarizme evrilmiştir. Mudde’in teorisinde bu
dönüşümü teori içinde kalarak açıklayacak araçlar bulamıyoruz. Kriterlerine
göre hareket ettiğimizde, bütün bu başkalaşım içerisinde karşımıza hep bir ve
aynı popülizm çıkar. Sartorici yaklaşımı, bu değişimi ilave unsurlara
bağlamamız gerektiğini söylüyor. Ancak bu durumda da popülizmin AKP-Erdoğan
hareketinin sürekliliğinde bir rolü olup olmadığı şüpheli hale geliyor. Özetle,
Mudde’in yaklaşımının olmuş bitmiş süreçleri, başkalaşımdan izole halleriyle
tanımaya uygun bir çerçeve sunduğu; ancak sürecin başkalaşımını anlamada zayıf
kaldığı görülüyor.
Kurt Weyland’ın
performatif yaklaşım: Siyasal strateji olarak popülizm
Popülizmin bukalemun karakterli bir fenomen olup, tam
“kavradım” dediğimizde başka bir renge bürünüp bambaşka özelliklerle ortaya
çıktığını hatırlatan Kurt Weyland, “söylemsel” (Laclau) ve “düşünsel” (Mudde)
yaklaşımların bu kayganlığı kavramlaştırmada problemler sergilediğini, birçok
olgunun yanlış şekilde popülist olarak sınıflandırıldığını söylüyor. Dahası,
Mudde’in ideolojik yaklaşımı ona göre, popülizmin karakterini de yanlış
anlamaktadır. Örneğin popülizm her ne kadar söylemlerinde “halkı”
güçlendirdiğini iddia etse de, gerçekte egemenliği hemen bir lidere devreder ve
vatandaşları fiilen güçsüzleştirir. İdeolojik yaklaşımlar, popülizmin ilerici,
doğrudan demokratik retoriğini ve görünüşünü vurgularlar; ancak popülizmin
özünü, yani yukarıdan aşağıya liderliği göz ardı ederler (Weyland 2017, s. 78).
Kurt Weyland’a göre popülizmi, popülistlerin kendileri
hakkında söylediklerinden hareketle değil, yaptıklarına, özellikle de
tabanlarını nasıl ikna ve muhafaza ettiklerine bakarak tanımlamak gerekir.
(Weyland 2017, s. 74) Popülizmde belirleyici olan, lider ve onun takipçi
kitlesiyle ilişkisinin inşasında sergilediği performansıdır; dolayısıyla bunlar
üzerinden tanımlanmalıdır. Popülizmin merkezinde, liderin takipçi kitlesi ile
kurduğu ve yürüttüğü (yarı) doğrudan, aracısız ilişki yatar.
Popülizm, en iyi, kişiselci bir
liderin, çoğunlukla örgütlenmemiş çok sayıda takipçisinin doğrudan, aracısız ve
kurumsallaşmamış desteğini sağlayarak iktidar arayışı için veya elde ettiği
iktidarı bu şekilde kullandığı bir siyasi strateji olarak tanımlanabilir. (s.
74)
Bir seçkin liderin kendi başına belirlediği ve kendisinde
cisimleştirdiği “halk iradesi” doğrultusunda “halk”ı seferber etmesi,
popülizmin ayırt edici özelliğidir. Lider, halk bağını parti türü kurumlar
üzerinden değil, doğrudan temas yoluyla sağlar. Aksine kurumları devreden çıkarır.
Lider, birleştirici bağın bizzat kendisidir. Kitle mitingleri, televizyon
tartışmaları yoluyla takipçilerine doğrudan hitap eder, onlarla patronaj
nitelikte yarı-doğrudan kişisel sürdürür. Kişiselci ve plebisiterci lider,
popülizmin alameti farikasıdır. Liderin bu yukarıdan aşağı rolü nedeniyle,
popülizmlerin ömrü liderlerin ömrüyle sınırlı olmuştur. Bolivya'da Carlos
Palenque'nin ölümü, Kolombiya'da Jorge Eliécer Gaitán'ın ve Hollanda'da Pim
Fortuyn'un suikastları sonrasında olduğu gibi, yükselen kitle hareketi
liderinin ölümüyle birlikte ivme kaybetmiş, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya
kalmıştır. (s. 80)
Popülist liderler, müesses “siyasi sınıf” ile mücadele
ederler, onları alt etmeye çalışırlar. Bu amaçla “halkı” daimi seferberlik
içinde tutarlar. Sık sık seçim ve referandumlar düzenlerler, kendi popülerlik
oranlarını sürekli ilan ederler ve siyasi zorluklarla karşılaştıklarında
destekçileriyle kalabalık sokak gösterileri düzenlerler. (s. 84) Ancak bir
kitleyi sürekli seferber edebilmek kolay değildir. Bu nedenle halkın sürekli
tehdit altında olduğunu ifade etmek, sürekli düşman yaratmak, kahramanlık
davaları üretmek, popülist strateji açısından hayati önemdedir. Bunlar yoluyla
lider, takipçilerini sürekli teyakkuz hâlinde tutar, hareketlendirir ve
sadakatlerini pekiştirir. Halkı sürekli ülkeyi yeniden kurmaya, tehlikeli
düşmanlarla mücadele etmeye çağırır. Kitlesel destek sağlamanın en iyi yolu,
halkın refahına yönelik tehditlere karşı çıkmak ve “halkın düşmanları” ile
savaşmaktır. Halkı en çok böyle ciddi tehditler, böyle zor durumlarda meseleyi
bilfiil ele alan cesur bir liderin ortaya çıkması ve halkı bu varlık-yokluk
mücadelesine çağırması motive eder. Bu nedenle, ihanet halindeki elit karşıtı
retorik, sürekli düşman arayışında olan popülist liderlerin en önemli aracıdır.
Bu tür zorlukların olmaması, liderliklerini zayıflatır ve takipçilerini
kaybetme riskini doğurur. (s. 85)
Weyland, AKP-Erdoğan popülizminde Erdoğan’ın oynadığı ve
önceki teorilerin boşlukta bıraktığı dinamik performatif role odaklı bir teori
öneriyor. Ve AKP popülizminin 2010 sonrası bir lider hareketine dönüşmesini, bu
dönüşümde Erdoğan’ın payı ve performansını açıklamada diğer teorilerden daha
başarılıdır. Ancak bu teori, liderin ediminin kitleler tarafından hangi saik ve
itkilerle kabul gördüğüne dair açıklamasında zayıf kalır. Örneğin bu tür şeyler
yapıp gene de palyaço durumuna düşmekten kurtulamayan popülist lider
adaylarının başarısızlığının nedenlerine açıklama getirmez. Popülizmin
başkalaşımını bu yaklaşım temelinde anlayabilmek zor olduğu gibi, AKP’nin
demokratik ilk dönemi, CHP’nin de 19 Mart sonrası söylemleri, popülizmin
kurumları dışladığı tezi ile de tam örtüşmez. Bununla birlikte, diğer
teorilerin ihmal ettiği performans konusunu öne çıkarmasıyla Weyland dikkat
çeker ve diğer yaklaşımlardan ayrılır.
Bir performatif edim
teorisi ihtiyacı
AKP-Erdoğan iktidarının farklı dönemlerini rejim bakımından
inceleyen—bir kısmını bu dosyada da okuyacağınız—çok sayıda araştırma
bulunuyor. Bunların kimisi ele aldıkları dönemi plebisiter demokrasi, kimisi
otoriter demokrasi, kimisi rekabetçi otoriterizm, kimisi tek adam rejimi,
kimisi Sultanizm vb. olarak niteliyor. Ele aldıkları dönemin/rejimin
empirik-deskriptif tasviri itibariyle, bu tezlerin hepsinin karşılığı var.
AKP’nin ilk dönemi de demokrasinin genişlemesi olarak ele alındı. Yaklaşık 23
yıllık AKP-Erdoğan iktidarı bunların hepsini rejim olarak karşımıza çıkardı.
Son 23 yılı, sürekli değişen bir rejimler silsilesi olarak yaşadık. Ve
AKP-Erdoğan, bütün bu dönemler boyunca hep aynı popülist hareket/oluşum olarak
kaldı. Eğer AKP-Erdoğan baştan itibaren aynı popülist hareket ise, demokratik,
otoriter, Sezarist vb. rejimler bu aynı popülizmin başkalaşım evreleri olarak
ele alınabilir. Bu durumda başkalaşım popülizm teorisi içinde kalınarak nasıl
açıklanabilir?
Ele aldığım popülizm teorileri bütün değerlerine rağmen bu
konuya ilgisiz kalıyorlar. Metodolojik varsayımlar bunda önemli rol oynuyor.
Örneğin artık pek başvurulmayan klasik özcü yaklaşım, farklı rejimleri bir
değişmez özün farklı tezahürleri olarak ele alır. Öz-tezahür ilişkisi mecazi
olarak sarf edilebilirse de, analitik olarak ileri sürüldüğünde “Theseus'un
gemisi” türü bir paradoksla karşı karşıya kalırız: demokratik popülizm
dönemindeki AKP-Erdoğan hareketi ile otoriter demokrasi ve Sezarizm
dönemlerindeki AKP-Erdoğan hareketi aynı AKP-Erdoğan hareketi midir? Buna evet
diyebilmek mümkün değil. Özcülüğün Sartorici versiyonu, “minimal tanım” olarak
isimlendirdiği daha sofistike bir varsayımdan hareket ediyor. Bu durumda
popülizm, bütün farklı versiyonları boyunca aynı kalan ve popülizmin minimal
tanımını veren bir tekil özelliğe indirgeniyor. Yaşadığı başkalaşım ise onun
(her bir dönemde değişen) ilave özellikleri ile açıklanıyor. Ancak bu yaklaşım,
başkalaşımın mekanizmaları konusunda bir şey söylemiyor. Laclau’nun antagonizma
kavramı, başkalaşımın mekanizmaları ve dinamizmi konusunda aslında son derece
elverişli bir zemin sunuyor. Ancak Laclau, teorisini bu doğrultuda
derinleştirmiyor. Tercih ettiği linguistik kavramlar ise (“boş gösteren”) bu
boşluğu doldurmakta zayıf kalıyorlar.
Başkalaşım içerisinde hep bir ve aynı kalmayı açıklayan
başka yaklaşımlar var mı diye baktığımızda, önümüze ilk Hegel çıkıyor. Fikrin
kendini zamanda gerçekleştirmesi olarak tanımladığı diyalektiği,
fikrin—başlangıçta Laclau’nun “boş gösterene” benzer soyut halinin—süreç
içerisinde farklı içerikler kazanarak hem kendini hem de nesnesini nasıl
değiştirdiğini tarif eder. Ancak Hegel’e göre fikir, bu başkalaşımda her
aşamanın özelliklerini muhafaza ederek bir üst düzeye yükselir. Eski durum
korunarak aşılır. Ne var ki, örneğin Erdoğan’ın Sezarizminde, AKP’nin ilk dönem
demokrasisinin “korunarak aşıldığını” iddia edebilmek pek mümkün değil.
AKP-Erdoğan popülizmi başkalaşımının her bir evresinde, önceki evrenin kimi
özelliklerini muhafaza etse de, birçok temel unsuru dışarı atmış, bunların
yerine yeni unsurları dahil etmiştir.
Ancak
elimizde diyalektik olmayan yöntemler de var. Wittgenstein’ın “dil oyunları”
bunlardan biri. (Wittgenstein 2017) “Dil oyunu”, anlamın bağlamdaki kullanımda
ortaya çıktığını ileri süren bir teori. Tekil unsurlara değil oyunun kendisine
odaklanmayı öneriyor. Örneğin bir
bakkala girip “iki ekmek” dediğimde, bakkal hemen iki ekmeği elime tutuşturur
ve parasını ödememi bekler. Fazla kelime sarfetmeden, bu beklenti ve edimi
mümkün kılan şey, bütün bunların bakkal diye bir mekânda, alışveriş denilen bir
genel edim bağlamında cereyan ediyor olmasıdır. Bakkalda bu bağlamda bir “dil
oyunu” oynanır. Çay ocağına oturduğumuzda konuşmaya bile gerek kalmaz. İki
parmağımı gösterdiğimde garson, biraz sonra masama iki çay bırakır. Aynı parmak
hareketini bir yarışmada yaptığımda ise bambaşka bir anlam ifade eder. Yani her
söz ve hareket, içinde gerçekleştiği “dil oyunu” içinde anlam edinir.
Wittgenstein’ın
“dil oyunlarının” konumuzla bağlantısı, tezi satranca uyguladığımızda
belirginleşir. Satranç da bir dil oyunudur ve bu oyunda anlamlı hamle, her
zaman hem kendi hem de rakibin figürlerinin kombinasyonunun sergilediği fırsat
ve riskler bağlamında yapılır. Ve bu oyunda biz mi oyunu yönetiyoruz yoksa bu
kombinasyonun bütünü (kombinasyon + ortaya çıkan fırsat ve riskler, yani
bağlam/oyun) mı bizi yönetiyor, bunu belirlemek mümkün değildir. Failliğim oyun
içinde ortaya çıkar; fiilim onun tarafından belirlenir. Özne de, nesne de,
hamle de oyunun hem parçası hem de ürünüdür: “oyun” oynanır. Rakibin her
hamlesi, bir önceki kombinasyonu bozar; imkân ve riskler bakımından yeni bir
durum ortaya çıkarır. Her hamle, oyunda avantajlı kalmayı ve oyundan düşmemeyi
sağlayacak, önceden cevabı olmayan bir
karar mecburiyeti içerisinde yapılır. Zira kafamda bir plan olsa bile,
rakibin her hamlesi duruma ilişkin oyun planımı, figür kombinasyonunu alt üst
eder. Kimi zaman beni zor duruma düşürür. Düşüncem ve edimim, bu riski
savuşturmaya ve beni tekrar avantajlı kılacak bir kombinasyon yaratmaya yönelir.
Oyunu neticede kişi olarak ben oynasam da, bunu oyunun anlamı, figür
kombinasyonları ve rakibin hamlelerinin önüme açtığı fırsatlar ve bana
dayattığı mecburiyetler içerisinde, sürekli oyunda kalmak hedefiyle yaparım. Ve
bunu yaparken de sürekli olumsal (kontingent) kararlar alırım.
Bir başka
deyişle, her hamle “olay” yaratır (Badiou, Žižek). Hamle anlamını, önceki
durumun mantıki devamı veya hazır bir planın adımı olarak değil, bir
belirsizlik ortamında yaratacağı—olumlu veya olumsuz—sonuçla retroaktif olarak
kazanır. Değerlendirilmesi sonuçları üzerinden yapılır; geçerliliğini sonuçları
üzerinden edinir. Bu karakterdeki edimleri, hangi durumlarda sergileneceği
belli içselleştirilmiş “davranış”lardan ayırt etmek amacıyla “performatif edim”
olarak isimlendiriyorum. Sürekli performatif olmak, oyunun bir parçasıdır ve
oyunda özel bir rol üstlenir.
Ve bu
olumsal hamleler, tarafların üstünlük sağladıkları geçici stabil durumlar
yaratır. Bu geçici stabil şartlar, bir süre boyunca oyunun gidişatını belirler
ve hamlelerin yapılacağı bağlamı oluştururlar. Bu geçici üstünlük evrelerini
Laclau’nun hegemonik dönemlerine benzetebiliriz. Bu üstünlük, o evre boyunca
oyuna karakterini verir.
Eğer
siyaset bir toplumsal güç, yani bir toplumsal grup yaratarak amaçlanan hedefe
ulaşma faaliyeti ise, AKP ve Erdoğan’ın dindar kesimlerin taleplerini elde
etmek üzere yola çıkışı, popülist oluşumun başlangıcıdır. Bu süreci satranç
oyununa benzeştirerek okumak istediğimizde, hareketin dayandığı zemin, Germani
ve Laclau’da ayrıntılı şekilde tanıtıldığı gibi, daha önceki dönemde
hayatlarında köklü kırılmalar yaşamış, çeşitli talepleri karşılan(a)mamış ya da
reddedilmiş, dışlanmış toplum kesimlerdir. Bunların karar süreçleri ve kamusal
hayata katılımı ciddi bir dayatma haline geldiğinde, AKP kadroları, askeri
vesayete karşı millet iradesi söylemiyle, bunlardan bir grup inşa etmişler ve
inşa ettikleri bu grubu, rakibin hamle imkânlarını sınırlayarak ayakta tutmaya
çalışmışlardır. İlk çıkışlarında kendilerine meşruiyet ve bir hareket alanı
açma zorunluluğu onları insan haklarına dayalı demokratik bir söyleme yöneltmiş, ilk on yıldaki
hamlelerini, oluşum sürecinde elde ettikleri meşruiyet ve yarattıkları henüz
kırılgan geçici moral/politik üstünlüğü muhafaza ve grubu genişletme
(üstünlüğün tahkimi) zorunluluğu belirlenmiştir. Bu nedenle, genel kamuoyunu
tarasızlaştıracak, askerlerden mustarip bütün kesimleri yanlarına çekecek
demokratik söylemi hep ön planda tutmuşlardır.
Ancak
gelişimleri aynı zamanda yeni sorunlar yaratarak ilerlemiştir. Gezi ve 17-25
Aralık, bu sorunların yol açtığı tepkilerin ürünü olarak patlak vermiş; hem
Erdoğan hem de yaratılan hareket açısından son derece tehditvari iki büyük
meydan okuma ortaya çıkmıştır. Kişi olarak ayakta kalması, hareketi/grubu
ayakta ve peşinde tutmasına bağlı olan Erdoğan, muazzam bir algı operasyonuyla,
tabanını birarada ve kendine sadık tutacak hamleler yapmış ve bunda başarılı da
olmuştur. Kendisi tek adam olarak sivrilirken, bu esnada devreye sokulan
otoriter, diktatoryal yöntemler de kalıcılaşmıştır. Bu kırılma ve performatif
edim anı, AKP-Erdoğan popülizminin ilk değişim anıdır. Karşımıza farklı bir
rejim çıkardığı andır.
Erdoğan
önce tek adamlaştı, 2013 sonrasında otoriterleşti, ama demokrasiyi tam askıya
almadı. 2016 sonrası gene benzer bir performativite ile demokrasi ve hukukun
askıya alındığı, Erdoğan’ın imparatorlaştığı Sezarizm dönemidir.
Eğer durum
böyleyse, AKP popülizminin geçirdiği başkalaşımı kırılma anları ve bu belirsiz
anlarda sergilenen performans üzerinden ele almak gerekir. Rejimler, bu
performansın sonuçlarının tortulaşmasıdır. Germani ve Laclau’nun popülizm
teorileri, oyunun oynandığı koşullara ve hamlelerin dayandığı geri plana odaklanırken,
Mudde geçici stabil dönemlerin deskriptif tasvirine yönelir. Weyland her ne
kadar performans odaklı bir yaklaşım önerse de, bu performansı “edim” olarak
değil, daha çok davranış olarak tasvir eder. Oysa performans, “olay” yarattığı
ölçüde bir edimdir. Ve bu teorilerin boşlukta bıraktığı nokta tam da burasıdır.
Sözünü ettiğim performatif edim teorisi ihtiyacı buradan doğar. Bu konuya ayrı
bir makalede daha yakından eğilmek istiyorum.
Atıf yapılan kaynaklar:
Germani, Gino
(1978): Authoritarianism, fascism, and
national populism. New Brunswick, N. J.: Transaction Books.
Laclau, Ernesto
(1985): İdeoloji ve Politika. 1.
Baskı. İstanbul: Belge Yayınları.
Laclau, Ernesto;
Mouffe, Chantal (2001): Hegemony and
socialist strategy. Towards a radical democratic politics. 2. ed. London:
Verso.
Minogue, Kenneth
(1969): Populism as a Political Movement .
In: Ghita IONESCU und Ernest GELLNER (Hg.): Populism.
Its Meaning and National Characteristics. London: Weidenfeld and Nicolson.
Moffitt, Benjamin
(2021): Popülizmin Küresel Yükselişi.
Performans, Siyasi Üslup ve Temsil. 2. Basım. İstanbul: İletişim Yayınları.
Mudde, Cas
(2017): Populism: An ideational Approach.
In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und
Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook
of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press
(Oxford handbooks).
Mudde, Cas;
Kaltwasser, Crıstobal Rovira (2019): Popülizm.
Kısa Bir Giriş. Ankara:
Nika Yayınları
Weyland, Kurt
(2017): Populism: A Political-Strategic Approach.
In: Cristóbal Rovira Kaltwasser, Paul A. Taggart, Paulina Ochoa Espejo und
Pierre Ostiguy (Hg.): The Oxford handbook
of populism. First edition. Oxford, New York: Oxford University Press
(Oxford handbooks).
Wittgenstein, L. (2017): Philosophische Untersuchungen. 8.
Auflage. Frankfurt a.M.: Suhrkamp
Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen