Mittwoch, 15. November 2023

Erdoğanın „Osmanlı Restorasyonu“ ve Cumhuriyet Değerleri

 

Erdoğanın „Osmanlı Restorasyonu“ ve Cumhuriyet Değerleri

 Bu makale Ağustos 2017 tarihinde Sendika.org'da yayınlandı. 

Bir AKP milletvekili çıktı „yeni bir devlet kuruyoruz, başında da Erdoğan var“ dedi. Ama daha lafını bitiremeden iktidar ve muhalefetiyle elbirliği içinde ağzı kapattırıldı. Oysa bu, belki de son dönemin en önemli olayının açık tartışmaya açılmasıydı. Ve bu yeni devletin ne olduğunu bizzat içerden, doğrudan muhataplarından dinlemek ufkumuzu çok fazla açabilirdi. Bu bilgi açığını şimdi kendi analiz ve tahminlerimizle kapatmaya çalışıyoruz.

Değişik siyasal analizcilerden bunun faşizm, Tek Adam diktatörlüğü vb olduğunu; totaliter bir rejimin getirildiğini; laikliğin kaldırılıp şeriata dayalı din devletinin kurulduğunu, çoğunlukçu, plebisiter bir diktatörlüğün inşa edildiğini vb okuyoruz. Bu analizlerin her biri kurulmakta olan “Yeni Devlet“i kimi özellikleriyle yansıtsa da, neyin kurulduğu konusunda gene de bir muğlaklık devam ediyor. En çok da yeni devletin ne tür bir güçler konstelasyonu içinde kurulduğu, neye dayandığı ve karşı politikaların hani temelde düşünülmesi gerektiği müphemliğini koruyor. Bunun gerisinde, bu yaklaşımların bu yeni devletin kuruluşunun kendine özgü yanının, yani süreçteki ‚milli ve yerli’ olanın üzerinden atlamalarının yattığını düşünüyorum. Dikkat edilirse, durumu açıklarken referans aldıkları, örneğin, İtalyan Faşizm’i ya da Alman Nazizm’inin temel tanımlayıcı referansları son derece ‚milli ve yerli’dir. İtalyanların „fasces“ iAntik Roma’ya ait bir güç sembolü iken, „fascio“ 19. yüzyılda işci ve milliyetçi hareketin kendini ifadede başvurduğu bir kelimedir. Alman Nazizm’inin temel referansını ise almanların ırk üstünlüğü oluşturur. Dolayısıyla, süreçte rol oynayan „yerli ve milli“ referansları analize dahil etmenin, kuruluş halindeki yeni devletin karakteristik özelliklerini ortaya sermede ciddi katkıları olacaktır. Bunlar, karşı politikaların neye dayanması gerektiğini belirlerken de önemli rol oynarlar.

Seçilmiş Sultanlık

Bu nedenle,  Erdoğanın (ve müritlerinin) „Osmanlı“ hayranlığını bir retorik süslemeden ibaret görmeyip altını biraz destiğimizde sözünü ettiğimiz muğlaklığın dağılmaya başladığını farkediyoruz. Yeni kurulan devletin hangi prensiplere dayandığı ve hakim kılındıkça yarattığı sonuçlar  ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sürecin ilk ürününün fiili „seçilmiş sultanlık“ şeklinde ortaya çıktığını çoktandır biliyoruz. Anayasa değişikliğinin bu fiili duruma hukuki çerçeve kazandırmak için yapıldığı da bizzat en üst muhataplar tarafından açıkça dile getirildi. Anayasa değişikliğinin ilaveten fiilen zaten dokunulması mümkün olmayan „sultanı“ bir de hukuki zırha büründürdüğü, yargının bağımsızlığını ortadan kaldırıp „sultana“ bağladığı da –sultanın böylece fiilen en üst yargıç da olduğu-  yeterince tartışıldı. Bu kadar geniş yetki ve dokunulmazlıklarla donatılmış Cumhurbaşkanına bir de parti başkanı olabilme imkanı tanınması, bu kişiyi sultanları kıskandıracak ve benzeri ancak kabile devletleri ya da 16..-17. yüzyılların mutlak krallarında görülen muazzam bir iktidar gücüyle donattı. Parlementonun, yasama gücünün de iyice törpülendiği bu dönemde ‚Başkan İradesi’nin halk egemenliği ilkesinin yerini işgal ettiğini, onun yerine geçtiğini, fiilen „Egemenlik seçilmiş Sultanındır“a dönüştürüldüğünü görüyoruz. Hukukçu Dinçer Demirkent GazeteDuvar’daki yazısında bu değişimi şöyle dile getiriyor:

„… artık Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası yoktur, dolayısıyla bir anayasa mahkemesi, ceza kanunu ya da ceza muhakemeleri kanunu da yoktur. Kurumsallaşan ara rejimin raconu Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnameleri ile kesilir. Hukuk devleti değil, kanun devleti de yok edilmiştir. Yeni devletin somut varlığının biçimi, OHAL KHK’leridir; OHAL KHK’leri ise AKP lideri Erdoğan’ın ağzından çıkan neyse odur.“[1]

Hakim Millet

İsa’yı İsa yapan havarileridir. Cemil Meriç’in „Havarisini yaratamayan İsa’nın yeri tımarhanedir, tarih değil“ sözü bunu dile getirir. Ve çıkılan yolculuğun tımarhanede değil de sarayda son bulması havari/mürid bulmaya/yaratmaya bağlıdır.

Şu an seçilmiş sultan konumundaki kişi 17-25 Aralık sonrasında yüce divanda mahkum olmasına kesin gözüyle bakılan bir siyasal mevta görünümündeydi. Bugünkü sultanlığa geçiş sürecinin, bu  kişinin kendini yargılamanın dışına çıkarma çabası olarak başladığını söyleyebiliriz. Gerçi, bu kişinin demokrasiyi trene benzettiği ve varılması gereken durağa gelindiğinde inileceği sözü de hatırlardadır. Buradan hareketle bir çok siyasal gözlemci yeni durumu bu kişinin taa baştan itibaren kafasında varolan niyetini gerçekleştirmesi olarak açıklıyor. Niyetin varlığı tartışma götürmeyecek kadar ortada olsa da, hapishanelerin (ve tımarhanelerin) böyle hedefine kilitlenmiş kararlı ve azimli insanlarla dolu olduğu da bir başka gerçek. Sultan heveslisini sultan yapan („İsa’yı İsa yapan”) kendi azmi kadar, belki de ondan çok, buna teşne bir taban bulabilmiş/yaratabilmiş olmasıdır. Bugün bile, toplumun sadece “öteki” yarısının “Tek Adamlığa” karşı olduğunu söylüyorsak, demek ki -biraz itekleyerek de olsa- toplumun yarısı bu zatı sultan olarak görmek istiyor.

Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Erdoğan’ın taban yaratmadaki bu başarısı genelde popülizmine dayandırılır ve islam, miliyetçilik vb gibi temaları kullanmadaki belagat (retorik) ve demagoji becerisiyle açıklanır. Neticede, açıklama prensibini manipülasyon teşkil eder. Bu tür metodların açıklama gücünün fazla olmadığı açıktır. Potansiyel tabana manipülatif hitap edildiği kabul edilse bile, gene de bu tabanın hangi temelde bu tezgaha teşne olduğunun açıklanması gerekir. Durumu sendika.org’ta daha önce yayınlanan bir yazımda tanıtmaya çalıştığım “öncülük-önderlik” tezi ile açıklamaya çalıştığımızda ise manipülasyon tezinin açmazları ortadan kalkmaya başlar.

Erdoğan’ın 17-25 Aralık sonrasında  en hızlı ve en sıkı desteği tarikat ve cemaat çevrelerinden aldığına özellikle dikkat etmek gerekir. Bu tarikat ve cemaatler baştan itibaren AKP’ye destek vermiş  olsalar da, 1. AKP döneminde iktidar ortağı Gülen Cemaatinin gölgesinde –ve tehdidi altında- ancak marjinal bir hayat alanı elde edebilmişlerdi.  Gülen’le ittifak çöktüğünde ve yargılanma riski ortaya çıktığında Erdoğan’a koşulsuz destek eski dava arkadaşlarından çok bu tarikat ve cemaatlerden geldi. Bunda, Gülen cemaatine olan birikmiş tepki ve öfkenin rolü yadsınamaz. Ama Erdoğan bu tepkiyi -kendisi açısından- son derece akıllı bir doğrultuda harekete geçirdi ve Cumhuriyetin kuruluşuyla toplumun ancak kıyısında, marjinal bir hayat alanı bulabilmiş bu tabana Osmanlı’daki eski muhteşem (ve hakim) günlerine ve rollerine geri dönecekleri bir ruh halini aşılamayı başardı. Erdoğan’ın 17-25 Aralık sonrasında kendine sağlam bir taban yaratmadaki başarısının gerisinde, kamusal hayatın islami parametrelerle belirlendiği Osmanlı’nın eski güzel günlerinin geri geleceği, marjinal bir alana sıkıştırılmış islami yaşam tarzının tekrar toplumun hakim yaşam tarzı, islami kesimlerin de tekrar toplumun „hakim milleti“ konumuna yükseleceği  umudunu yaratabilmiş olması yatar. Erdoğan kendisini bu kesimlerin ideal ve özlemlerinin gerçekleşme koşulu ve umudu haline getirerek „havarilerini“ yaratmıştır. Yüce divandan da, hapishane ve tımarhaneden de bu havarileri sayesinde kurtulmuştur. Bu, sonuçları bizim açımızdan felaket anlamına gelse de, muazzam bir önderlik becerisidir. Bu kesimler Erdoğan sayesinde toplumun yeni hakim milleti (sınıfı) haline gelmişlerdir. Bu nedenle de Erdoğan’ın en sadık destekçileridirler; 15 Temmuz’da bunu yeterince ispat ettiler. Ölümleri pahasına onu „yedirmediler“. Erdoğan gene bunların sunduğu destek sayesinde 1. dönem AKP iktidarının önde gelen bir çok lider ve kadrosundan da kurtulabildi, „Tek Adamlık“ının önündeki engelleri temizledi.

Sünni „Hakim Millet“in ortaya çıkışı „Osmanlı restoasyonu“nun ikinci temel özelliğini oluşturur. „Fetvacı Hoca“ Hakim millet olmanın kamusal hayata sünni islamın hakim olması anlamına geldiğini açıkça dile getirir:

Bir Müslüman imkanlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm, ahlak ve âdâbinin hakim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, … her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.

İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.[2]

Her ne kadar Hoca’nın  orijinal yazısı ateist ve eşcinselleri konu edinse de şortla otobüse binen, eşorfmanla parkta spor yapan kadınlara yapılan saldırılar, ramazanda aleni yerlerde yemek yiyenlere, sigara içenlere sataşmalar, modern-batılı giyim-kuşam ve hayat tarzını ahlaksızlıkla eş tutmalar, herkesin içinde kahkaha atan kadınlara yönelik tepkiler marjinal alanlara itilenlerin çok daha geniş bir kesim olduğunu gösteriyor. Bu “müdahale” örneklerinin de gösterdiği üzere, “Osmanlı Restorasyonu” Hakim Millet dışındaki unsurlara toplumun ancak kıyısında, sınırları müslümanların tahammülü ile belirlenmiş marjinal hayat alanları tanımaktadır. Dahası, bu onların ‚hakkı’ veya ‚özgürlüğü’ olmayıp sadece “bahşedilen”, “lütvedilen” bir imkandır. Bunlara sadece müslümanları rahatsız etmedikleri müddetçe ‚tahammül edilir’.

Ve dünün mağduru sünni kesimler toplumun yeniden efendisi olacakları umudu içinde “Osmanlı Restorasyonu”nun mimarı ve garantörü Erdoğan’ın sultanlığını coşku içinde benimsiyorlar. Gene Hoca’nın ilave yazılarından Sultanlık’ın Hakim Millet olma karşılığı bu kesimlere “yutturulmuş” bir pazarlık unsur olmadığını da anlıyoruz. Hoca’ya göre, cemaatin görevi “işi ehline vermekle” sınırlıdır. Ehil, yetkiyi bir kez aldıktan sonra vazifesini gene bir şüraya danışarak yerine getirmekle mükellef olsa da, bu, cemaat(ler)in karar oluşum süreçlerine aktif katılımı anlamı taşımaz. Hoca ‚islamda sadece cami cemaati vardır’ derken, cemaatin varlık alanını da cami ve özel alanla sınırlıyor. Siyasete karışacak –Gülen cemaati gibi müdahale etmeye kalkacak- her cemaatin bedelini de ödeyeceğini söylüyor. İşin ehli dışındaki müslümanların hakimiyeti siyaset dışı alanla sınırlı tutuluyor. Siyasete katılımları işin ehlini belirlemek-seçmekten öte gitmiyor. Hoca’yı ciddiye aldığımızda  „Osmanlı Restorasyonu“nda siyasal-kamusal bir katılım alanın olmadıgi, olmayacağı sonucuna varıyoruz. Sultan’ın uygulamaları da bunu teyid ediyor. Kendi kontrolü dışında ne bir medya kuruluşuna, ne bir sivil toplum örgütlenmesine, ne de düşünce açıklamasına tahammül ve müsade ediyor. Parlementodan yargıya hatta hükümete bütün siyasal organların işlevsizleştirildiklerini, sultanın tek başına bütün bunların üzerinde bir konum edindiğini görüyoruz.

Erdoğan ve „Adamları“

Marc Bloch feodal toplumun tanımlayıcı özelliklerinden en başta geleninin vasallık ilişkisi olduğunu söylüyor. Ve vasallığı „başka bir adamın adamı olmak“ olarak tanımlıyor[3]. Büyük göç hareketleri ve Hun (Macar), müslüman ve Wiking saldırıları sonucu Karolinger imparatorluğu dağıldığında ve ortada devlet diye bir kurum kalmadığında, eski yerel ileri gelenler etraflarında bir „adamlar topluluğu“ (vasallar)  yaratmaya başlarlar. Bu ilişkinin ortaya çıkışında „birinin adamı“ (vasal) olanı da, bu adamın beyini de böyle bir ilişkiye iten temel saiki güvenlik endişesi oluşturuyor. Kişi, güvenliğinin garantide olacağı saikiyle birinin vasalı/adamı olur. Vasal/adam beye askerlik (şövalyelik-ritterlik) taahhüt eder, bey de gücü/ nüfuzu sayesinde adamını/vasalını her koşulda koruyacağını (ve de geçimini sağlayacağını) taahhüt eder (“Feodal sözleşme”). Alttaki vasal/adam sığınacak güçlü birini bulur, onun kanadı altında güvenlik ve geçimini sağlama alırken,  üstteki Bey de alttakinin katılımıyla gücünü daha da artırır. Böylece yükümlülüklerini de daha iyi yerine getirir duruma gelir. Daha sonraları başka bölgelerde, doğrudan kendi yanında, kendi malikanesinde savaşçılık yapmayan vasallar da ortaya çıkar. Bunlara da aynı şekilde askerlik hizmeti karşılığı toprak verir (timar sisteminin ortaya çıkışı). Ancak, şövalyelik, dönemin hakim anlayışı gereği prensip olarak sadece savaşçılığı içerdiğinden ve üretim, ticaret vb gibi faaliyetlerle bağdaşmadığından –ki bu faaliyetlerle uğraşanlar daha sonraları edindikleri asillik statülerini kaybederler- bu vasallar ellerindeki toprakları daha alt vasallara veya doğrudan üretim hizmeti karşılığı (angarya) köylülere (bir kısmı serf statüsünde) devrederler. Böylece feodal toplum yukardan aşağı hiyerarşik bir „adamlar toplumu“–vasallık ilişkisi- olarak şekillenir. Bu toplumda herkes bir üsttekinin „adamıdır“. Feodal toplum herkesin bir başkasına kişisel bağımlılık ilişkisi içinde olduğu bir toplumdur. Vatandaş eşitliğini tanımaz.

Menşeinin Osmanlı’ya mı yoksa Kasımpaşa’ya mı dayandığını tespitte zorlansak da, „Reis“in de etrafında vasallık benzeri kendisine biat etmiş bir „adamlar topluluğu“ yarattığını görüyoruz. Bu adamların, Reis’e bağlılıklarını kanun ve anayasaya bağlılıktan daha üstün tuttuklarını, hatta „son mermilerine kadar Reis için savaşmaya ve ölmeye hazır“ olduklarını bizzat kendi ağızlarından duyduk. Ve Reis, devleti parlemento, hükümet vb gibi kurumlarla değil etrafındaki bu „adamlarıyla“ yönetiyor. Devlet idaresi kurumlara yerleştirdiği adamları sayesinde sultanın mutlak kişisel yönetimi haline gelmiş durumda. Sürekli hale gelmiş OHAL „ Reis’in adamlarını“ (ve yaptıklarını) kanunlardan muaf ve üstün duruma sokarken, adamların kendilerinin de son derece cazip maddi imkanlarla taltif edildiklerini görüyoruz. Adeta bir ‚modern tımar sistemi’ geliştirilmiş durumda. “Adamlığın” siyasal/idari alanla sınırlı kalmadığını, ekonomi ve iş dünyasına da hakim olduğunu “Havuz medyası” tartışmalarından biliyoruz. „Reis’in Adamı“ olmayanlar sadece devlet ihalesi alamamakla kalmıyorlar, serbest piyasada da çoğu zaman çelme yiyorlar. Serbest piyasada da kendi „adamlarının“ önü açılıyor. Kimin „adam“ olduğu, kimin „adam“ olmaktan çıktığı da gene Reis’in iki dudağı arasında belirleniyor. Siyaset de ekonomi de Reis’in dağıttığı tımarlara dönüşmüş durumda. Hak ve hukukun yerlerini Reis’in dağıttığı ‚Lütuf’ alıyor. Parlemento, yargı, idari yapı vb görüntüyü kurtaran dekoratif unsurlara dönüştürülüyor, bağımsız irade sergileme özelliklerini kaybediyorlar. Reis ülkeyi adamlarıyla ve adamlık/tımar ilişkisi üzerinden yönetiyor. Özetle, en yukardan en aşağıya, adamlık temelinde katı hiyerarşik bir toplumsal ilişki sistemi toplumsal işleyişin düzenleyici prensibi yapılmaya çalışılıyor.

Mezar kazıcılar: ‚Osmanlı Restorasyonu’nun yarattığı mağdurlar

Herkes bir başka şekilde ifade etse de, susturulan milletvekilinin sözünü ettiği „Başında Erdoğan’ın bulunduğu kuruluş halindeki yeni devletin“ temel işleyiş parametrelerinin  Sultanlık, Hakim Millet ve „Adamlık“ olduğu konusunda bir fikir ayrılığı bulunmuyor. Ama bu yeni devlet kurulurken, bir anlamda kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Zira, hakim kılınmaya çalışılan düzen, Reis’in kimi eski yakın yol arkadaşlarına kadar uzanan geniş toplum kesimlerine ya bu sisteme sultanın adamı olarak dahil olmayı ya da her anlamda toplumun dışına, kıyısına itilmeyi dayatıyor. Biat etmeyenlerin  hayat alanları yok edilirken hak arayış imkanları da ortadan kaldırılıyor. Yeni devlet/düzen kendini inşa ederken geniş kesimleri de kendi mağdurları olarak ‚inşa ediyor’. Toplum Erdoğan Sultanlığı ve mağdurları şeklinde bölünüyor. Ve bu mağdurlar topluluğu Akşener’den Kürtlere ve sosyalistlere çok geniş kesimleri barındıryor. Yeni devlet, hayat alanları ve hak arama imkanlarını ortadan kaldırdığı bütün bu heterojen ve çelişkili kesimleri „Erdoğan Sultanlığı Mağdurları“ olarak aynı potanın içine atıyor. Yakın zamana kadar birarada düşünülmeleri bile imkansız bu kesimler bu potada –Erdoğan mağdurları olarak- yan yana duruyorlar. „Osmanlı Restorasyonu“ Erdoğan’a bir mutlak Sultanlık inşa ettiği kadar kendi muarızlarini, kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Yeni devletin yarattığı bu mağdur ve mağduriyetler Erdoğan Sultanlığına karşı mücadelenin potansiyel tabanını oluşturuyorlar.

Cumhuriyet değerleri

Bu mağdurların bir özelliği, çoğunun hafızasında genç cumhuriyetin yarattığı prensip ve değerlerin dipdiri tazeliklerini koruyor olmaları.  Ve hemen hepsi, değişik yorumlarla da olsa, „Osmanlı Restorasyonu“nun hakim kılmaya çalıştığı prensiplere karşı hukuki eşitlik-eşit vatandaşlık- kanun önünde eşitlik, yargı bağımsızlığı-hukukun üstünlüğü, laiklik- devletin inançlar karşısında tarafsızlığı-din/vicdan özgürlüğü, idarede ve piyasada liyakatın belirleyiciliği vb gibi prensiplerin toplumsal işleyişin temel parametreleri olmasını istiyorlar. Bu noktada toplumsal bölünmenin toplumsal işleyişin temel parametrelerine ilişkin iki alternatif siyasal proje şekline büründüğünü görüyoruz. Erdoğan mağdurlarının bu prensiplere bu kadar bağlı olmalarının en önemli nedeni, yakın zamana kadar toplumsal işleyişin temel parametrelerini teşkil etmiş bu degerlerin kendilerine nasıl hayat alanları açmış olduğunun taze anılarını hafızalarında koruyor olmaları.  „Adamlık“ın yok etmek istediği eşit  vatandaşlığın-hukuki eşitliğin, „Hakim Millet“ anlayışının yok etmek istediği laikliğin, sultan iradesinin üstünlüğünün yok etmek istediği hukukun üstünlüğü- kanun önünde eşitliğin, siyasal katılımın, yasama ve yargı bağımsızlığının pratik anlamını anıları hala korunan kendi hayat tecrübelerinden tanıyor ve onlara tekrar sahip olmak istiyorlar.

Gene aynı nedenle, cumhuriyet ve onun değerleriyle özdeşleşmiş Mustafa Kemal bu prensiplerin sembolü ve temsilcisi olarak bir rönesans-yeniden doğuş- yaşıyor. Yakın döneme kadar kemalizmi problemlerinin kaynağı olarak gören bir çok kesim Mustafa Kemal’in ve kemalizmin erdemlerini yeniden keşfediyor. Adeta, bir yanda „Osmanlı Restorasyonu“, karşısında da „Cumhuriyetin Yeniden kuruluşu“ şeklinde bir siyasal/ideolojik cepheleşme yaşıyoruz. Ulusalcılardan sosyalistlere, hatta kürtlere Erdoğan mağdurlarının çok büyük çoğunluğu hedeflerini „Yeni bir demokratik Cumhuriyet“ şeklinde formüle ediyorlar. Bu geniş heterojen topluluk „Demokratik Cumhuriyeti“ varlıklarının zemini olarak görüyorlar.

Cumhuriyetin problemleri

Ne var ki, „Cumhuriyetin yeniden inşası“nı problemsiz bir siyasal proje olarak değerlendirmek mümkün değil. Her şeyden önce, bu prensiplerin cumhuriyet dönemi boyunca çok iyi işlemediği sır değil. Cumhuriyet insanları her ne kadar padişahın kulu ve tebası olmaktan çıkarıp devletin hukuken eşit vatandaşları yapmışsa da, bu vatandaşlığın siyasal özgürlükleri ancak sınırlı şekilde içerdiğini biliyoruz. Vatandaş özgürlüğü, özellikle de siyasal katılım bakımından bir dizi kırmızı çizgi ile sınırlanmıştır. Medeni hukuk İsviçre’den alınmış olsa da ceza hukuku faşist İtalya kopyalanmıştır. Kürtlere, solculara, hatta müslümanlara kendilerini ifade alanı pek tanınmamıştır. Bunlar sürekli şüpheli vatandaşlar olarak görülmüşlerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca, tek parti iktidarından askeri darbelere kadar özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı bir çok dönem vardır. Cumhuriyet de bu kısıtlayıcı, baskıcı, otoriter uygulamalarıyla kendi mağdur ve muhaliflerini ortaya çıkarmıştır. Hatta bugünkü Erdoğan karşıtı cephe bizzat cumhuriyet döneminin bu dışlamalarının mirası bir dizi ciddi bölünme ve çatışmayı tortu/kalıntı halinde içinde barındırmaktadır. Örneğin Kürtlerin kemalist ideolojiyle, özellikle de „Ulusalcı“ koluyla yaşadığı „anlaşma problemi“  ortadadır. Kürtlerin çoğu kemalizmi kürt probleminin kaynağı olarak görmektedirler. Sosyalistlerin kendilerini özellikle Akşener ve eski MHP ekibi ile aynı saflarda düşünebilmelerinin zorluğu da ortadadır. Ama bütün bunlara rağmen, gene de bütün bu kesimler hayat alanları yok edilmiş Erdoğan mağdurları olarak „aynı mekana“ kovulmuş durumdalar ve orada isteseler de istemeseler de, birbirlerini sevseler de sevmeseler de yan yana duruyorlar. Kaçınamadıkları zoraki bir yan yanalık içindeler.

Hesapta olmayan bu zoraki durumun nasıl yönetileceğine ilişkin son derece ciddi ve zor siyasal soruların cevap aradığı ortadadır. Kürtlerin kemalist kesimlerle –müstakbel- işbirliklerini nasıl tasavvur ettiklerine dair henüz fazla bir şey bilmiyoruz. Hala ısınma ve deneme turları döneminde gibiler. Toplumsal ilginin „Barış“ ve „Çözüm“den ‚Osmanlı Restorasyonu’ ve Cumhuriyet değerlerine kaymış olması Kürt hareketinin kendini tanımladığı ideolojik zemini de hayli aşındırmış bulunuyor. Kürt hareketi kendini Cumhuriyet değerleriyle yeniden tanımlıyabilecek midir? Bunu nasıl yapacaktır? Bunlar hala müphemliğini koruyor. Kemalistlerin Kürtlerle işbiriliğini nasıl tasavvur ettikleri konusunda da aynı şeyler geçerli. Sosyalistler ise Akşener ekibini „emperyalizm ve yerli egemen sınıfların mevcut şartlardaki Erdoğan alternatifi hamlesi“ olarak değerlendirme eğilimindeler. Bu ekibi egemen sınıf temsilcisi olarak karşıya alarak problemi  çözmeyi umuyorlar. Ne var ki Erdoğan’ı alt edebilmek bu yaklaşımın siyasal sorunlarını görebilmekten ve aşabilmekten geçiyor. Eski bildiklerimiz bizi hem uyarıyor hem de ipucu veriyor.

Siyasal başarının sırrı

Benim kuşağım siyaseti 70’li yıllarda öğrendi. Ve en önemli kaynaklarımızdan biri olan Mao siyasette başarının formülünü –yaklaşık olarak- şöyle formüle ediyordu: „Karşı cepheden mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi tarafsız hale getirmek, tarafsız durumdakilerden mümkün olduğu kadar çoğunu kendi tarafımıza çekebilmek“.  Bu prensibin bugün de geçerli olduğunu düşünmekle birlikte, Akşener ya da benzer kesimler için nasıl uygulanabileceğinin son derece ince bir düşünce ve ustalık istediği ortadadır. Ve bu konuda gene eski bildiklerimizden bazılarını hatırlamak ufkumuzu açacaktır. Bu inançla, Mahir Çayan’ın Demokratik Devrim üzerine yazdıklarından iki paragrafı hatırlatmak ve yorumlamak istiyorum:

Marks ve Engels'in öngördüğü aşamalı devrim teorisinin temelinde, Almanya'daki gecikmiş burjuva devrimini, liberal burjuvaziyi karşıya alarak bizzat proletaryanin, küçük-burjuva demokratlarla ittifak kurarak yapması ve proletaryanin hiç durmadan, devrimi sürekli kılarak sosyalizme geçmesi düşüncesi yatmaktadır. Bu teoriye göre: Liberal burjuvazi karşıya alınmalıdır, çünkü … feodallerle anlaşarak devrime ihanet etmiştir. Bu yüzden Almanya'daki burjuva devrimi, ancak liberal burjuvazi karşıya alınarak, yani ona rağmen gerçekleşebilir.

Bununla beraber bu devrim, sosyalist bir devrim olmayacaktı, "cumhuriyetçi ve sosyal" bir devrim olacaktı. Feodal ve mahalli aristokrasi devrilecek, herkese oy hakkı tanınacak, köylüler serf durumundan kurtarılacak, özgür vatandaş durumuna getirilecek, ve de burjuva demokrasisi derinleştirilecekti. Fakat özel mülkiyet, kapitalist sömürü ve sınıflararası çatışma devam edecekti. Ancak özel mülkiyetin yanında kamu mülkiyeti de, proletaryanin yönetime katılması ölçüsünde yer alacaktı. Yani proletarya ekonominin ve üretimin düzenlenmesinde söz sahibi olacaktı. Devletin sınıfsal niteliği ise karma olacaktı. İktidar, işçilerin, köylülerin ve radikal küçük-burjuvazinin ortak iktidarı olacaktı. Böylece "sosyalist demokrasiye" doğru yeni bir hamlenin şartları yaratılmış olacaktı. (Mahir Çayan, Kesintisiz 1, italikler benim MK)

Çayan, yazının devamında, bu devrim anlayışının temel esprisinin devrimci mücadelede köylülüğün potansiyelinden faydalanmak olduğunu ifade ediyor. Zira, devrim hedeflerinin çoğu serf konumundaki köylüleri doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu durumda Çayan’ı şöyle anlamak doğru olur:

  1. Siyasetin somut, güncel hedefini –ütopyalar değil- içinde yaşanılan şartlar ve onların ortaya çıkardığı mağduriyetler belirler: Feodal ilişkilerin tasfiyesi, cumhuriyetin ilanı, özgür vatandaşlığın getirilmesi, herkese oy hakkı, demokrasinin geliştirilmesi,  vb.
  2. Bunlar aslında başka sınıfların yapması gereken işlerdir. Ama onlar buna sırtını döndüğünden bu işlevi yerine getirmek proleteryaya (sosyalistlere, komünistlere) kalmıştır. Onlar sırtını döndüğü için proleterya (sosyalistler) somut şartların ortaya çıkardığı bu hedefleri üstlenmeli, yapılması gerekip de yapılmayan işleri gerçekleştirmeye talip olmalıdır.

Ve bu paragraflarda en önemlisi, Çayan sosyalistlerin bir burjuva toplumunu, bir „karma ekonomiyi“ yönetmeye talip olmaları gerektiğini,  ekonomisiyle, siyasetiyle içinde karşı olduğu güçlerin de bulunduğu bir karma toplumu yönetmeye soyunmaları gerektiğini söylüyor.

Sosyalistler ve cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak

Bu yaklaşımı „Osmanlı Restorasyonu“na karşı Cumhuriyet değerlerin hakim kılınması mücadelesine  taşıdığımızda, sosyalist güçlerin işlevleri de aydınlanmaya başlar. Bu noktada Etienne Balıbar’ın aynı sorunu ele aldığı bir makalesini hatırlatmak faydalı olacaktır. Balibar bu makalesinde Fransa tarihinde sosyalist mücadelenin Fransız İhtilalinin „eşitlik, özgürlük ve kardeşlik“ ideallerinin nihai sonuçlarına taşınması şeklinde kristalize olduğunu, ‚Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’in sosyalizm mücadelesini de anlamlandıran temel değer ve referanslar olduğunu anlatıyor[4]. Benzer şekilde, Türkiye’deki sosyalistlerin de işlevlerini cumhuriyet değerlerini nihai sonuçlarına (varabilecekleri en uç noktaya) kadar dinamikleştirme olarak belirlemeleri hem şartların ortaya çıkardığı duruma, hem de Çayan’ın ve Balıbar’ın ruhuna uygun düşecektir. Eğer cumhuriyet değerleri genel anlamda Erdoğan mağdur ve muhaliflerinin bütününün üzerinde (yan yana) durdukları zemini oluşturuyorsa, sosyalistlerin işlevi, bu blok içindeki sağ, ortodoks güçlerin bu değerleri otoriter, tutucu, milliyetçi, şovenist vb sınırlarda tutma girişimlerine karşı, bunları radikal demokrat  bir doğrultuda (radikal bir eşitlik ve özgürlük doğrultusunda) dinamikleştirmek olabilir. Aynı değerlere, aynı zemine bağlı kalarak gene de farklı olmak ancak bu anlama gelebilir.

İşin gerçeği, bu değerleri dinamikleştirmeden bu mağdur ve muhaliflerden birleşik bir mücadele bloku ortaya çıkarmak da mümkün değildir. Bu değerlere bağlılık Akşener gibileri de dahil herkesi Sultanlığın karşısında aynı zeminde tutarken, bu değerlerin dinamikleştirilmesi blokun sürükleyen, gelişimi ilerleten faktörünü oluşturur. Bu durumda Akşener’in sağcılığı, hatta eski faşistliği de işlevselliğini yitirir. Cumhuriyet değerlerine bağlı kaldığı müddetçe açıktan karşıya alınması gereken bir güç olma özelliği taşımaz. Bu zemeinde sadece açıktan „Osmanlı Restorasyonu“ karşıya alınır.

Kaldı ki, eğer Erdoğan mağdurları arasındaki işbirlikleri, ortak mücadeleler tesadüfi olmaktan çıkarılmak, sağlam, kalıcı, birleşik bir güç odağı yaratılmak isteniyorsa, bunun, cumhuriyet değerlerini radikal demokrat doğrultuda derinleştirmek, dinamikleştirmek dışında bir yolunu bulmak da zordur. Kürtler mağdurlar topluluğunun ana unsurlarından birini oluştururken ve Cumhuriyet uygulamaları Kürtlerin hafızalarında sıkıntı olmaya devam ederken, bu değerleri „özgürlükçüleştirmeden“, demokratikleştirmeden cumhuriyeti nasıl Kürtler için kabul edilebilir hale getirebilirsiniz? Bu değerler demokratikleşmeden, özgürlükçü bir içerik yansıtmadan nasıl olup da Kürtler kendi varoluşlarını kalıcı şekilde cumhuriyet ve değerleriyle özdeşleştirebilirler, cumhuriyeti kendi varoluş koşulları ve umut olarak benimseyebilirler?

Özetle, cumhuriyet değerlerini Erdoğan mağdurlarının ortak varoluş zemini olarak muhafaza etmek, mağdurlar topluluğundan birleşik bir güç odağı ortaya çıkarılabilmek bunların radikal demokrat bir doğrultuda dinamikleştirilmelerine bağlı görünüyor. Sosyalistler bu işi yapmaya, süreci (Akşener ve benzerleri de dahil) bir bütün olarak yönetmeye ve ilerletmeye  talip olmalıdırlar. Bu güçleri Erdoğan’ın, aralarındaki çatışma noktalarını ısıtarak, bölme girişimlerine karşı bağışıklı hale getirmek de gene ancak bu cumhuriyet değerlerinin demokratikleştirilmesiyle mümkün olabilir.

 

30.08.2017

 

 



[1] http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/08/31/yeni-bir-devlet-kurulur-chp-onun-icinde-yerini-alamaz/

 

[2] Aktarıldığı yer: ‚Karaman: Müslümanlar eşcinsellere hoşgörü değil tahammül gösteriyor’, T 24  07 Ağustos 2011

 

[3] Die Feudalgesellschaft, Propylien 1982 s.180

[4] „Menschenrechte“ und „Bürgerrechte“. „Die Grenzen der Demokratie“ kitabı içinde.

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...