Mittwoch, 15. November 2023

Erdoğanın „Osmanlı Restorasyonu“ ve Cumhuriyet Değerleri

 

Erdoğanın „Osmanlı Restorasyonu“ ve Cumhuriyet Değerleri

 Bu makale Ağustos 2017 tarihinde Sendika.org'da yayınlandı. 

Bir AKP milletvekili çıktı „yeni bir devlet kuruyoruz, başında da Erdoğan var“ dedi. Ama daha lafını bitiremeden iktidar ve muhalefetiyle elbirliği içinde ağzı kapattırıldı. Oysa bu, belki de son dönemin en önemli olayının açık tartışmaya açılmasıydı. Ve bu yeni devletin ne olduğunu bizzat içerden, doğrudan muhataplarından dinlemek ufkumuzu çok fazla açabilirdi. Bu bilgi açığını şimdi kendi analiz ve tahminlerimizle kapatmaya çalışıyoruz.

Değişik siyasal analizcilerden bunun faşizm, Tek Adam diktatörlüğü vb olduğunu; totaliter bir rejimin getirildiğini; laikliğin kaldırılıp şeriata dayalı din devletinin kurulduğunu, çoğunlukçu, plebisiter bir diktatörlüğün inşa edildiğini vb okuyoruz. Bu analizlerin her biri kurulmakta olan “Yeni Devlet“i kimi özellikleriyle yansıtsa da, neyin kurulduğu konusunda gene de bir muğlaklık devam ediyor. En çok da yeni devletin ne tür bir güçler konstelasyonu içinde kurulduğu, neye dayandığı ve karşı politikaların hani temelde düşünülmesi gerektiği müphemliğini koruyor. Bunun gerisinde, bu yaklaşımların bu yeni devletin kuruluşunun kendine özgü yanının, yani süreçteki ‚milli ve yerli’ olanın üzerinden atlamalarının yattığını düşünüyorum. Dikkat edilirse, durumu açıklarken referans aldıkları, örneğin, İtalyan Faşizm’i ya da Alman Nazizm’inin temel tanımlayıcı referansları son derece ‚milli ve yerli’dir. İtalyanların „fasces“ iAntik Roma’ya ait bir güç sembolü iken, „fascio“ 19. yüzyılda işci ve milliyetçi hareketin kendini ifadede başvurduğu bir kelimedir. Alman Nazizm’inin temel referansını ise almanların ırk üstünlüğü oluşturur. Dolayısıyla, süreçte rol oynayan „yerli ve milli“ referansları analize dahil etmenin, kuruluş halindeki yeni devletin karakteristik özelliklerini ortaya sermede ciddi katkıları olacaktır. Bunlar, karşı politikaların neye dayanması gerektiğini belirlerken de önemli rol oynarlar.

Seçilmiş Sultanlık

Bu nedenle,  Erdoğanın (ve müritlerinin) „Osmanlı“ hayranlığını bir retorik süslemeden ibaret görmeyip altını biraz destiğimizde sözünü ettiğimiz muğlaklığın dağılmaya başladığını farkediyoruz. Yeni kurulan devletin hangi prensiplere dayandığı ve hakim kılındıkça yarattığı sonuçlar  ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sürecin ilk ürününün fiili „seçilmiş sultanlık“ şeklinde ortaya çıktığını çoktandır biliyoruz. Anayasa değişikliğinin bu fiili duruma hukuki çerçeve kazandırmak için yapıldığı da bizzat en üst muhataplar tarafından açıkça dile getirildi. Anayasa değişikliğinin ilaveten fiilen zaten dokunulması mümkün olmayan „sultanı“ bir de hukuki zırha büründürdüğü, yargının bağımsızlığını ortadan kaldırıp „sultana“ bağladığı da –sultanın böylece fiilen en üst yargıç da olduğu-  yeterince tartışıldı. Bu kadar geniş yetki ve dokunulmazlıklarla donatılmış Cumhurbaşkanına bir de parti başkanı olabilme imkanı tanınması, bu kişiyi sultanları kıskandıracak ve benzeri ancak kabile devletleri ya da 16..-17. yüzyılların mutlak krallarında görülen muazzam bir iktidar gücüyle donattı. Parlementonun, yasama gücünün de iyice törpülendiği bu dönemde ‚Başkan İradesi’nin halk egemenliği ilkesinin yerini işgal ettiğini, onun yerine geçtiğini, fiilen „Egemenlik seçilmiş Sultanındır“a dönüştürüldüğünü görüyoruz. Hukukçu Dinçer Demirkent GazeteDuvar’daki yazısında bu değişimi şöyle dile getiriyor:

„… artık Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası yoktur, dolayısıyla bir anayasa mahkemesi, ceza kanunu ya da ceza muhakemeleri kanunu da yoktur. Kurumsallaşan ara rejimin raconu Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnameleri ile kesilir. Hukuk devleti değil, kanun devleti de yok edilmiştir. Yeni devletin somut varlığının biçimi, OHAL KHK’leridir; OHAL KHK’leri ise AKP lideri Erdoğan’ın ağzından çıkan neyse odur.“[1]

Hakim Millet

İsa’yı İsa yapan havarileridir. Cemil Meriç’in „Havarisini yaratamayan İsa’nın yeri tımarhanedir, tarih değil“ sözü bunu dile getirir. Ve çıkılan yolculuğun tımarhanede değil de sarayda son bulması havari/mürid bulmaya/yaratmaya bağlıdır.

Şu an seçilmiş sultan konumundaki kişi 17-25 Aralık sonrasında yüce divanda mahkum olmasına kesin gözüyle bakılan bir siyasal mevta görünümündeydi. Bugünkü sultanlığa geçiş sürecinin, bu  kişinin kendini yargılamanın dışına çıkarma çabası olarak başladığını söyleyebiliriz. Gerçi, bu kişinin demokrasiyi trene benzettiği ve varılması gereken durağa gelindiğinde inileceği sözü de hatırlardadır. Buradan hareketle bir çok siyasal gözlemci yeni durumu bu kişinin taa baştan itibaren kafasında varolan niyetini gerçekleştirmesi olarak açıklıyor. Niyetin varlığı tartışma götürmeyecek kadar ortada olsa da, hapishanelerin (ve tımarhanelerin) böyle hedefine kilitlenmiş kararlı ve azimli insanlarla dolu olduğu da bir başka gerçek. Sultan heveslisini sultan yapan („İsa’yı İsa yapan”) kendi azmi kadar, belki de ondan çok, buna teşne bir taban bulabilmiş/yaratabilmiş olmasıdır. Bugün bile, toplumun sadece “öteki” yarısının “Tek Adamlığa” karşı olduğunu söylüyorsak, demek ki -biraz itekleyerek de olsa- toplumun yarısı bu zatı sultan olarak görmek istiyor.

Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Erdoğan’ın taban yaratmadaki bu başarısı genelde popülizmine dayandırılır ve islam, miliyetçilik vb gibi temaları kullanmadaki belagat (retorik) ve demagoji becerisiyle açıklanır. Neticede, açıklama prensibini manipülasyon teşkil eder. Bu tür metodların açıklama gücünün fazla olmadığı açıktır. Potansiyel tabana manipülatif hitap edildiği kabul edilse bile, gene de bu tabanın hangi temelde bu tezgaha teşne olduğunun açıklanması gerekir. Durumu sendika.org’ta daha önce yayınlanan bir yazımda tanıtmaya çalıştığım “öncülük-önderlik” tezi ile açıklamaya çalıştığımızda ise manipülasyon tezinin açmazları ortadan kalkmaya başlar.

Erdoğan’ın 17-25 Aralık sonrasında  en hızlı ve en sıkı desteği tarikat ve cemaat çevrelerinden aldığına özellikle dikkat etmek gerekir. Bu tarikat ve cemaatler baştan itibaren AKP’ye destek vermiş  olsalar da, 1. AKP döneminde iktidar ortağı Gülen Cemaatinin gölgesinde –ve tehdidi altında- ancak marjinal bir hayat alanı elde edebilmişlerdi.  Gülen’le ittifak çöktüğünde ve yargılanma riski ortaya çıktığında Erdoğan’a koşulsuz destek eski dava arkadaşlarından çok bu tarikat ve cemaatlerden geldi. Bunda, Gülen cemaatine olan birikmiş tepki ve öfkenin rolü yadsınamaz. Ama Erdoğan bu tepkiyi -kendisi açısından- son derece akıllı bir doğrultuda harekete geçirdi ve Cumhuriyetin kuruluşuyla toplumun ancak kıyısında, marjinal bir hayat alanı bulabilmiş bu tabana Osmanlı’daki eski muhteşem (ve hakim) günlerine ve rollerine geri dönecekleri bir ruh halini aşılamayı başardı. Erdoğan’ın 17-25 Aralık sonrasında kendine sağlam bir taban yaratmadaki başarısının gerisinde, kamusal hayatın islami parametrelerle belirlendiği Osmanlı’nın eski güzel günlerinin geri geleceği, marjinal bir alana sıkıştırılmış islami yaşam tarzının tekrar toplumun hakim yaşam tarzı, islami kesimlerin de tekrar toplumun „hakim milleti“ konumuna yükseleceği  umudunu yaratabilmiş olması yatar. Erdoğan kendisini bu kesimlerin ideal ve özlemlerinin gerçekleşme koşulu ve umudu haline getirerek „havarilerini“ yaratmıştır. Yüce divandan da, hapishane ve tımarhaneden de bu havarileri sayesinde kurtulmuştur. Bu, sonuçları bizim açımızdan felaket anlamına gelse de, muazzam bir önderlik becerisidir. Bu kesimler Erdoğan sayesinde toplumun yeni hakim milleti (sınıfı) haline gelmişlerdir. Bu nedenle de Erdoğan’ın en sadık destekçileridirler; 15 Temmuz’da bunu yeterince ispat ettiler. Ölümleri pahasına onu „yedirmediler“. Erdoğan gene bunların sunduğu destek sayesinde 1. dönem AKP iktidarının önde gelen bir çok lider ve kadrosundan da kurtulabildi, „Tek Adamlık“ının önündeki engelleri temizledi.

Sünni „Hakim Millet“in ortaya çıkışı „Osmanlı restoasyonu“nun ikinci temel özelliğini oluşturur. „Fetvacı Hoca“ Hakim millet olmanın kamusal hayata sünni islamın hakim olması anlamına geldiğini açıkça dile getirir:

Bir Müslüman imkanlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm, ahlak ve âdâbinin hakim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, … her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.

İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.[2]

Her ne kadar Hoca’nın  orijinal yazısı ateist ve eşcinselleri konu edinse de şortla otobüse binen, eşorfmanla parkta spor yapan kadınlara yapılan saldırılar, ramazanda aleni yerlerde yemek yiyenlere, sigara içenlere sataşmalar, modern-batılı giyim-kuşam ve hayat tarzını ahlaksızlıkla eş tutmalar, herkesin içinde kahkaha atan kadınlara yönelik tepkiler marjinal alanlara itilenlerin çok daha geniş bir kesim olduğunu gösteriyor. Bu “müdahale” örneklerinin de gösterdiği üzere, “Osmanlı Restorasyonu” Hakim Millet dışındaki unsurlara toplumun ancak kıyısında, sınırları müslümanların tahammülü ile belirlenmiş marjinal hayat alanları tanımaktadır. Dahası, bu onların ‚hakkı’ veya ‚özgürlüğü’ olmayıp sadece “bahşedilen”, “lütvedilen” bir imkandır. Bunlara sadece müslümanları rahatsız etmedikleri müddetçe ‚tahammül edilir’.

Ve dünün mağduru sünni kesimler toplumun yeniden efendisi olacakları umudu içinde “Osmanlı Restorasyonu”nun mimarı ve garantörü Erdoğan’ın sultanlığını coşku içinde benimsiyorlar. Gene Hoca’nın ilave yazılarından Sultanlık’ın Hakim Millet olma karşılığı bu kesimlere “yutturulmuş” bir pazarlık unsur olmadığını da anlıyoruz. Hoca’ya göre, cemaatin görevi “işi ehline vermekle” sınırlıdır. Ehil, yetkiyi bir kez aldıktan sonra vazifesini gene bir şüraya danışarak yerine getirmekle mükellef olsa da, bu, cemaat(ler)in karar oluşum süreçlerine aktif katılımı anlamı taşımaz. Hoca ‚islamda sadece cami cemaati vardır’ derken, cemaatin varlık alanını da cami ve özel alanla sınırlıyor. Siyasete karışacak –Gülen cemaati gibi müdahale etmeye kalkacak- her cemaatin bedelini de ödeyeceğini söylüyor. İşin ehli dışındaki müslümanların hakimiyeti siyaset dışı alanla sınırlı tutuluyor. Siyasete katılımları işin ehlini belirlemek-seçmekten öte gitmiyor. Hoca’yı ciddiye aldığımızda  „Osmanlı Restorasyonu“nda siyasal-kamusal bir katılım alanın olmadıgi, olmayacağı sonucuna varıyoruz. Sultan’ın uygulamaları da bunu teyid ediyor. Kendi kontrolü dışında ne bir medya kuruluşuna, ne bir sivil toplum örgütlenmesine, ne de düşünce açıklamasına tahammül ve müsade ediyor. Parlementodan yargıya hatta hükümete bütün siyasal organların işlevsizleştirildiklerini, sultanın tek başına bütün bunların üzerinde bir konum edindiğini görüyoruz.

Erdoğan ve „Adamları“

Marc Bloch feodal toplumun tanımlayıcı özelliklerinden en başta geleninin vasallık ilişkisi olduğunu söylüyor. Ve vasallığı „başka bir adamın adamı olmak“ olarak tanımlıyor[3]. Büyük göç hareketleri ve Hun (Macar), müslüman ve Wiking saldırıları sonucu Karolinger imparatorluğu dağıldığında ve ortada devlet diye bir kurum kalmadığında, eski yerel ileri gelenler etraflarında bir „adamlar topluluğu“ (vasallar)  yaratmaya başlarlar. Bu ilişkinin ortaya çıkışında „birinin adamı“ (vasal) olanı da, bu adamın beyini de böyle bir ilişkiye iten temel saiki güvenlik endişesi oluşturuyor. Kişi, güvenliğinin garantide olacağı saikiyle birinin vasalı/adamı olur. Vasal/adam beye askerlik (şövalyelik-ritterlik) taahhüt eder, bey de gücü/ nüfuzu sayesinde adamını/vasalını her koşulda koruyacağını (ve de geçimini sağlayacağını) taahhüt eder (“Feodal sözleşme”). Alttaki vasal/adam sığınacak güçlü birini bulur, onun kanadı altında güvenlik ve geçimini sağlama alırken,  üstteki Bey de alttakinin katılımıyla gücünü daha da artırır. Böylece yükümlülüklerini de daha iyi yerine getirir duruma gelir. Daha sonraları başka bölgelerde, doğrudan kendi yanında, kendi malikanesinde savaşçılık yapmayan vasallar da ortaya çıkar. Bunlara da aynı şekilde askerlik hizmeti karşılığı toprak verir (timar sisteminin ortaya çıkışı). Ancak, şövalyelik, dönemin hakim anlayışı gereği prensip olarak sadece savaşçılığı içerdiğinden ve üretim, ticaret vb gibi faaliyetlerle bağdaşmadığından –ki bu faaliyetlerle uğraşanlar daha sonraları edindikleri asillik statülerini kaybederler- bu vasallar ellerindeki toprakları daha alt vasallara veya doğrudan üretim hizmeti karşılığı (angarya) köylülere (bir kısmı serf statüsünde) devrederler. Böylece feodal toplum yukardan aşağı hiyerarşik bir „adamlar toplumu“–vasallık ilişkisi- olarak şekillenir. Bu toplumda herkes bir üsttekinin „adamıdır“. Feodal toplum herkesin bir başkasına kişisel bağımlılık ilişkisi içinde olduğu bir toplumdur. Vatandaş eşitliğini tanımaz.

Menşeinin Osmanlı’ya mı yoksa Kasımpaşa’ya mı dayandığını tespitte zorlansak da, „Reis“in de etrafında vasallık benzeri kendisine biat etmiş bir „adamlar topluluğu“ yarattığını görüyoruz. Bu adamların, Reis’e bağlılıklarını kanun ve anayasaya bağlılıktan daha üstün tuttuklarını, hatta „son mermilerine kadar Reis için savaşmaya ve ölmeye hazır“ olduklarını bizzat kendi ağızlarından duyduk. Ve Reis, devleti parlemento, hükümet vb gibi kurumlarla değil etrafındaki bu „adamlarıyla“ yönetiyor. Devlet idaresi kurumlara yerleştirdiği adamları sayesinde sultanın mutlak kişisel yönetimi haline gelmiş durumda. Sürekli hale gelmiş OHAL „ Reis’in adamlarını“ (ve yaptıklarını) kanunlardan muaf ve üstün duruma sokarken, adamların kendilerinin de son derece cazip maddi imkanlarla taltif edildiklerini görüyoruz. Adeta bir ‚modern tımar sistemi’ geliştirilmiş durumda. “Adamlığın” siyasal/idari alanla sınırlı kalmadığını, ekonomi ve iş dünyasına da hakim olduğunu “Havuz medyası” tartışmalarından biliyoruz. „Reis’in Adamı“ olmayanlar sadece devlet ihalesi alamamakla kalmıyorlar, serbest piyasada da çoğu zaman çelme yiyorlar. Serbest piyasada da kendi „adamlarının“ önü açılıyor. Kimin „adam“ olduğu, kimin „adam“ olmaktan çıktığı da gene Reis’in iki dudağı arasında belirleniyor. Siyaset de ekonomi de Reis’in dağıttığı tımarlara dönüşmüş durumda. Hak ve hukukun yerlerini Reis’in dağıttığı ‚Lütuf’ alıyor. Parlemento, yargı, idari yapı vb görüntüyü kurtaran dekoratif unsurlara dönüştürülüyor, bağımsız irade sergileme özelliklerini kaybediyorlar. Reis ülkeyi adamlarıyla ve adamlık/tımar ilişkisi üzerinden yönetiyor. Özetle, en yukardan en aşağıya, adamlık temelinde katı hiyerarşik bir toplumsal ilişki sistemi toplumsal işleyişin düzenleyici prensibi yapılmaya çalışılıyor.

Mezar kazıcılar: ‚Osmanlı Restorasyonu’nun yarattığı mağdurlar

Herkes bir başka şekilde ifade etse de, susturulan milletvekilinin sözünü ettiği „Başında Erdoğan’ın bulunduğu kuruluş halindeki yeni devletin“ temel işleyiş parametrelerinin  Sultanlık, Hakim Millet ve „Adamlık“ olduğu konusunda bir fikir ayrılığı bulunmuyor. Ama bu yeni devlet kurulurken, bir anlamda kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Zira, hakim kılınmaya çalışılan düzen, Reis’in kimi eski yakın yol arkadaşlarına kadar uzanan geniş toplum kesimlerine ya bu sisteme sultanın adamı olarak dahil olmayı ya da her anlamda toplumun dışına, kıyısına itilmeyi dayatıyor. Biat etmeyenlerin  hayat alanları yok edilirken hak arayış imkanları da ortadan kaldırılıyor. Yeni devlet/düzen kendini inşa ederken geniş kesimleri de kendi mağdurları olarak ‚inşa ediyor’. Toplum Erdoğan Sultanlığı ve mağdurları şeklinde bölünüyor. Ve bu mağdurlar topluluğu Akşener’den Kürtlere ve sosyalistlere çok geniş kesimleri barındıryor. Yeni devlet, hayat alanları ve hak arama imkanlarını ortadan kaldırdığı bütün bu heterojen ve çelişkili kesimleri „Erdoğan Sultanlığı Mağdurları“ olarak aynı potanın içine atıyor. Yakın zamana kadar birarada düşünülmeleri bile imkansız bu kesimler bu potada –Erdoğan mağdurları olarak- yan yana duruyorlar. „Osmanlı Restorasyonu“ Erdoğan’a bir mutlak Sultanlık inşa ettiği kadar kendi muarızlarini, kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Yeni devletin yarattığı bu mağdur ve mağduriyetler Erdoğan Sultanlığına karşı mücadelenin potansiyel tabanını oluşturuyorlar.

Cumhuriyet değerleri

Bu mağdurların bir özelliği, çoğunun hafızasında genç cumhuriyetin yarattığı prensip ve değerlerin dipdiri tazeliklerini koruyor olmaları.  Ve hemen hepsi, değişik yorumlarla da olsa, „Osmanlı Restorasyonu“nun hakim kılmaya çalıştığı prensiplere karşı hukuki eşitlik-eşit vatandaşlık- kanun önünde eşitlik, yargı bağımsızlığı-hukukun üstünlüğü, laiklik- devletin inançlar karşısında tarafsızlığı-din/vicdan özgürlüğü, idarede ve piyasada liyakatın belirleyiciliği vb gibi prensiplerin toplumsal işleyişin temel parametreleri olmasını istiyorlar. Bu noktada toplumsal bölünmenin toplumsal işleyişin temel parametrelerine ilişkin iki alternatif siyasal proje şekline büründüğünü görüyoruz. Erdoğan mağdurlarının bu prensiplere bu kadar bağlı olmalarının en önemli nedeni, yakın zamana kadar toplumsal işleyişin temel parametrelerini teşkil etmiş bu degerlerin kendilerine nasıl hayat alanları açmış olduğunun taze anılarını hafızalarında koruyor olmaları.  „Adamlık“ın yok etmek istediği eşit  vatandaşlığın-hukuki eşitliğin, „Hakim Millet“ anlayışının yok etmek istediği laikliğin, sultan iradesinin üstünlüğünün yok etmek istediği hukukun üstünlüğü- kanun önünde eşitliğin, siyasal katılımın, yasama ve yargı bağımsızlığının pratik anlamını anıları hala korunan kendi hayat tecrübelerinden tanıyor ve onlara tekrar sahip olmak istiyorlar.

Gene aynı nedenle, cumhuriyet ve onun değerleriyle özdeşleşmiş Mustafa Kemal bu prensiplerin sembolü ve temsilcisi olarak bir rönesans-yeniden doğuş- yaşıyor. Yakın döneme kadar kemalizmi problemlerinin kaynağı olarak gören bir çok kesim Mustafa Kemal’in ve kemalizmin erdemlerini yeniden keşfediyor. Adeta, bir yanda „Osmanlı Restorasyonu“, karşısında da „Cumhuriyetin Yeniden kuruluşu“ şeklinde bir siyasal/ideolojik cepheleşme yaşıyoruz. Ulusalcılardan sosyalistlere, hatta kürtlere Erdoğan mağdurlarının çok büyük çoğunluğu hedeflerini „Yeni bir demokratik Cumhuriyet“ şeklinde formüle ediyorlar. Bu geniş heterojen topluluk „Demokratik Cumhuriyeti“ varlıklarının zemini olarak görüyorlar.

Cumhuriyetin problemleri

Ne var ki, „Cumhuriyetin yeniden inşası“nı problemsiz bir siyasal proje olarak değerlendirmek mümkün değil. Her şeyden önce, bu prensiplerin cumhuriyet dönemi boyunca çok iyi işlemediği sır değil. Cumhuriyet insanları her ne kadar padişahın kulu ve tebası olmaktan çıkarıp devletin hukuken eşit vatandaşları yapmışsa da, bu vatandaşlığın siyasal özgürlükleri ancak sınırlı şekilde içerdiğini biliyoruz. Vatandaş özgürlüğü, özellikle de siyasal katılım bakımından bir dizi kırmızı çizgi ile sınırlanmıştır. Medeni hukuk İsviçre’den alınmış olsa da ceza hukuku faşist İtalya kopyalanmıştır. Kürtlere, solculara, hatta müslümanlara kendilerini ifade alanı pek tanınmamıştır. Bunlar sürekli şüpheli vatandaşlar olarak görülmüşlerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca, tek parti iktidarından askeri darbelere kadar özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı bir çok dönem vardır. Cumhuriyet de bu kısıtlayıcı, baskıcı, otoriter uygulamalarıyla kendi mağdur ve muhaliflerini ortaya çıkarmıştır. Hatta bugünkü Erdoğan karşıtı cephe bizzat cumhuriyet döneminin bu dışlamalarının mirası bir dizi ciddi bölünme ve çatışmayı tortu/kalıntı halinde içinde barındırmaktadır. Örneğin Kürtlerin kemalist ideolojiyle, özellikle de „Ulusalcı“ koluyla yaşadığı „anlaşma problemi“  ortadadır. Kürtlerin çoğu kemalizmi kürt probleminin kaynağı olarak görmektedirler. Sosyalistlerin kendilerini özellikle Akşener ve eski MHP ekibi ile aynı saflarda düşünebilmelerinin zorluğu da ortadadır. Ama bütün bunlara rağmen, gene de bütün bu kesimler hayat alanları yok edilmiş Erdoğan mağdurları olarak „aynı mekana“ kovulmuş durumdalar ve orada isteseler de istemeseler de, birbirlerini sevseler de sevmeseler de yan yana duruyorlar. Kaçınamadıkları zoraki bir yan yanalık içindeler.

Hesapta olmayan bu zoraki durumun nasıl yönetileceğine ilişkin son derece ciddi ve zor siyasal soruların cevap aradığı ortadadır. Kürtlerin kemalist kesimlerle –müstakbel- işbirliklerini nasıl tasavvur ettiklerine dair henüz fazla bir şey bilmiyoruz. Hala ısınma ve deneme turları döneminde gibiler. Toplumsal ilginin „Barış“ ve „Çözüm“den ‚Osmanlı Restorasyonu’ ve Cumhuriyet değerlerine kaymış olması Kürt hareketinin kendini tanımladığı ideolojik zemini de hayli aşındırmış bulunuyor. Kürt hareketi kendini Cumhuriyet değerleriyle yeniden tanımlıyabilecek midir? Bunu nasıl yapacaktır? Bunlar hala müphemliğini koruyor. Kemalistlerin Kürtlerle işbiriliğini nasıl tasavvur ettikleri konusunda da aynı şeyler geçerli. Sosyalistler ise Akşener ekibini „emperyalizm ve yerli egemen sınıfların mevcut şartlardaki Erdoğan alternatifi hamlesi“ olarak değerlendirme eğilimindeler. Bu ekibi egemen sınıf temsilcisi olarak karşıya alarak problemi  çözmeyi umuyorlar. Ne var ki Erdoğan’ı alt edebilmek bu yaklaşımın siyasal sorunlarını görebilmekten ve aşabilmekten geçiyor. Eski bildiklerimiz bizi hem uyarıyor hem de ipucu veriyor.

Siyasal başarının sırrı

Benim kuşağım siyaseti 70’li yıllarda öğrendi. Ve en önemli kaynaklarımızdan biri olan Mao siyasette başarının formülünü –yaklaşık olarak- şöyle formüle ediyordu: „Karşı cepheden mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi tarafsız hale getirmek, tarafsız durumdakilerden mümkün olduğu kadar çoğunu kendi tarafımıza çekebilmek“.  Bu prensibin bugün de geçerli olduğunu düşünmekle birlikte, Akşener ya da benzer kesimler için nasıl uygulanabileceğinin son derece ince bir düşünce ve ustalık istediği ortadadır. Ve bu konuda gene eski bildiklerimizden bazılarını hatırlamak ufkumuzu açacaktır. Bu inançla, Mahir Çayan’ın Demokratik Devrim üzerine yazdıklarından iki paragrafı hatırlatmak ve yorumlamak istiyorum:

Marks ve Engels'in öngördüğü aşamalı devrim teorisinin temelinde, Almanya'daki gecikmiş burjuva devrimini, liberal burjuvaziyi karşıya alarak bizzat proletaryanin, küçük-burjuva demokratlarla ittifak kurarak yapması ve proletaryanin hiç durmadan, devrimi sürekli kılarak sosyalizme geçmesi düşüncesi yatmaktadır. Bu teoriye göre: Liberal burjuvazi karşıya alınmalıdır, çünkü … feodallerle anlaşarak devrime ihanet etmiştir. Bu yüzden Almanya'daki burjuva devrimi, ancak liberal burjuvazi karşıya alınarak, yani ona rağmen gerçekleşebilir.

Bununla beraber bu devrim, sosyalist bir devrim olmayacaktı, "cumhuriyetçi ve sosyal" bir devrim olacaktı. Feodal ve mahalli aristokrasi devrilecek, herkese oy hakkı tanınacak, köylüler serf durumundan kurtarılacak, özgür vatandaş durumuna getirilecek, ve de burjuva demokrasisi derinleştirilecekti. Fakat özel mülkiyet, kapitalist sömürü ve sınıflararası çatışma devam edecekti. Ancak özel mülkiyetin yanında kamu mülkiyeti de, proletaryanin yönetime katılması ölçüsünde yer alacaktı. Yani proletarya ekonominin ve üretimin düzenlenmesinde söz sahibi olacaktı. Devletin sınıfsal niteliği ise karma olacaktı. İktidar, işçilerin, köylülerin ve radikal küçük-burjuvazinin ortak iktidarı olacaktı. Böylece "sosyalist demokrasiye" doğru yeni bir hamlenin şartları yaratılmış olacaktı. (Mahir Çayan, Kesintisiz 1, italikler benim MK)

Çayan, yazının devamında, bu devrim anlayışının temel esprisinin devrimci mücadelede köylülüğün potansiyelinden faydalanmak olduğunu ifade ediyor. Zira, devrim hedeflerinin çoğu serf konumundaki köylüleri doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu durumda Çayan’ı şöyle anlamak doğru olur:

  1. Siyasetin somut, güncel hedefini –ütopyalar değil- içinde yaşanılan şartlar ve onların ortaya çıkardığı mağduriyetler belirler: Feodal ilişkilerin tasfiyesi, cumhuriyetin ilanı, özgür vatandaşlığın getirilmesi, herkese oy hakkı, demokrasinin geliştirilmesi,  vb.
  2. Bunlar aslında başka sınıfların yapması gereken işlerdir. Ama onlar buna sırtını döndüğünden bu işlevi yerine getirmek proleteryaya (sosyalistlere, komünistlere) kalmıştır. Onlar sırtını döndüğü için proleterya (sosyalistler) somut şartların ortaya çıkardığı bu hedefleri üstlenmeli, yapılması gerekip de yapılmayan işleri gerçekleştirmeye talip olmalıdır.

Ve bu paragraflarda en önemlisi, Çayan sosyalistlerin bir burjuva toplumunu, bir „karma ekonomiyi“ yönetmeye talip olmaları gerektiğini,  ekonomisiyle, siyasetiyle içinde karşı olduğu güçlerin de bulunduğu bir karma toplumu yönetmeye soyunmaları gerektiğini söylüyor.

Sosyalistler ve cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak

Bu yaklaşımı „Osmanlı Restorasyonu“na karşı Cumhuriyet değerlerin hakim kılınması mücadelesine  taşıdığımızda, sosyalist güçlerin işlevleri de aydınlanmaya başlar. Bu noktada Etienne Balıbar’ın aynı sorunu ele aldığı bir makalesini hatırlatmak faydalı olacaktır. Balibar bu makalesinde Fransa tarihinde sosyalist mücadelenin Fransız İhtilalinin „eşitlik, özgürlük ve kardeşlik“ ideallerinin nihai sonuçlarına taşınması şeklinde kristalize olduğunu, ‚Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’in sosyalizm mücadelesini de anlamlandıran temel değer ve referanslar olduğunu anlatıyor[4]. Benzer şekilde, Türkiye’deki sosyalistlerin de işlevlerini cumhuriyet değerlerini nihai sonuçlarına (varabilecekleri en uç noktaya) kadar dinamikleştirme olarak belirlemeleri hem şartların ortaya çıkardığı duruma, hem de Çayan’ın ve Balıbar’ın ruhuna uygun düşecektir. Eğer cumhuriyet değerleri genel anlamda Erdoğan mağdur ve muhaliflerinin bütününün üzerinde (yan yana) durdukları zemini oluşturuyorsa, sosyalistlerin işlevi, bu blok içindeki sağ, ortodoks güçlerin bu değerleri otoriter, tutucu, milliyetçi, şovenist vb sınırlarda tutma girişimlerine karşı, bunları radikal demokrat  bir doğrultuda (radikal bir eşitlik ve özgürlük doğrultusunda) dinamikleştirmek olabilir. Aynı değerlere, aynı zemine bağlı kalarak gene de farklı olmak ancak bu anlama gelebilir.

İşin gerçeği, bu değerleri dinamikleştirmeden bu mağdur ve muhaliflerden birleşik bir mücadele bloku ortaya çıkarmak da mümkün değildir. Bu değerlere bağlılık Akşener gibileri de dahil herkesi Sultanlığın karşısında aynı zeminde tutarken, bu değerlerin dinamikleştirilmesi blokun sürükleyen, gelişimi ilerleten faktörünü oluşturur. Bu durumda Akşener’in sağcılığı, hatta eski faşistliği de işlevselliğini yitirir. Cumhuriyet değerlerine bağlı kaldığı müddetçe açıktan karşıya alınması gereken bir güç olma özelliği taşımaz. Bu zemeinde sadece açıktan „Osmanlı Restorasyonu“ karşıya alınır.

Kaldı ki, eğer Erdoğan mağdurları arasındaki işbirlikleri, ortak mücadeleler tesadüfi olmaktan çıkarılmak, sağlam, kalıcı, birleşik bir güç odağı yaratılmak isteniyorsa, bunun, cumhuriyet değerlerini radikal demokrat doğrultuda derinleştirmek, dinamikleştirmek dışında bir yolunu bulmak da zordur. Kürtler mağdurlar topluluğunun ana unsurlarından birini oluştururken ve Cumhuriyet uygulamaları Kürtlerin hafızalarında sıkıntı olmaya devam ederken, bu değerleri „özgürlükçüleştirmeden“, demokratikleştirmeden cumhuriyeti nasıl Kürtler için kabul edilebilir hale getirebilirsiniz? Bu değerler demokratikleşmeden, özgürlükçü bir içerik yansıtmadan nasıl olup da Kürtler kendi varoluşlarını kalıcı şekilde cumhuriyet ve değerleriyle özdeşleştirebilirler, cumhuriyeti kendi varoluş koşulları ve umut olarak benimseyebilirler?

Özetle, cumhuriyet değerlerini Erdoğan mağdurlarının ortak varoluş zemini olarak muhafaza etmek, mağdurlar topluluğundan birleşik bir güç odağı ortaya çıkarılabilmek bunların radikal demokrat bir doğrultuda dinamikleştirilmelerine bağlı görünüyor. Sosyalistler bu işi yapmaya, süreci (Akşener ve benzerleri de dahil) bir bütün olarak yönetmeye ve ilerletmeye  talip olmalıdırlar. Bu güçleri Erdoğan’ın, aralarındaki çatışma noktalarını ısıtarak, bölme girişimlerine karşı bağışıklı hale getirmek de gene ancak bu cumhuriyet değerlerinin demokratikleştirilmesiyle mümkün olabilir.

 

30.08.2017

 

 



[1] http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/08/31/yeni-bir-devlet-kurulur-chp-onun-icinde-yerini-alamaz/

 

[2] Aktarıldığı yer: ‚Karaman: Müslümanlar eşcinsellere hoşgörü değil tahammül gösteriyor’, T 24  07 Ağustos 2011

 

[3] Die Feudalgesellschaft, Propylien 1982 s.180

[4] „Menschenrechte“ und „Bürgerrechte“. „Die Grenzen der Demokratie“ kitabı içinde.

Dienstag, 14. November 2023

Adalet Yürüyüşü ve politika

 

Adalet Yürüyüşü ve politika – Mehmet Süreyya

Sendika.org 04 Ağustos 2017 12:30

“Birinin başlattığı bir girişimi başkalarının devam ettirmesi”

Kemalist kesim ve Kürt hareketi blokun iki uç kutbunu oluşturuyorlar. Alevilerden sosyalistlere, kadın hareketi ve çevrecilere kadar geniş bir kesim de bunlar arasındaki dağınık unsurları oluşturuyor. Maltepe’nin devamı büyük ölçüde, iki ucu bir arada tutacak bir merkez yaratmaya bağlı görünüyor

“Birinin başlattığı bir girişimi başkalarının devam ettirmesi”

Kılıçdaroğlu Ankara’dan yola çıktığında yayımlanmaya başlayan “Referandum ve Hayır bloku” başlıklı 4 bölümlük yazı dizimizin[1]

son bölümünde öncülük olarak politikayı böyle tasvir etmiştik. Tepkili ama sadece yan yana duran kesimlerin, içlerinden biri diğerlerinin kendi başlarına açığa vuramadıkları tepkilerini ortaya koymalarının yolunu açan, bunun imkânını yaratan bir girişim başlattığında, bu girişimi katılarak devam ettirdiklerini ve buradan ortaya bir grup oluşumu çıktığını; politik gücün tepkili insanları bu şekilde bir grup oluşumu içine sokarak yaratıldığını söylemiştik. Bu öncülük işlevi nedeniyle girişimi başlatanın diğerlerinin sevgi ve itibarına mazhar olduğunu, bu itibar sayesinde de onları yönlendirme imkânına kavuştuğunu, onların önderi (lideri) konumuna geldiğini ilave etmiştik.

“Adalet Yürüyüşü”  bu tezin ders kitaplarına girecek bir örneklenmesi oldu. Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan tek başına başlattığı girişim, tepkilerini açığa vurabileceği bir imkân arayan milyonlarca insana bunun yolunu açtı, imkânını yarattı. Öyle yoğun bir katılım oldu ki, Maltepe’de Hak-Hukuk-Adalet isteyen 2 milyon civarında insan Kılıçdaroğlu’nu dinliyordu. Bir ay öncesinde koltuğu sallantıda, liderliği tartışmalı Kılıçdaroğlu da bu girişimi sonrası liderliğe terfi etti.

AKP çevrelerindeki telaşın nedeni

Maltepe iktidar çevrelerinde öyle bir telaş yarattı ki toplumu orada toplananların 2 milyon değil sadece 170 bin olduğuna inandırmak için yandaş gazetelerinden Cumhurbaşkanına herkes özel bir gayretin içine girdi. Görüldüğü kadarıyla en çok da kendilerini, kendi tabanlarını buna inandırmanın gayreti içindeydiler. Bu telaş sebepsiz değildir. Zira, toplumu umut yaratarak peşine takma yeteneğini (hegemonya) yitirmiş bir iktidar, eğer iktidarı bırakma niyetinde değilse, ancak gerilim yaratarak orada kalabilir; hegemonya boşluğunu ancak gerilim ve korku ile doldurabilir. Kaosun yol açtığı belirsizlik korkusunun insanları hâkim güce yönelteceği düşünülür. Zira, hesaba göre, ne tarz olursa olsun toplumda bir düzenin olması kişiye yarın ne olacağını tahmin ve hayatını planlama şansı verir; insanlar da bu nedenle diktatörlük bile olsa düzenli bir işleyişi kaosa her zaman tercih edecekler ve güce, güclü olana yöneleceklerdir. Kaos ortamında güç olmak düzen olacağının ümidi olmak anlamını taşır. Erdoğan’ın her problemi daha büyük yeni bir gerilim yaratarak aşmaya çalışmasının gerisinde bu hesap yatar. Gezi’den bu yana hemen her problemi -bir biçimde- aşabilmiş olması da bu hesabın ne kadar gerçekçi olduğunu gösterir. Bütün herkes siyasal sonunun geldiğini, Yüce Divan’da yargılanacağını düşünürken 17/25 Aralık’ı bile kendisine darbe yapıldığı şeklinde daha büyük bir gerilim yaratarak aşmayı becerebilmiştir. En son yaratılan FETÖ’cülük korkusu ise bütün diğer korkuları bastırmış, kendi partisini bile bir arada tutmanın temel dayanağı ve aracı haline gelmiştir.

Korku, yaşanan ortamın temel dayanağıdır. Yeni bir “hikaye” yaratamadığı müddetçe Erdoğan ancak korku sayesinde ve korku yaratabildiği sürece iktidarda kalabilir. Ülkeyi OHAL’le yönetmesi de bu yüzdendir. Ancak, korkuya dayanmak bu iktidarın aynı zamanda en büyük zaafıdır. Ancak korku yaratabilirlerse ‘güçlü’ kalabilirler. Bu zaaf bir zorunluluk doğurur: Varlıkları, toplumdaki tek gücün kendileri olduğu ve çok güçlü oldukları algısının fikri sabit derecesinde topluma hâkim kılınmasına bağlıdır. Bu algı yıkıldığında toplumda korku iklimi dağılmaya, güçleri ve iktidarları da erimeye başlar. Maltepe, toplumda ikinci bir toplumsal/siyasal gücün doğduğuna işarettir. AKP ve Erdoğan’ın tek güç ve çok güçlü olduğu algısını tartışmalı hale soktuğu için korku iklimini de dağıtacak bir potansiyel taşır. Bu ise Erdoğan ve AKP iktidarının altındaki zemindir. Telaşa düşmelerinin nedeni budur. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde toplumda ikinci bir güç oluştuğu algısını yok edebilmek için ellerinden geleni yapacakları, böyle bir algı yaratabilecek her girişimi ne pahasına olursa olsun daha kaynağında ezmeye çalışacakları beklenmelidir. Bu yöntemler aynı zamanda kendilerinin tek ve en güçlü olduğu algısını devam ettirmenin de temel yöntemleridir.

Ama, güçlerinin böyle bir algı yaratmaya bağlı olması, onların aslında yarattıkları algı kadar güçlü olmadıklarının da itirafıdır. Bu da en büyük korku ve zaaflarını ortaya çıkarır. Yarattıkları korkunun ve en güçlü oldukları algısının ortadan kalkması en büyük korkularıdır. Zira, bu algının sonu iktidarının da sonu anlamını taşır. Ve Erdoğan mağdurlarının Maltepe’de uç veren bu yeni gücü her şeyden önce bu korkuyu yok etme potansiyeli perspektifinden değerlendirmeleri ve politikalarını buna göre belirlemeleri doğru olacaktır.

Politika, merkezine Maltepe’de uç veren bloku korumayı yerleştirmelidir

Ancak bir güç sergiledikleri ölçüde korku iklimi ve bundan beslenen iktidarı yok edebileceklerse, Maltepe’de bir araya gelenler açısından oluşturdukları blokun koruması, özellikle de bütünlüğünün muhafazası hayatı önem taşır. 70’li yılların tecrübesi de bize aynı şeyi söyler.

Ecevit 70’li yıllarda 12 Mart’ın yarattığı korku ortamını bir “Demokratik Sol” hareket yaratarak dağıtmış ve hükümet olmuştu. Bu sol hareketin içinde aydınlardan, Alevilerden, sendikalara, işçilere, yoksul köylülere ve sosyalist gençlere kadar herkes bulunuyordu. İktidarı terk etmek istemeyen egemen güçler (CIA + derin devlet + sağ partiler ittifakı) bir komünizm korkusu yaratarak iktidarı terk etmemenin yolunu aradılar. Solu korkutarak sindirme görevini de sivil faşist çetelere verdiler. 75 sonrasında siyaset solun sindirilmesi, sol blokun dağıtılması ve buna karşı solun kendini koruması zemininde belirlendi. Ecevit bunu güvenlik güçlerini kullanarak, devrimciler (sosyalist gençler) ise herkesin kendi yaşadığı mekânda kendini koruyacağı meşru müdafa temelinde gerçekleştirmeye çalıştı. Sol kitlenin nasıl korunacağı konusunda tercihler ayrıştı. Öncüsü ve lideri Ecevit olmasına rağmen “Demokratik Sol” blokun korunmasında devrimciler, özellikle de Devrimci Yol daha etkili ve başarılı olduğu için blokun önderliği de Ecevit’in devam eden karizmasına rağmen süreç içinde devrimcilere doğru kaydı. Devrimciler bloku ciddi ölçüde yönlendirir hale geldiler. Türkiye tarihindeki ilk devasa sosyalist, radikal devrimci kitlesellik de bu sayede yakalandı. Bu bize şunu gösterir: Liderlik, önderlik, bir grubu yönlendirme yeteneği bir defada halledilen bir konu değildir. Değişen şartlarda blok içinde başka bir unsur beklenen işlevleri daha iyi doldurduğunda bloka da yön verme yeteneği kazanır. Bu gerçeleştiği ölçüde de bloka kendi damgasını vurmaya başlar; önderliğine ortak olur. Blokun kimliği, karakteri de değişmeye başlar. Devrimciler blok unsurlarının can güvenliğini daha iyi koruyabildikleri için böyle bir önderlik yeteneği elde etmişlerdir.

Ne var ki, devrimciler sol bloku, Ecevit de dahil, bir bütün halinde bir arada tutacak politika geliştirmede aynı başarıyı gösterememişlerdir. Sonuçta blok kırılmış, Ecevit ve devrimciler birbirine düşmüştür. Ecevit sosyalistleri anarşist ve terörist olarak kriminalize ederken sosyalistler de Ecevit’i tekelci burjuvazinin temsilcisi olarak adeta karşı kampa itmişlerdir. Bu kırılma 79 senato seçimlerindeki hezimetle birlikte önce solun devlet kurumlarındaki bütün mevzilerini kaybetmesine yol açmış, devlet tamamen korku yaratmak isteyen sağ ittifakın eline geçmiştir. Askeri darbenin başarısının gerisinde de bu parçalanma yatar. Çatışmalar kaos algısı yarattığı ölçüde en güçlü ve tek güç askerler topluma bir düzen geleceğinin yegane umudu haline gelmişlerdir.

Barış sürecinde de benzer bir gelişim görürüz. Masanın devrilmesinin gerisinde HDP’nin önlenemez yükselişi yatar. Erdoğan terör, ülke birliği ve üniter devlete tehdit gerekçeleriyle masayı devirdiğinde PKK da hemen savaş politikalarına yönelir. HDP barış politikalarını Öcalan’ın ‘silahlar susun’ mesajıyla ortaya çıkan geniş bloka hâkim kılmada yetersiz kalır ve Kürt hareketi barış temelinde yakaladığı birliğini muhafaza edemez. Sonuç yenilgi olur. Erdoğan algı yaratmada o kadar başarılı olur ki, dokunulmazlıkların kaldırılmasına CHP de ‘anayasaya aykırılığı açık olmasına rağmen’ destek vermek zorunda kalır. Barış hareketi kendi içinde böyle bir kırılma yaşadığı için bu gücün yerinde bugün yeller esmektedir.

Maltepe ve sol

Maltepe oluşumunun aynı akıbete uğramaması bu tecrübelerin iyi okunması ve derslerin doğru çıkarılmasına bağlıdır. Ne var ki bunun yapıldığını söyleyebilmek pek mümkün görünmemektedir. Maltepe’ye baktıklarında solun önemsiz sayılmayacak bir kısmı oradaki grubu ve sergilediği gücü değil “burjuvazinin temsilcisi” CHP ve Kılıçdaroğlu’nu görmekte ve oluşuma mesafeli durmaktadırlar. Öte yandan, ulusalcılar kalabalığa baktıklarında sadece “bölücüleri” görebilmişlerdir. Oysa, orada görülmesi gereken şey her şeyden önce insanların bir araya gelerek sergiledikleri güç ve bu gücün korku iklimini yok edecek yegane potansiyeli oluşturmasıdır. İnsanların bir araya gelebilme yetenekleri yaşatıldığı ölçüde bu güç ve umut yaşayabilir. Daha da büyüyebilir.

Bu grubun ilelebet bir “Kılıçdaroğlu grubu” kalacağının garantisi yoktur. Bunu Ecevit örneğinden biliyoruz. Grubu ayakta tutmakta, savunmakta kim doğru, isabetli girişimler yaparsa, grup da giderek onun etkisi altına girecek, grubu o yönledirir hale gelecektir. Grubun karakteri kimin önderlik fonksiyonlarını daha iyi doldurduğu ile alakalı olup, buna bağlı olarak grubun karakteri de değişir. 70’lerdeki tecrübe bize bunu anlatır. İktidar şimdiden her türlü yoldan bu kalabalığı sindirme ve dağıtma çabası içindedir. Kılıçdaroğlu’nun bu saldırıları savuşturacak, grubu koruyacak beceriye sahip olduğu ise son derece şüphelidir.

Maltepe’deki kalabalığa baktığında Kemalist cumhuriyetçileri gören ve CHP’den davet (Sırrı Süreyya) ve özür (Ertuğrul Kürkçü) bekleyen HDP’liler için de aynı şey söylenebilir. HDP milletvekillerine hapishane yolunun açılmasında CHP, özellikle de Kılıçdaroğlu hayati bir rol oynamış olsa da Maltepe grubunu Kılıçdaroğlu’na terk etmeleri hayati bir hata olacaktır. Zira, böyle bir oluşumu devam ettirmede Kılıçdaroğlu’ndan çok daha fazla birikim ve beceriye sahiptirler. Bu yeteneklerini ortaya koyabildikleri ölçüde bu kalabalık da HDP’nin tonlarını benimsemeye başlayacaktır. ‘Silahlar susacak’ dediklerinde askerlik çağında oğlu ve damadı olan Türk, Kürt bütün anne ve babaların sevgisini kazanabilmişlerdi. Bu onlara Kürt olmayan kesimler içinden yeni bir taban kazandırırken, Türklerin Kürt hareketine bakışını da değiştirmişti. Aynı şeyi şimdi de yapabilirler. Kaldı ki HDP’nin, Barış Hareketi’nin siyasal mevcudiyeti de büyük ölçüde buna bağlı görünmektedir.

Kılıçdaroğlu, meydandaki büyük kalabalığın toplanmasına öncülük yapmış olmanın verdiği özgüvenle daha miting konuşmasında esas hedefinin 2019 seçimlerinde AKP tabanından oy almak olduğunun işaretlerini vermeye başladı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki katkısı nedeniyle HDP’lilerin tepkileri ve soğuklukları ortadayken, bu kesimi rahatlatacak bir girişimde bulunmayıp gözünü sağ tabana dikmiş bir politikacı görünümü sergiledi.  “Önündeki olmuş elmaları bırakıp gözünü daldaki ham armuta diken” birinin yaşadığı en sık olay eldeki elmaların da gitmesidir. Sokak protestolarına daha fazla ağırlık vereceğini ifade etmiş olsa da “bir adım ileri iki adım geri” çizgisini bundan böyle de devam ettireceği ihtimali hayli yüksektir. Kılıçdaroğlu’nun sergilediği en büyük risk, şapkadan yeni bir “Ekmeleddin” çıkarma ihtimalidir. Sağcılaşarak AKP tabanından oy kapmaya çalışmak eldeki bulgurdan olma politikasıdır. AKP iktidarına son vermenin yolu korku iklimini yok etmeye bağlıdır ve bunun yolu da bir (alternatif) güç sergilemekten geçer. Kılıçdaroğlu’nun bunu anladığını söyleyebilmek zordur. Bununla birlikte zikzaklı da olsa bu grubun devam ettirilmesinde bundan böyle de rol oynamaya devam edeceği son derece açıktır. Ankara’dan başlattığı yürüyüş çok büyük ihtimalle ana muhalefet partisi başkanı olduğu için daha başlangıçta engellen(e)memiştir. Yetkililerin yaşına bakıp daha ikinci etapta yürümeyi bırakacağını, buradan da muhalefeti aşağılayacak yeni bir fırsat doğacağını düşünmüş olmaları da kuvvetle muhtemeldir. Bu kararlarından bugün hicap duydukları hissedilebilmektedir. Bazı girişimlerin ancak Kılıçdaroğlu gibi mevki ve makam sahipleri tarafından başlatılabileceğini kabul etmek gerekiyor. Onların demokrasi mücadelesinde rolleri çoğu zaman bununla sınırlıdır.

Maltepe’yi korumak ve bir arada tutmak

Maltepe’yi korumak bir yanıyla mağdurların hak, adalet ve özgürlük arayışlarını devam ettirmelerine, saldırılara, engellemelere karşı yeni yollar, yeni biçimler bulabilmelerine bağlıdır. Bunda başarısız oldukları söylenemez. Her türlü baskıya rağmen toplum susturulamamış, teslim alınamamıştır. Ancak buna bakıp problemin hallolduğu düşünülmemelidir. 70’lerdeki gibi muhalif bloku birlikte hareket ettirecek bir yolun bulunamaması cok büyük bir risk oluşturmaktadır.

Kemalist kesim ve Kürt hareketi blokun iki uç kutbunu oluşturuyorlar. Alevilerden sosyalistlere, kadın hareketi ve çevrecilere kadar geniş bir kesim de bunlar arasındaki dağınık unsurları oluşturuyor. Bu iki kutbun hem sözcüler hem de taban düzeyinde birbirlerine olan soğuklukları sır değil. Maltepe’nin devamı büyük ölçüde bu iki ucu birarada tutacak bir merkez yaratmaya bağlı görünüyor. Bu iki uç kutup arasına girecek, birbirlerine tepkilerini emecek, bir aradalıklarını mümkün kılan bir söylem geliştirecek bir merkez eksikliği yaşanıyor. Blokun bir aradalığı bu işlevi dolduracak bir merkez yaratmayla son derece bağlantılı görünüyor. Bu becerilemediğinde tarihin bir kez daha tekerrür edeceği ve toplumun tamamen teslim alınmasına bir adım daha yaklaşılacağı açıktır.

Hayır Bloku (IV): İnsan Hakları davası ve öncülüğün rolü

 

Hayır Bloku (IV): İnsan Hakları davası ve öncülüğün rolü -Mehmet Süreyya

26 Haziran 2017 23:44

Hayır Bloku’na baktığımızda bir araya gelmiş ve akıl yürüten ya da akıl yürütebileceği zemin arayan bir topluluktan çok, Erdoğan’a ve AKP iktidarına son derece tepkili ve bu tepkisini ortaya koyacak vesile ve yol arayan bir kitle görüyoruz Yazı dizimizin önceki bölümlerinde, birincisi, hak ve özgürlük arayışlarının birbirinden kopuk (sadece yan yana) olmasının Hayır Bloku’nun hakim […]

Hayır Bloku’na baktığımızda bir araya gelmiş ve akıl yürüten ya da akıl yürütebileceği zemin arayan bir topluluktan çok, Erdoğan’a ve AKP iktidarına son derece tepkili ve bu tepkisini ortaya koyacak vesile ve yol arayan bir kitle görüyoruz

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde, birincisi, hak ve özgürlük arayışlarının birbirinden kopuk (sadece yan yana) olmasının Hayır Bloku’nun hakim karakterini oluşturduğunu, zira bu mücadelelerin sırf kendisi ile sınırlı imtiyaz mücadeleleri şeklinde yürütüldüğünü; bunların toplamının ortak bir irade bloku ortaya çıkarmadığını; hatta Hayır unsurlarının kendi aralarında da çatışma yaşadığını, hak ve özgürlük arayışı içindeki bir unsurun gene blok içindeki bir başka unsurun hak ve özgürlük arayışına çok rahat karşı çıkabildiğini; bu durumun da bloku bölüp parçaladığı gibi, blok unsurlarını Erdoğan-AKP’nin manevralarına açık hale getirdiğini, bu nedenle de Hayır Bloku‘nun zayıf bir kalite sergilediğini ortaya koymaya çalıştık.

İkinci olarak, hak ve özgürlük arayışları evrensel insan hakları söylemini temel referans yaptıklarında bu heterojen mücadelelerden ortak bir dava yaratılabileceğini; hak ve özgürlük arayışı içindeki unsurların ancak bu durumda aynı ortak davanın bileşenleri haline geleceğini ileri sürdük. Bu düşüncemizi de İnsan Hakları söyleminin her bir unsura kendi hakkını ve özgürlüğünü vazedebilme karakteriyle gerekçelendirdik. Bu temelde, hak ve özgürlük arayışı içindeki heterojen unsurların ortak referansı olabilme yeteneğine sahip tek söylem olduğunu ileri sürdük. Hayır cephesi bir özgürlük ve demokrasi davası ortaya çıkaracaksa, temel referans söylemin İnsan Hakları olması gerektiğini söyledik.

Üçüncü olarak da, blok içinde bu irade ile ortaya çıkmış güçlü bir çekim merkezinin olmadığını, Hayır Bloku‘nun merkezinin boş olduğunu söyledik. Blokun iki ucunda Türk ve Kürt ulusalcılığı şeklinde iki çekim merkezi bulunduğunu, bunların her birinin blokun sadece bir kısmını temsil yeteneğine sahip olduğunu, blokun bütününü temsil yeteneğine sahip bir çekim merkezi olacak, bu iki uç arasında tampon rolü oynayacak, blok unsurlarının savrulmasını önleyecek, iktidar blokunun manevralarına set çekecek bir merkezi aktör eksikliği yaşandığını ifade ettik.

“Öncülük” ve “önderlik” sorunu

Bu bölümde esas olarak bu merkezi yaratmada öncelikle “öncülük”, “önderlik” fonksiyonları eksikliği yaşandığını göstermeye çalışacak ve bu fonksiyonların sosyolojik boyutta ne anlama geldiğini ortaya koymaya çalışacağız. Bir bakıma Hayır Bloku’nun problemlerini aşmada Mahir Çayan ve Devrimci Yol’un politika anlayışının hala açılım sunduğunu ve kılavuz alınması gerektiğini ortaya koymaya çalışacağız.

Blokun iki uç kutbu arasındaki unsurların (sosyalist hareketler, kadın, çevre, işçi hareketi ve Aleviler) merkez oluşturmaya daha yakın adaylar olarak ortaya çıktıklarını; son üç önemli seçimde merkez rolünü belli ölçüde doldurabilmiş HDP’nin hem iktidar hem de PKK tarafından çok fazla hırpalanmış olduğunu, bütün ileri gelen politikacılarının tutuklandığını, belediye yönetimlerinin elinden alındığını ve partinin de ortaya çıkan bu boşluğu henüz dolduramadığını görüyoruz. Dumura uğratılmış bu partinin önümüzdeki dönemde merkez olma iddia ve yeteneğini sürdürüp sürdüremeyeceğini de henüz bilemiyoruz.

Hayır Bloku’nun diğer bileşenlerinin referandum döneminde sergiledikleri performansı bir merkez oluşturma yeteneği bakımından sorguladığımızda ise iki problem göze çarpıyor. İlk olarak, politikalarını esas itibariyle sırf Erdoğan nefretine dayandırdıkları dikkatimizi çekiyor. Erdoğan’ı yıkacak bir blokun sırf bu nefret temelinde inşa edilebileceği düşünülüyor. Referandum esnasında Şili’den gelen gözlemci bunun yeterli olmayacağını, halka pozitif bir şeyler de söylemek gerektiğini vurgulayarak ifade etmişti.

Bunlar arasında merkez oluşturma iddiası ileri süren bir güç de Haziran Meclisleri. Ne var ki, ortaya çıkış şartları bakımından ilham kaynakları Direniş Komiteleriyle örtüşmedikleri gibi, kendilerini tanımlamaları, meclislere yüklenen işlevler ve meclislerin çalışma prensipleri bakımından da Hayır cephesi içindeki heterojen unsurlardan organize bir grup yaratma yetenekleri hayli tartışmalı görünmektedir. Politikalarını İnsan Hakları temelinde değil, laik cumhuriyet ve emperyalist güçlerden bağımsızlık üzerine oturtur görünmektedirler. Laikliğin Hayır Bloku’nun temel hedeflerinden birini teşkil etmesi gerektiği açık olmakla birlikte, bunun kendi başına herkesin özgür olacağını ne vazettiği ne de gerçekleştirdiği 90 kusur yıllık cumhuriyet tarihinin ortaya koyduğu en önemli tecrübelerden biridir. Kaldı ki bugünkü durumun ortaya çıkmasında en önemli nedenlerden birini cumhuriyetin ve laikliğin kendini demokratikleştirememesi oluşturur. Haziran Meclisleri bunun biraz farkında görünmekle birlikte, çözüm konusunda doyurucu bir yöntem sunmaktan uzaktır.

Meclislerin işlevi

Meclis fikrinin ortaya atılışının da problemli olduğunu, Gezi’nin yanlış yorumlanmasına dayandığını ifade etmek gerekir. Gezi kitlesel bir olay olarak ortaya çıktıktan sonra katılımcıların kendi aralarında geliştirdikleri yatay demokratik ilişkiler, farklı hayat anlayışlarının meşruiyeti ve bir aradalığı, değer olarak vurgulanması vb sanki Gezi bunlar sayesinde, bunlar olduğu için ortaya çıkmış gibi yorumlanmakta, Gezi’nin ortaya çıkardığı ilişki ve değerler Gezi’yi yaratan unsurlar olarak ele alınmaktadır. Bu temelde meclislere Habermas’ın liberal katılımcı konsensüs düşüncesi ile anarşist “hiyerarşisizlik” karışımı bir işleyiş önerilmekte[1], muhalif herkesin bu demokratik işleyişi gördükçe meclislere katılacağı, iktidara alternatif bir blokun bu yoldan ortaya çıkacağı umulmaktadır.

Meclisler, İnsan Hakları söylemini temel referans yapsa ve İnsan Hakları da çok parlak bir fikir olsa bile, bir fikrin sırf tartışma ve argüman temelinde kitlelere kavratılamadığını yaşanan tecrübeler yeterince ortaya koymuş olmalıdır. Türkiye’deki entelektüellerin neredeyse yarısı, ortaya konan bütün argümanlara rağmen gene de büyük bir pişkinlikle “Erdoğan” diyebiliyorsa, bu durum Erdoğan sevgisinin argümanın üstünde bir güce sahip olduğunu gösterir. “Kürtlerin özgürlüğü kötüye kullandıklarını” ileri süren Hayır Bloku unsuru hukuk doçentinin durumu da pek farklı değildir. Üniter devlet sevgisi insan hakları, eşitlik, özgürlük vb gibi argümanların üstünde bir değer sergilemektedir. Bunların yanında, Haziran Meclislerini ortaya atanların, içinden geldikleri politik geleneğe baktığımızda da bir fikrin kitlelere bilimsel tartışmalar yoluyla değil, yaşanan pratikler üzerinden kavratılabileceği söylenir. Ben bu bölümde buna odaklanacak, unutulmuş, modası geçmiş gibi görünse de Mahir Çayan-Devrimci Yol’un politikayı ele alış tarzının bir merkez ve irade oluşturmada daha elverişli açılımlar ve araçlar sunduğunu göstermeye çalışacağım. Bunun için önce, politikanın tanımına ilişkin bazı temel önermelerle başlayacak, düşünce modelimizi de bunların üstüne bina edeceğiz.

Politika, güç, irade…

Politika güç ilişkisidir ve güç yaratma işidir. Politikada hedef güç olmaktır. Ama güç olmak kendi başına bir hedef -örneğin içgüdü- olmayıp gerisinde toplumsal problem ve zorlamalar yatar. Toplumsal olanla ilişkisini biraz sonraya erteleyip önce güç ve politika arasındaki yakın ilişkiyi tanımaya çalışalım. Bu yakın bağı Max Weber’in güç tanımlaması açık şekilde ortaya koymaktadır. Weber’e göre güç “Bir kimsenin iradesini rızası hilafına muhatabına kabul ettirme şansı”dır. Bu tanımın “Bir sınıfın kendi çıkarını toplumun genel çıkarı olarak kabul ettirmesi” ile olan akrabalığı dikkate alındığında, Weber’in güç ve iradeye ilişkin tanımlarının elverişli bir çıkış noktası sunduğu görülür.

Bu tanımı iki farklı şekilde anlamak mümkündür. İlk olarak, güç olmak bir iradeyi etrafındakilere de hakim kılmak, ortak irade haline getirmek olarak yorumlanabilir ki, biz esas olarak politik güç oluşturmakla eş tutacağımız bu yorumla uğraşacağız. İkinci olarak politik güce sahip olanın kendi iradesini hasımlarına (zorla, sırf güç olunduğu için) dayatması olarak değerlendirebilir ki, Hakim Blok ile Hayır Bloku arasındaki ilişki bu türdendir. Bu ikinci durumu yeterince ele aldığımızdan bununla pek uğraşmayacak, dikkatimizi ilk yoruma yoğunlaştıracağız.[2]

Güç ve iradeyi kabul ettirme şansı bu kadar iç içe kavramlarsa, buradan hemen şu soru ortaya çıkar: Nasıl güç olunur? Hannah Arendt buna “grup olarak” diye cevap verir. Zira, “Sadece grubun gücü vardır. İnsanlar sadece grup olduklarında bir güç de sergilerler. Grup dağıldığında güç de kaybolur.” Pierre Bourdieu gücün başka formlarının da olduğunu söylese de, başka hiçbir güç formuna sahip olmayan dışlanmışlar topluluğu sözkonusu olduğunda, grup oluşturmak güç sahibi olmanın tek mümkün yolu olarak ortaya çıkar.

Eğer güç olmak grup olmakla eş anlama geliyorsa, “Nasıl güç olunur?” sorusu “Nasıl grup olunur?” sorusuna dönüşmüş demektir. Grup olmayı beceren güç sahibi de olacaktır. Arendt bu tezine önemli bir ekleme daha yapar ve grup olmayı “birinin başlattığı bir girişimi diğerlerinin devam ettirmesi” olarak tasvir eder. Bir girişim peşinden başkaları da geldiğinde grup eylemine dönüşür ve güç sergiler. Bu tanım aşağıdaki tartışmalarımıza klavuzluk edecektir.

Fikir birliği ve aidiyet

Grup sosyolojik bakımdan iki temel özellik gösterir: ilk olarak ortak amaç, ikinci olarak da üyeler arasında aidiyet duygusu grubu karakterize eder. Grup başka özellikler de sergilemekle birlikte, bu iki özelliği temelinde Hayır Bloku’nun bugün sergilediği “yan yana duran bir heterojen topluluk” olmaktan ayrılır. Bu iki özelliği tekrar bir araya getirip “ortak irade”nin iki boyutu olarak da alabiliriz. Bu durumda, grup yaratmak, bileşeni olacak unsurlar arasında ortak bir irade yaratılmasını anlatır. Ama ortak hedef ve aidiyet hissi şeklindeki bu iki boyutun karakterlerine baktığımızda, birinin “düşünce içeriğini”, diğerinin ise bir “ruh durumunu” ifade ettiğini görürüz. Öyleyse irade oluşturmak hem düşünsel hem de psişik bir süreçtir. Ama irade oluşumu bunlardan hangisine dayanacak,  hangisi temelinde yükselecektir? Bu iki boyut arasında nasıl bir ilişki vardır?

Haziran Meclislerinin düşüncesiyle olan paralelliği nedeniyle bunu Habermas üzerinden tartışmaya başlayalım. Habermas’ta ortak davranış fikir birliğinden doğar. Ruhi yan (aidiyet) bir tarafa bırakılır. İnsanların ortak davranışlarında sanki rol oynamıyor gibidir. Aslında Habermas’ın ortak davranışla ilgilendiğini söylemek de pek mümkün değildir. Sadece insanlar arasında ortak fikrin nasıl ortaya çıktığına odaklanır. Ona göre, kafalarında Hakikate ilişkin bir düşünce taşıyan insanlar bir araya gelip akıl yürütmeye başladıklarında, daha iyi argüman temelinde bir ortak fikir ortaya çıkar. Rasyonel düşünme yetisine sahip insanlar ortaya atılan argümanları özdeğerlendirmelerinden geçirip içlerinden akla en yatkın olanını onaylar ve benimserler. Böylece ortak fikir temelinde ortaya bir grup da çıkar. Kamuoyu, kamuoyunun düşüncesi vb bu şekilde toplumda ortaya çıkmış bir güç odağını ifade eder. Habermas “Kamuyounun Yapısal Dönüşümü” kitabında zor aygıtı olarak devletin karşısına bu gücü koyar. Devlet kamuoyunun fikrini faaliyetine temel aldığında çıplak zor aygıtı olmaktan çıkacak, meşruiyet kazanacaktır. Bu durumda, devlet toplum ile özdeşleşir, ona yabancılaşmış bir güç aygıtı olmaktan çıkar;  zira, sadece toplumun isteğini (fikrini) uygumaktadır. Habermas bir önemli şey daha söyler: Bu sürecin işleyebilmesinin koşulu özgür tartışma ortamıdır. Özgür tartışma ortamı olmadığında veya ortadan kalktığında daha iyi argümanın gücünü sergileyebilmesinin şartları da ortadan kalkmıştır. Ortada ne daha iyi argüman, ne ortak fikir ne de kamuoyu gücü kalır. Haziran Meclisleri’nin Habermas’la sergilediği paralellik gözden kaçmayacak kadar açıktır. Ancak toplumsal bölünme ve çatışmalara yer vermemesi Habermas’ı yoğun eleştirilerin de hedefi yapmıştır. Gene aynı nedenle, yaklaşımı Hayır Bloku analizleri için de uygun bir zemin sunmaktan uzaktır.

Hayır Blokuna baktığımızda bir araya gelmiş ve akıl yürüten ya da akıl yürütebileceği zemin arayan bir topluluktan çok, Erdoğan’a ve AKP iktidarına son derece tepkili ve bu tepkisini ortaya koyacak vesile ve yol arayan bir kitle görüyoruz. Eğer iktidara alternatif güç bunlardan ortaya çıkacaksa, bu gücü oluşturmada dayanılabilecek zemini bu “tepki” oluşturabilir. Dolayısıyla bu “tepki”ye yönelmeli, onun karakterini anlamaya çalışmalıyız. Ancak, bu açığa çıkmış, kitlelerin serbestçe dışa vurduğu bir tepki de değildir. Kendini dışa vurması engellenen, bastırılan bir tepkidir. Dahası, bu kitle mevcut iktidarı yıkma konusunda başarılı olsa bile, yerine neyin inşa edileceği konusunda açık bir fikre de sahip değildir. Bir bakıma bastırılmış “sırf tepki”dir. Ancak bir vesile, akabileceği bir kanal bulduğunda kendini açığa vurabilen bir tepkidir. Siyasal güç oluşturmada dayanılabilecek yegane zemin bu “sırf tepki”den ibarettir. Dişe dokunur başka da bir dayanak mevcut değildir.

“Sırf tepki”den blok oluşturmak

Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Bırakın belli bir olumlu hedefe yönelmeyi, kendisini dışa bile vuramayan bu sırf tepkiden bir organize blok nasıl, hangi mekanizmalar üzerinden yaratılabilir?

İpucu halinde de olsa Mahir Çayan’da buna verilmiş bir cevap buluruz. Ona göre, kitlelerin “sırf tepki”sinden düzeni değiştirebilecek bir güç yaratmak mümkündür. Bunun nasıl bir mekanizma temelinde gerçekleşeceğine ilişkin ipuçlarını da “Kesintisiz Devrim 2-3” broşüründen okuruz. Ancak, bunların sadece ipucu kaldığını, geliştirilmediklerini eklemek gerekir. Çayan’da yakaladığımız ipuçlarını sonuna kadar götürdüğümüzde ortaya mantıkı bütünselliği içinde bir siyaset teorisi çıkar. Aşağıda bunu göstermeye çalışacağım.

Kesintiz 2-3’te öncülük ve öncülük girişimi ile ilgili bölümlere baktığımızda politikayı tam da kitlelerin bu “sırf tepkisini” harekete geçirmek olarak tanımladığını fark ederiz. Çayan burada “düzene son derece tepkili, düzenin yıkılmasını isteyen, ama bunu nasıl gerçekleştireceğini bilemeyen“ insanlardan bahseder. Politik güç bunlardan, bunların tepkilerini açığa vurmalarını sağlayarak ve bunları işin içine dahil ederek oluşacaktır. Düzen, bu tepki harekete geçirilebilirse değiştirilebilir.

Gene aynı yerde, düzene tepki içindeki bu kitlelerle ilişki kurmanın, onları harekete geçirmenin temel yolunun “öncülük girişimi”[3] olduğunu yazar. Bu öncülük girişiminin tepkili kitleleri nasıl peşine takacağını (bunlardan nasıl olup da bir grup davranışı ortaya çıkaracağını) ise iki adımlı bir önerme şeklinde formüle eder. İlk olarak, “öncülük adımı” (“öncülük girişimi” ile eşanlamda olarak kullanıyorum) tepkili -ama ne yapacağını bilmeyen- kitlelerde önce sempati, giderek güven yaratacaktır. İkinci olarak, propaganda ki, bir düşünce içeriğinin bu tepkili kitlelere kavratılmasına tekabül eder, bu sempati ve güven temelinde olacaktır. Zira, kitleler ancak sempati ve güven duyduklarında politika içeriklerini almaya/benimsemeye hazır hale gelirler.

Alışılmadık bir akıl yürütme

İfadenin açıkça ortaya koyduğu gibi, Çayan’da siyasal ilişki sempati, yani duygusal bağ temelinde ortaya çıkar. Grup oluşumunun temelinde duygusal bağ yatar. İçerik, yani düşünce (hedef, prensip vb) ancak bu duygusal bağ temelinde gruba hakim kılınabilir. Gene aynı yerde bu mücadelenin “psikolojik harp” karakteri taşıdığı da ifade edilir ki bu da politik gücün esas itibariyle duygusal zeminde inşa edilebileceği tezine bir ilavedir.

Habermas’ın tam zıddı doğrultuda olmaları bir yana, bunlar son derece provokatif düşüncelerdir. O ölçüde de anlaşılması, gerekçelendirilmesi zor tezlerdir. Alışılmadık, takip edilmesi kolay olmayan bir akıl yürütmeye dayanırlar. Muhtemelen bu nedenledir ki 70’li yıllardan sonra neredeyse üzerine hiçbir tartışma yapılmamış, 70’li yıllardaki tartışmalar da lafız ile sınırlı kalmış, “bunları savunuyor musun yoksa red mi ediyorsun?”un ötesine geçmemiştir. Çayan’ın ne demek istemiş olabileceğine, bu tezlerin geçerliliğini sınamaya yönelik hiçbir çalışma yapılmamıştır. Oysa, bu tezler politika teorisine yapılmış çok özgün bir katkı, rasyonalist yaklaşımlara bir meydan okumadır. Politikayı böyle aykırı bir zemine dayandırmak, uluslararası alanda da ancak 80’lerin sonundan itibaren revaç bulmuş, başta Laclau ve Zizek’in çalışmaları ile aynı temele dayanan, aynı öncüllerden hareket eden bir siyasal düşünce geleneği ortaya çıkmıştır. Türkiye’de ise bu tezlerde saklı hazinenin farkına varıldığı (hala) söylenemez. Çayan’ın savunucuları bile bu tezleri unutulmaya terk etmiş durumdadırlar. Bunun yerine, anlaşılması nispeten kolay rasyonalist modellere yönelmişlerdir. Oysa, bunlar Hayır Bloku’nun problemlerini çözmeye çok daha uygundurlar.

Çayan öncülük girişimi için tepkili kitleleri varsayar. Ama “öncülük girişimi”nin bu tepkili kitlelerde bir sempati yaratacağı, buradan da bir grup bağının ortaya çıkacağı nasıl gerekçelendirilebilir, bu ilişki nasıl bir mekanizma üzerinden ortaya çıkabilir? Çayan’ın ortaya attığı düşüncenin bilimsel dayanağı var mıdır?

Lider sevgisi

Bu dayanağı Freud’un grup üzerine ileri sürdüğü tezlerde buluruz. “Kitle Psikolojisi” isimli kitabında grubun temelinde lider sevgisinin yattığını, grubun lider sevgisine dayandığını ileri sürer. Çayan’la paralellik hemen göze çarpar. Freud bu tezini şöyle temellendirir: Lider grup üyelerinin her birinin egoidealinin gerçekleşmiş halini temsil eder. Grubu oluşturan kişiler lidere baktıklarında “kendi başlarına gerçekleştiremedikleri mükemmelliklerinin” (=ego ideallerinin) cisimleşmiş halini görürler ve ona bu nedenle sevgi duyarlar. Grubu oluşturan üyelerin hepsi farklı farklı, hepsinin ego ideali de kendine özgüdür. Onları grup yapan paylaştıkları bir ortaklık değildir. Ama lider bu ayrı ayrı ego ideallerin her birinin gerçekleşmiş halini cisimleştirdiğinden, grup üyelerinin hepsi lidere aynı şekilde sevgi duyarlar ve bu sevgi üzerinden bağlanırlar.[4] Çünkü o herbiri için, ötekilerden bağımsız şekilde, kendi egoidealinin cisimleşmiş halidir. Üyeler birbirlerinden farklı olsalar da lideri aynı şekilde severler. Lider sevgisi onları bir araya getirir. Ve bu lider sevgisi üzerinden kendilerini birbirleriyle de özdeşleştirirler. Aidiyet, yani aynı gruba ait oldukları hissi, lider sevgisi üzerinden ortaya çıkar. Onları grup yapan, düzenli, organize davranabilmelerinin gerisinde yatan işte bu lider sevgisidir. Grup aidiyetinin oluşumunda kurucu rolü lider ve lider sevgisi üstlenir. Özetle, onları grup yapan, ortak aidiyet yaratan -ve ortak davranışlarının koşulunu oluşturan- bir fikir ortaklığı ya da ortak bir özellik değil,  lider sevgisidir. Lider sevgisi Freud’da grup oluşumunun temeli, kurucu, inşa edici unsurudur.

“Kişinin kendi başına gerçekleştiremediği mükemmellik”

Lider sevgisinin temelinde egoideal yatar. Lider grup üyelerinin egoidealini temsil eder, bu yüzden sevgiye mazhar olur. Fakat, Freud’un “ego ideal”ı tanımlayışı (üyelerin “kendi başlarına gerçekleştiremedikleri mükemmellikler”) biraz belirsizdir. Buradaki tartışmamız açısından da kimi problemler içerir. Şöyle ki, Freud egoideali kişinin üstbenliğinde oluşmuş değerler (mükemmellikler) olarak ele alır. Böyle ele alındığında mükemmellik tanımlanmış, ne olduğu bilinen bir “ideali” ifade eder. Kişinin kendisi kafasındaki bu ideale yetmezken, lider bu ideal durumu kişiliğinde cisimleştirir. Ne var ki, bu düşünceye ampirik karşılık bulmak zordur. Zira, bu durumda bütün liderlerin en dürüst, en ahlaklı, en cesur vb, özetle, bilinen bütün erdemlerin hepsini en mükemmel haliyle fiilen sergileyen kişiler olmaları gerekirdi ki fiili durum bundan çok uzaktır.

Bu durumda, Çayan’ın çizdiği çerçeveyle örtüşecek bir “kendi başına gerçekleştirilemeyen mükemmelik” tanımı mümkün müdür? Lacancı/ post-yapısalcı yaklaşım “yapıdaki boşluk” veya “yapının yapılığındaki eksiklik” terimleriyle tam da bunu yapar. Bu yaklaşımdaki “kişinin kendi başına gerçekleştiremediği mükemmelik” bir değeri değil,  kişinin kendini uyumlu bir bütünsellik içinde yaşayamamasını, hatta hayatının kimi boyutlarını yaşayabilme şansının ortadan kalktığını ya da bunun engellendiğini ifade eder. Bu durumda artık karşımıza “kendi derdine düşmüş”, “kendi derdiyle uğraşan” ama bunu kendi başına başaramayan insanlar çıkar. Bir iki örnekle bunu daha canlı gösterelim. Örneğin, AKP hükümetlerinin Alevi köylerine cami yapıp imam atamasını ve cemevleri ile ilgili uygulamalarını göz önüne alalım. Burada kendini yaşayamama Alevi bir kişinin en basitinden cenazesini kendi inancına göre kaldıramaması şeklinde ortaya çıkar. İktidarın Sünni inanca bağlı “dindar gençlik” yaratmayı milli eğitimin temel hedefi haline getirmesi, bakanlığın liselerin neredeyse tamamını İmam Hatip Lisesine dönüştürmesini, okullarda Sünni eğitim ve yaşam tarzının sadece empoze edilmekle kalmayıp bizzat dayatılmasını vb göz önüne aldığımızda sadece Alevilerin değil, Sünni olmayan her kesimin “kendisini yaşayabilmesinin” engellendiğini,  bunun koşullarının ortadan kaldırıldığını görürüz. Kürtler, modern laik kesimler için de aynı şey geçerlidir. Şortla minibüse bindiği ve bacak bacak üstüne attığı için veya parkta spor yaptığı için tekmelenen kadınlar, saldırganların nasıl savunulduğu vb hala hatırdadır. Daha yakınlarda Erdoğan yabancı sermaye girişi için hukuk devleti isteyen TÜSİAD üyelerine OHAL’i savundu ve OHAL’le grevlerin, üretimi engelleyen unsurların önüne geçildiğini ileri sürdü. OHAL, bu durumda sadece işverenlerin değil işçilerin de “kendilerini yaşayabilmeleri”nin şartlarının ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Biri yatırım kaynaklarından mahrum kalırken diğerinin alıştığı hayatı sürdürebilecek gelir imkânları yok ediliyor. Ve bütün bunlara yapılacak bir itiraz da devletin zor ve şiddetini karşısında buluyor. 50 bin kişi sırf siyasi gerekçelerle tutuklanmış durumda, binlerce akademisyen işten atıldı. Daha yakınlarda da işlerine geri dönmek için açlık grevi yapan iki akademisyen tutuklandı, haklarında teröre yardımdan iddianame hazırlanıyor. Onlarca gazete ve televizyon kapatıldı, yüzlerce gazeteci içerde. Politikacılar tutuklandı, belediye başkanları görevden alındı vb. İktidar bloku dışındaki toplum kesimlerinin kendini ifadesi zor ve şiddet uygulanarak engellendi. “Kendini yaşayamama” hayatın bu engellenmişliğini dile getirmeye çalışır.

“Düzene tepkili ama onu nasıl değiştireceğini bilmeyen” kitleler

Bu kesimlerin “mükemmelliklerini kendi başlarına sağlayamaması” bu insanların toplumsal işleyişteki alışılmış hak arama ve alternatif yaratma imkanlarından mahrum bırakılmalarını, hayatlarına bu mekanizmalar üzerinden uyum ve düzen getirme yollarının engellenmesini anlatır. Kişi bir mağduriyet yaşadığında, buna ilk önce bireysel olarak ve toplumda oturmuş, alışılmış yol ve imkânlar üzerinden çare arar. Yanlışlığın düzelmesini talep eder; bir adım ileride mahkemelere başvurur vb. Adalet arayışı eğer yasal bir engele çarparsa, başka mağdurlarla bir araya gelir, siyasal partileri etkileyip yasaları değiştirmeye çalışır. Ama bütün bu yollar engellendiğinde, ortadan kaldırıldığında, mağduriyet kişinin kendi başına başedebileceği bir durum olmaktan çıkar, travmaya dönüşür. “Kendi başına sağlayamadığı mükemmellik” tam da böyle bir travma durumuna denk düşer. Travma kişinin problemiyle kendi başına baş edememesinin ortaya çıkardı ruh hali olarak tanımlanır. Böyle bir travma durumunun ortaya çıkması, kişi açısından aynı zamanda münferit bir mağduriyet giderme talebinden bir düzen değişikliği talebine sıçrayışın da gerçekleştiği noktadır. “Masum talepler” sistematik olarak engellendiğinde kişi dikkatini tekil talepten bu sistematik engellemeye çevirir. Artık sadece belli bir mağduriyeti yoktur, bunu gidermenin sistematik engellenmesiyle de problem yaşar haldedir. Bu, toplumsal işleyişin, düzenin değişmesi gerektiği gibi bir ilave talep ortaya çıkarır. Ama bu da içeriği ve hedefi belli olmayan bir sırf istek durumundadır. Sadece bu düzenin ya da onu temsil eden neyse onun gitmesi istenir. Yerine ne gelmesi gerektiği ilk önce önemsiz durumdadır, sadece “gitmelidir”. Ortalıkta böyle bir “gitmeyi” gerçekleştirebilecek bir güç bulamadığında gene “mükemmelliğini kendi başına gerçekleştiremeyen” bir kişi ile karşı karşıya kalırız. Çayan’ın politikanın temel dayanağı yapmaya çalıştığı “düzene tepkili ama onu nasıl değiştireceğini bilmeyen” kitleler işte bunlardır.

Önderlik adımı (önderlik girişimi), liderlik bu durumda tepkili kitlelere kendileri olmalarının, kendilerini yaşayabilmelerinin koşullarını yaratma, onların hayatlarına uyumu ve yaşanabilirliği sokma işlevi ile tanımlanır. Onların hayatlarını -kendilerine uygun gördükleri şekilde- uyum içinde yaşayabilmelerinin imkânını yaratan adım ve halkadır. Onlara “Kendi başlarına gerçekleştiremedikleri mükemmelliklerini” bu anlamda yaşatır. Bu tanımlama da hayli soyut ve açıklanmaya muhtaçtır. İçeriğinin daha somut ortaya konması gerekir. Bunu “ruhi” ve “fiili” boyutlarıyla örnekler üzerinden yapmaya çalışacağım. Çizeceğim çerçeve Hayır Bloku çalışmalarının göze çarpan kimi zaaflarını da ortaya koymaya yardımcı olacaktır.

İsteklerin gerçekleştirilememesinin yarattığı gerilim

Gene Freud’dan faydalanacağız. Freud “isteğin gerçekleşmesinin engellenmesinin” kişinin ruhi yapısında tahrike açık bir pişik enerji ortaya çıkardığını söylüyor. Tahrike açık olması bu enerjinin kendisini ortaya çıkaran olgudan kopmuş, serbest dolaşım halinde ve çeşitli doğrultularda tahrik edilmeye, çeşitli yönlere akmaya hazır, akacak yön arayan bir karakter taşıdığını ifade ediyor. Basit bir örnek verelim. Lokanta tezgâhındaki kebabın parasız ve aç birinin ağzının suyunun akıttığını düşünün. Biraz kebap yemek istediğinde para sorulur, para yok dediğinde de lokantadan kovulur. Freud’un ifadesine göre “Kebabı unutur ama mide gürüldemeye devam eder. Zira, dürtü derinden gelmektedir. Yok demekle yok olmaz.” Biraz ilerde tostunu yiyen çocuğun elindekini alıp kaçarak da“tatmin yolu” arayabilir, kebap yiyememenin yarattığı hıncı yolda rastladığı kebap yiyen birini döverek çıkarabilir. Her iki durumda da toplumun yasakladığı bir şey yapar. Biri hırsızlık diğeri gasptır. Ama tahrik edilmiş enerji bu toplumsal yasağın oluşturduğu eşikten daha güçlüdür. Freud bilinçaltımızda isteklerimizi gercekleştirememenin ortaya çıkardığı böyle birçok gerilim ve tahrike açık enerjinin bulunduğunu ve bunların serbest dolaşım halinde olduklarını, kendilerini uyaracak (harekete geçirecek) uygun bir vesile bulduklarında ve enerjjilerini birbirlerine aktararak yeterince güçlenebildiklerinde bir edim şeklinde açığa vurulduklarını söyler. Örneğin rüyalar, ona göre, böyle küçük küçük birçok enerjinin birleşip bir nesnede yoğunlaşması sayesinde ortaya çıkarlar. Ama bizim konumuz politika ve güç oluşumu. Dolayısıyla bu tezleri bu bağlamda yorumlamaya çalışacağız.

İşten atılmış bir öğretmenin durumunu bu temelde anlamaya çalışalım. İşten atılmak bir kahveden kovulmak gibi sıradan, geçiştirilebilecek bir sonuç doğurmaz. Bir kahveden atıldığımızda yandaki kahveye gider, öncekini de çok rahat unutabiliriz. Hayat kaldığı yerden devam eder. Ancak, işten atılan kişi en başta gelir kaynağını kaybeder. Ülkede yoğun işsizlik varsa ya da işverenler mimlenmiş birini işe almaktan kaçınıyorlarsa, öğretmenlikten atılmak sizi yerine getiremediğiniz birçok hayat fonksiyonu ve bunların yolaçtığı birçok dürtü ve baskı ile baş başa bırakır. Her şeyden önce yeme içme, kira vb derdi vardır;  evdeki hastalar doktor ve ilaç bekler; çocuklara defter kalem, üst baş almak gerekir vb. Bu insan hem fiziki ihtiyaçlarını giderememenin hem de ahlaki yükümlülüklerini yerine getirememenin (“kendine uygun gördüğü bir hayatı yaşayamama” bunu anlatır) yolaçtığı gerilimlerle yaşamaya başlar. Alışılmış hayat standardına veda etmek zorunda kaldığı gibi, aile üyelerine, çocuklara, hastalara karşı da ahlaki yükümlülüklerini yerine getirememenin yol açtığı eziklik ve gerilimin baskısı altındadır. Kişide tahrik edilmeye açık pişik enerjiyi bunlar ortaya çıkarır. Bu enerji yoğunlaşıp başedilemez hale geldiği bir noktada, örneğin düzeni temsilen Erdoğan’da yöneleceği bir nesne bulabilir. Bu durumda Erdoğan bütün bunların sorumlusu olarak bir nefret nesnesine dönüşür. Kişi ruhi yapısında birikmiş bu psişik enerjiyi Erdoğan üzerinden açığa vurmaya çalışacaktır. Ancak bu sefer de karşısına polis ve “Cumhurbaşkanına hakaret” kanunları çıkar: Tepkisini açığa vurması da yasaktır. Öncülük girişimi önem ve anlamını ilk olarak böyle bir durumda elde eder. Bunu gene bir örnek üzerinden göstermeye çalışalım.

Sempati ve güven

Herkesin yıldığı, korktuğu, bırakın laf söylemeyi yolda karşılaşmaktan çekindiği bir mahalle kabadayısını düşünelim. Mahalleli müthiş nefret ve tepki duymakta, ama hiçbir şey yapamamaktadır; çaresiz durumdadır. Küçük bir çocuğun bir gün hiç farkettirmeden herkesin korktuğu bu kabadayının arkasına bir kâğıt kuyruk yapıştırdığını, kabadayının bu kuyrukla ortalıkta dolaştığını, gülünç duruma düştüğünü varsayalım. Bu küçük çocuk herkesin içinde olup da bir türlü gerçekleştiremediği bir “ideali” gerçekleştirmiştir. Kabadayıyı gülünç duruma düşürmüş, gücünün sınırını göstermiştir. Mahalle sakinlerinin yaşamak istedikleri de aslında budur: Kabadayının aslında o kadar da güçlü olmadığını yaşamak isterler. Bu onları tatmin ve ihya eder, büyük bir haz yaşatır. Küçük kız mahalleliye işte bunu yaşatmıştır. “Kendileri olmalarını”, ruhi isteklerini gerçekleştirebilmelerini mümkün kılmıştır. Onların içlerinde taşıdığı ama kendi başlarına dışa vuramadıkları tepkilerini gerçekleştirmelerinin imkanı ve aracı, “ruhlarının tercümanı” olmuştur. Böyle bir işlevi gerçekleştirdiği için de herkesin sevgi ve sempatisi ona yönelir. Mahallenin idolü haline gelir. Gerek refarandum dönemindeki gerekse öncesi ve sonrasındaki protesto eylemlerinin doldurması gereken fonksiyon da benzer karakterdedir. Tepkili kesimlere ihya ve tatmin olmanın hazzını yaşattıkları ölçüde işlevlerini doldurmuş olurlar. Ancak, dikkat edilmesi gereken ilave noktalar da vardır. Küçük kıza dönecek olursak: Kabadayının çocuğu farkettiğini ve köşede sıkıştırıp iyice hırpaladığını düşünelim. Bu olaydan sonra herhangi birinin benzer bir girişimde bulunabileceğini düşünmek aşırı iyimserlik olur. Mahalleli tekrar sessizliğe gömülür. Çocuğa, uzaktan bir sevgi duyulsa da artık acınır. Sevgi ve sempatinin sürekliliği, kabadayının o kadar da güçlü olmadığının “sistematik olarak” ortaya konmasıyla mümkündür. Bu nedenle Çayan sempatinin peşine güveni ekler ve en önemlisi bu mücadelenin bir psikolojik savaş olduğunu söyler. Ruhi boyutta yürütülen “mükemmelliği yaşatma” mücadelesi psikolojik bir mücadeledir. Tepkinin yöneldiği engeli başedilebilir hale dönüştürmek ondan beklenen en temel işlevdir. Bu işlevi yerine getirebildiği ölçüde de tepkili kesimlerin katılımının yolu açılır. Hannah Arendt grubu “bir kişinin başlattığı bir girişimi diğerlerinin devam ettirmesi” olarak tarif ediyordu. Bu kıstas alındığında, başlatılan girişime (ortaya konan bir protesto biçimine) -kısa veya uzun vadede- katılımın olup olmadığı atılan adımın isabetli olup olmadığının temel kriteri haline gelir. Devrimci Yol dergilerine baktığımızda da aynı doğrultuda ifadelere rastlarız. Örneğin, eylemin biçimi ve kaç kişi ile yapıldığı değil, yarattığı sonuçların önemli olduğu, eğer halka moral aşılayıp, safları sıkılaştırıyorsa doğru, moralin azalmasına, safların dağılmasına yol açıyorsa yanlış bir girişim olarak değerlendirilmesi gerektiği söylenir.

Karşı koyuşun fiili boyutu

Hayır Bloku’nun şimdiye kadar sergilediği karşı koyus esas itibariyle ruhi, psikolojik boyutla sınırlı görünmektedir. Ancak, insanlara kendi mükemmelliklerini yaşatmanın bir de “fiili” boyutu vardır ki buna ilişkin dişe dokunur bir gelişmenin yaşandığını söyleyebilmek henüz mümkün görünmemektedir. Şilili gözlemci de buna dikkat çekmeye çalışmıştır.

Bu “fiili” boyutu da önce gene bir örnek üzerinden tanıyıp peşinden tartışmamızın bağlamına yerleştirmeye çalışalım.

Yoğun işsizlik yaşayan bir yöre düşünelim. Halkın da hükümetin dikkatini çekmek amacıyla yoğun gösteriler yaptığını varsayalım. Protestolar başlangıçta sorunu hükümete duyurmanın rahatlamasını yaşatsa da sorun devam ettiğinde dürtüler ön plana çıkar. Zira, günlük hayat bütün problemleri ve zorlukları ile baskısını dayatır. Kiminin hastası vardır, kiminin evinde doğru dürüst yemek pişmez; kimi kirasını ödeyemez, kimisi de çocuğuna kitap defter üst baş alamıyordur vb. Özetle, herkes fiziki isteklerin ve ahlaki yükümlülüklerin baskısı ve dürtüsü altındadır. İşsizlik bütün bu baskı ve dürtülerin ifadesi haline gelmiştir. Bütün bunları akla getirir. İş bulmak bu baskı ve dürtüleri ortadan kaldıracak, rahatlama yaratacak; insanların “kendilerine uygun gördükleri bir hayat” yaşayabilmelerinin imkânını ortaya çıkaracaktır.

Günün birinde yöreye üretim tesisi kurmak isteyen bir yatırımcının ortaya çıktığını düşünelim. Bütün personeli de o yöreden temin edecektir. Bu durumda tesisin açılması iş, iş ise işsizliğin akla getirdiği bütün günlük problemlerin çözümünü temsil eder. İnsanlar açılacak bu üretim tesisi sayesinde “normal” hayatlarını yaşar hale geleceklerini düşünürler.  İlaç, doktor parası olacak, doğru dürüst yemek yenecek, kira ödenecek, evden atılma korkusu kalkacak, çocuklara kitap-defter, üst baş alınabilecektir. İş bütün bunların gerçekleşmesidir. Yatırımcı aldığı kararla bölge insanının “kendi başlarına sağlayamadıkları mükemmelliği”, kendi imkânlarıyla sağlayamadıkları normal bir hayatı yaşayabilmelerinin imkanını sağlayan unsur olmuştur. Bu nedenle itibar ve saygı kazanır. Bu örnekte, “İnsanların kendi hayatlarını yaşayabilmelerinin” koşullarını fiili hayat boyutunda istihdam yaratan bir kapitalist yaratır. Öncülük girişiminden yerine getirilmesi beklenen işlevi bir kapitalist doldurur. Ama esas önemlisi, yaşattığı tatminin psikolojik alanla sınırlı kalmayıp insanların kendilerine uygun buldukları -fiziki ihtiyaçları ve ahlaki yükümlülükleri yerine getirebildikleri- bir hayatı yaşayabilmelerine fiili bir alan açmıştır. Onun girişimiyle insanların önüne bir “hayat alanı” açılmıştır. Bu duruma “insanlara hayat alanı açmak” diyeceğiz ve öncülük girişiminin fiili hayatta doldurması gereken işlev olarak ele alacağız.

“Sembolik sermaye”

Örneğin, 70’lerin sonunda Fatsa’da gerçekleştirilen “çamura son” kampanyası da bu karakterde bir girişimdir. Çamurun bezdirdiği Fatsa halkı pek akla gelmeyecek bir girişimle çamurdan özgür, çamurun engellemediği bir hayat yaşama şansına kavuşur. “Terzi Fikri” bu temelde bütün Fatsa halkının sevgi ve hürmetini kazanır. Ama 70’li yıllarda insanlara esas hayat alanı anti-faşist mücadelede Direniş Komiteleri ile sembolize olan girişim sayesinde açılır. Faşist saldırıların bütün diğer problemleri unutturduğu, insanların can derdine düştüğü ve bu problemle nasıl başedeceklerini bilemedikleri bir ortamda devrimci gençler can güvenliğini bizzat saldırıya muhatap kalanları okullarını, mahallelerini savunur hale getirerek (meşru müdafa) sağlama girişimi başlatırlar. Okullar, mahalleler bu girişim sonucunda insanların rahatça okuyabilecekleri, normal hayatlarını sürdürebilecekleri alanlara dönüşürler. Dev-Genç ve Devrimci Yol sempatisi, güven ve bağlanma bu temele dayanır. İnsanlar girişimin önlerine hayat alanı açtığını gördükçe de aktif katılım gösterirler. Bu temelde can güvenliği konusunda bir paradigma ortaya çıkar, adına da Direniş Komiteleri denir. Paradigma, başarısı görüldüğü ölçüde başka yerlerde de taklit edilir, ve sonuçta, ortalıkta görünür herhangi bir örgüt ya da lider olmamasına rağmen ülke çapında büyük bir organize güç ortaya çıkar.

Bu gücün “organize” karakterinin neye dayandığını biraz daha yakından ele almak faydalı olacaktır. Gene Freud’a başvurarak ifade edecek olursak, önderlik adımının ortaya çıkardığı sevgi, bunun sistematik olmasının getirdiği güven, karizma ve otorite girişimi başlatan kişiye/kesime (lider, önder) diğer insanlara etkide bulunabilme, onları yönlendirebilme gücü ve imkanı da verir. İnsanlar bunların yönlendirmelerine açık hale gelirler. Pierre Bourdieu’nun terimleriyle ifade edecek olursak, önderlik “sembolik sermaye” sahibi yapar. Başarılı bir önderlik girişimi, girişimi yapanı neyin doğru neyin yanlış olduğu, neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiği konusunda otorite ve başvuru kaynağı haline getirir. Hayat alanı acıtığı kitleleri yönlendirir hale gelir ve bu imkân sayesinde kitleleri organize hareket ettirebilme şansına kavuşur. Bunları günlük hayattaki “rol modeller”den de yeterince tanıyoruz. Gene bu aynı temelde Çayan’ın “propagandanın sempati ve güvenin ortaya çıkaracağı zeminde mümkün olacağı” tezi de gerekçelendirilmiş olur. Bu “sembolik sermaye” sayesinde düşünce içeriklerini kavratmanın da yolu açılır. Buna aşağıda tekrar döneceğiz. Ama Hayır blokunun fiili durumuyla da yakından ilgili bir noktaya daha yakın bakmakta fayda bulunuyor.

Doğru düşünceleri savunmak yeter mi?

Hayır Bloku’nun heterojen bir topluluk olduğunu, içinde birçok farklı aktör ve toplum kesimini barındırdığını söyledik. Yaptığı işler “önderlik girişimi”nden beklenen işlevleri dolduranlar, yani tepkili inanlara bir yandan psikolojik bakımdan ihya ve haz yaşatan, öte yandan fiili “hayat alanları” açan girişimlerin sahipleri etkiledikleri kitleleri yönlendirir hale de geleceklerdir. Ne var ki önderlik etkisi yaratmanın, insanları yönlendirme şansı yakalayabilmenin “doğru düşünceleri savunmakla” doğrudan bir ilişkisi yoktur. Örneğin Sözcü gazetesindeki “ulusalcı polemikçiler” -ki “polemikçilik” mutlaka doldurulması gereken ama ayrıntısını burada ele alamayacağımız çok önemli bir işlevdir- çok rahat belli bir kesimde “psikolojik tatmin ve ihya” yaratabilmekte, bu kesimde bir haz yaşanmasını sağlayabilmektedirler. Ancak ideolojik çerçeveleri -üniter devlet, Kemalist cumhuriyet vb- Hayır Bloku’nun bütününü kapsayıcı olmaktan çok uzaktır. Hayır Bloku’nun bütününü temsil yeteneği taşımayan bir ideolojik çerçeveye sahiptirler. Aynı şey Kürt hareketi içindeki savaş yanlıları için de geçerlidir. Bunların bütünü temsil yeteneğinden yoksun bir ideolojik çerçeveye sahip olmaları blok içinde belli kesimlerle sınırlı bir “önderlik işlevi” göremeyecekleri anlamına gelmez. Hatta bu konuda blok içinde oluşmuş iki karşı gücü temsil ederler. “Haklı olmak yetmez, güçlü de olmak lazım” sözü tam da bunu anlatır.

İnsan Hakları Davası

Son olarak, “İnsan Hakları ve Demokrasi Davası” yaratmayı bu çizdiğimiz çerçeveye oturtarak bitirelim. Yukarda, önderlik adımı kişiye “kendi başına gerçekleştiremediği mükemmelliği” yaşayabilmesinin imkânını açtığı ölçüde girişimde bulunana etki yarattığı kitleleri yönlendirme şansı da kazandığını, düşünce ve edimleri konusunda otorite ve başvuru unsuru haline getirdiğini ifade ettik. Önderi bir açıdan çok etkili bir rol-model olarak görebiliriz. Böyle etkili bir rolmodel pasif şekilde sadece davranışlarını taklit edilmekle kalmaz. İnsanlar bu güçlü rolmodellerin düşünce ve değerlerine de yönelirler. Rolmodelin düşünceleri, değerleri etkilediği kişilerin önüne bir ufuk açar. İnsanlar bu ufukta bütün problemlerinin nihai çözümünü görürler. Ufuğu temsil eden değer ve düşünceler insanlara bütün problemlerinin ortadan kalkmış olacağı “tünelin ucundaki ışık” olarak görünür. Örneğin, rolmodelin temel referans değeri sosyalizm ise her türlü problem sosyalizmde, “Halk İktidarı” ise her türlü problem halk iktidarında, “İnsan Hakları” ise her türlü problem insan haklarının hakim olduğu bir düzende nihai şekilde çözüme kavuşmuş olacaktır. Eğer rolmodel bu değerlerin hepsine birden bağlıysa bu değerler de birbirleriyle özdeleşir, birbirlerini temsil eder hale gelirler. Biri ifade edildiğinde otomatikman diğerleri de ifade edilir. İnsanlar problemlerini bu ufka yerleştirdiklerinde bu değerler bütün problemlerinin çözümünün umudu haline gelirler. Bu noktadan sonra bütün olup bitenler bu değerin yarattığı ürün şeklinde görünmeye başlar. İdeoloji bir bakıma yaşanan süreci ters yüz eder. Önderlik girişimi sayesinde edinilmiş değer ve düşünceler bütün bu sürecin dinamosu ve gerçekleştiricisi olarak algılanmaya başlanır. Bir topluma yeni bir değer de bu şekilde, bu değeri referans yapmış bir unsurun başarılı önderlik girişimleri sayesinde girer. Solculuğun da, devrimciliğin de, Marksistliğin vb de toplum belleğine girişi, kabul görüşü bu şekilde olmuştur. Hatta bunların her birisi için sözkonusu dönemin nesli ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştır. Yaşanan başarısız örneklere baktığımızda da, örneğin 90 küsur yıllık cumhuriyet eğitiminin elindeki bütün imkânlara rağmen daha laikliği toplumun bütününe hâkim kılamamış olmasını, dahası, bütün bu eğitim girişimlerine rağmen ataerkil, faşist, şeriatçı düşüncelerin toplumda bu kadar geniş taraftar bulmalarını, hatta toplumun yarısının diktatörlük heveslisi olmasını başka türlü açıklamak mümkün değildir. Bunlar ancak bu diktatörlük girişimlerinin etkilediği kitlelere bir hayat alanı açmalarıyla açıklanabilir ki Erdoğan’ın izlediği politikaları bir “Osmanlı restarosyonu” olarak ele aldığımızda dini tarikatlara açılan hayat alanları gözden kaçmayacak kadar ortadadır. Bu tarikatlar Erdoğan sayesinde toplumun tekrar “hâkim milleti” haline gelmenin hazzını yaşamaktadırlar. Toplumal hayat onların değerlerine göre yeniden dizayn edilmektedir. Hatta Erdoğan onlara “Amerika’yı bile müslümanların keşfettiği” gibi üstünlük hazzı yaşatmaktan, onları ihya etmekten de geri kalmamaktadır. Çizmeye çalıştığımız teorik çerçeve sadece Hayır Bloku’nun değil, iktidar blokunun yapısını da anlamaya imkanı sunar.

İnsan Hakları ve Demokrasi düşüncesi de ortak davanın içeriği ve ideolojik çerçevesi olarak Hayır Bloku’na başarılı bir önderlik sayesinde hakim kılınabilecektir. Başarılı bir önderlik İnsan Haklarını bu şekilde umut haline getirerek bir “İnsan Hakları Davası” yaratabilir.

-Bitti-

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...