Erdoğanın „Osmanlı Restorasyonu“ ve Cumhuriyet Değerleri
Bir AKP milletvekili çıktı „yeni
bir devlet kuruyoruz, başında
da Erdoğan var“ dedi. Ama daha lafını bitiremeden iktidar ve muhalefetiyle
elbirliği içinde ağzı kapattırıldı. Oysa bu, belki de son dönemin en önemli
olayının açık tartışmaya açılmasıydı. Ve bu yeni devletin ne olduğunu bizzat
içerden, doğrudan muhataplarından dinlemek ufkumuzu çok fazla açabilirdi. Bu
bilgi açığını şimdi kendi analiz ve tahminlerimizle kapatmaya çalışıyoruz.
Değişik siyasal analizcilerden bunun
faşizm, Tek Adam diktatörlüğü vb olduğunu; totaliter bir rejimin getirildiğini;
laikliğin kaldırılıp şeriata dayalı din devletinin kurulduğunu, çoğunlukçu, plebisiter bir diktatörlüğün
inşa edildiğini vb okuyoruz. Bu analizlerin her biri kurulmakta olan “Yeni
Devlet“i kimi özellikleriyle yansıtsa da, neyin kurulduğu konusunda gene de bir
muğlaklık devam ediyor. En çok da yeni devletin ne tür bir güçler konstelasyonu
içinde kurulduğu, neye dayandığı ve karşı politikaların hani temelde
düşünülmesi gerektiği müphemliğini koruyor. Bunun gerisinde, bu yaklaşımların bu
yeni devletin kuruluşunun kendine özgü yanının, yani süreçteki ‚milli ve yerli’
olanın üzerinden atlamalarının yattığını düşünüyorum. Dikkat edilirse, durumu
açıklarken referans aldıkları, örneğin, İtalyan Faşizm’i ya da Alman Nazizm’inin
temel tanımlayıcı referansları son derece ‚milli ve yerli’dir. İtalyanların „fasces“
iAntik Roma’ya ait bir güç sembolü iken, „fascio“ 19. yüzyılda işci ve
milliyetçi hareketin kendini ifadede başvurduğu bir kelimedir. Alman
Nazizm’inin temel referansını ise almanların ırk üstünlüğü oluşturur. Dolayısıyla,
süreçte rol oynayan „yerli ve milli“ referansları analize dahil etmenin, kuruluş
halindeki yeni devletin karakteristik özelliklerini ortaya sermede ciddi
katkıları olacaktır. Bunlar, karşı politikaların neye dayanması gerektiğini
belirlerken de önemli rol oynarlar.
Seçilmiş Sultanlık
Bu nedenle, Erdoğanın (ve müritlerinin) „Osmanlı“
hayranlığını bir retorik süslemeden ibaret görmeyip altını biraz destiğimizde sözünü
ettiğimiz muğlaklığın dağılmaya başladığını farkediyoruz. Yeni kurulan devletin
hangi prensiplere dayandığı ve hakim kılındıkça yarattığı sonuçlar ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sürecin ilk
ürününün fiili „seçilmiş sultanlık“ şeklinde ortaya çıktığını çoktandır
biliyoruz. Anayasa değişikliğinin bu fiili duruma hukuki çerçeve kazandırmak
için yapıldığı da bizzat en üst muhataplar tarafından açıkça dile getirildi.
Anayasa değişikliğinin ilaveten fiilen zaten dokunulması mümkün olmayan
„sultanı“ bir de hukuki zırha büründürdüğü, yargının bağımsızlığını ortadan
kaldırıp „sultana“ bağladığı da –sultanın böylece fiilen en üst yargıç da
olduğu- yeterince tartışıldı. Bu kadar
geniş yetki ve dokunulmazlıklarla donatılmış Cumhurbaşkanına bir de parti
başkanı olabilme imkanı tanınması, bu kişiyi sultanları kıskandıracak ve
benzeri ancak kabile devletleri ya da 16..-17. yüzyılların mutlak krallarında
görülen muazzam bir iktidar gücüyle donattı. Parlementonun, yasama gücünün de
iyice törpülendiği bu dönemde ‚Başkan İradesi’nin halk egemenliği ilkesinin
yerini işgal ettiğini, onun yerine geçtiğini, fiilen „Egemenlik seçilmiş Sultanındır“a
dönüştürüldüğünü görüyoruz. Hukukçu Dinçer Demirkent GazeteDuvar’daki yazısında
bu değişimi şöyle dile getiriyor:
„…
artık Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası yoktur, dolayısıyla bir anayasa mahkemesi, ceza kanunu ya da ceza muhakemeleri kanunu da
yoktur. Kurumsallaşan ara rejimin raconu Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde
Kararnameleri ile kesilir. Hukuk devleti değil, kanun devleti de yok
edilmiştir. Yeni devletin somut varlığının biçimi, OHAL KHK’leridir; OHAL
KHK’leri ise AKP lideri Erdoğan’ın ağzından çıkan neyse odur.“[1]
Hakim Millet
İsa’yı İsa yapan havarileridir. Cemil Meriç’in „Havarisini yaratamayan
İsa’nın yeri tımarhanedir, tarih değil“ sözü bunu dile getirir. Ve çıkılan
yolculuğun tımarhanede değil de sarayda son bulması havari/mürid
bulmaya/yaratmaya bağlıdır.
Şu an seçilmiş sultan konumundaki
kişi 17-25 Aralık sonrasında yüce divanda mahkum olmasına kesin gözüyle bakılan
bir siyasal mevta görünümündeydi. Bugünkü sultanlığa geçiş sürecinin, bu kişinin kendini yargılamanın dışına çıkarma
çabası olarak başladığını söyleyebiliriz. Gerçi, bu kişinin demokrasiyi trene
benzettiği ve varılması gereken durağa gelindiğinde inileceği sözü de
hatırlardadır. Buradan hareketle bir çok siyasal gözlemci yeni durumu bu
kişinin taa baştan itibaren kafasında varolan niyetini gerçekleştirmesi olarak
açıklıyor. Niyetin varlığı tartışma götürmeyecek kadar ortada olsa da,
hapishanelerin (ve tımarhanelerin) böyle hedefine kilitlenmiş kararlı ve azimli
insanlarla dolu olduğu da bir başka gerçek. Sultan heveslisini sultan yapan
(„İsa’yı İsa yapan”) kendi azmi kadar, belki de ondan çok, buna teşne bir taban
bulabilmiş/yaratabilmiş olmasıdır. Bugün bile, toplumun sadece “öteki”
yarısının “Tek Adamlığa” karşı olduğunu söylüyorsak, demek ki -biraz
itekleyerek de olsa- toplumun yarısı bu zatı sultan olarak görmek istiyor.
Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da
Erdoğan’ın taban yaratmadaki bu başarısı genelde popülizmine dayandırılır ve
islam, miliyetçilik vb gibi temaları kullanmadaki belagat (retorik) ve demagoji
becerisiyle açıklanır. Neticede, açıklama prensibini manipülasyon teşkil eder.
Bu tür metodların açıklama gücünün fazla olmadığı açıktır. Potansiyel tabana
manipülatif hitap edildiği kabul edilse bile, gene de bu tabanın hangi temelde
bu tezgaha teşne olduğunun açıklanması gerekir. Durumu sendika.org’ta daha önce
yayınlanan bir yazımda tanıtmaya çalıştığım “öncülük-önderlik” tezi ile
açıklamaya çalıştığımızda ise manipülasyon tezinin açmazları ortadan kalkmaya
başlar.
Erdoğan’ın 17-25 Aralık
sonrasında en hızlı ve en sıkı desteği
tarikat ve cemaat çevrelerinden aldığına özellikle dikkat etmek gerekir. Bu
tarikat ve cemaatler baştan itibaren AKP’ye destek vermiş olsalar da, 1. AKP döneminde iktidar ortağı
Gülen Cemaatinin gölgesinde –ve tehdidi altında- ancak marjinal bir hayat alanı
elde edebilmişlerdi. Gülen’le ittifak
çöktüğünde ve yargılanma riski ortaya çıktığında Erdoğan’a koşulsuz destek eski
dava arkadaşlarından çok bu tarikat ve cemaatlerden geldi. Bunda, Gülen cemaatine
olan birikmiş tepki ve öfkenin rolü yadsınamaz. Ama Erdoğan bu tepkiyi -kendisi
açısından- son derece akıllı bir doğrultuda harekete geçirdi ve Cumhuriyetin
kuruluşuyla toplumun ancak kıyısında, marjinal bir hayat alanı bulabilmiş bu
tabana Osmanlı’daki eski muhteşem (ve hakim) günlerine ve rollerine geri
dönecekleri bir ruh halini aşılamayı başardı. Erdoğan’ın 17-25 Aralık
sonrasında kendine sağlam bir taban yaratmadaki başarısının gerisinde, kamusal
hayatın islami parametrelerle belirlendiği Osmanlı’nın eski güzel günlerinin
geri geleceği, marjinal bir alana sıkıştırılmış islami yaşam tarzının tekrar
toplumun hakim yaşam tarzı, islami kesimlerin de tekrar toplumun „hakim
milleti“ konumuna yükseleceği umudunu
yaratabilmiş olması yatar. Erdoğan kendisini bu kesimlerin ideal ve
özlemlerinin gerçekleşme koşulu ve umudu haline getirerek „havarilerini“
yaratmıştır. Yüce divandan da, hapishane ve tımarhaneden de bu havarileri
sayesinde kurtulmuştur. Bu, sonuçları bizim açımızdan felaket anlamına gelse
de, muazzam bir önderlik becerisidir. Bu kesimler Erdoğan sayesinde toplumun
yeni hakim milleti (sınıfı) haline gelmişlerdir. Bu nedenle de Erdoğan’ın en
sadık destekçileridirler; 15 Temmuz’da bunu yeterince ispat ettiler. Ölümleri
pahasına onu „yedirmediler“. Erdoğan gene bunların sunduğu destek sayesinde 1.
dönem AKP iktidarının önde gelen bir çok lider ve kadrosundan da kurtulabildi,
„Tek Adamlık“ının önündeki engelleri temizledi.
Sünni „Hakim Millet“in ortaya
çıkışı „Osmanlı restoasyonu“nun ikinci temel özelliğini oluşturur. „Fetvacı
Hoca“ Hakim millet olmanın kamusal hayata sünni islamın hakim olması anlamına
geldiğini açıkça dile getirir:
Bir Müslüman imkanlar ve şartlar
elverdiği takdirde İslam ahkâm, ahlak ve âdâbinin hakim olduğu, kimsenin aleni
olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda,
şartlar müsait olduğunda, … her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde)
dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek
maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.
İslam'a inanmayanlar kendi
inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak
ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam
toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek
gibi" tedbirlere başvurulur.[2]
Her ne kadar Hoca’nın orijinal yazısı ateist ve eşcinselleri konu
edinse de şortla otobüse binen, eşorfmanla parkta spor yapan kadınlara yapılan
saldırılar, ramazanda aleni yerlerde yemek yiyenlere, sigara içenlere
sataşmalar, modern-batılı giyim-kuşam ve hayat tarzını ahlaksızlıkla eş
tutmalar, herkesin içinde kahkaha atan kadınlara yönelik tepkiler marjinal
alanlara itilenlerin çok daha geniş bir kesim olduğunu gösteriyor. Bu
“müdahale” örneklerinin de gösterdiği üzere, “Osmanlı Restorasyonu” Hakim
Millet dışındaki unsurlara toplumun ancak kıyısında, sınırları müslümanların
tahammülü ile belirlenmiş marjinal hayat alanları tanımaktadır. Dahası, bu
onların ‚hakkı’ veya ‚özgürlüğü’ olmayıp sadece “bahşedilen”, “lütvedilen” bir
imkandır. Bunlara sadece müslümanları rahatsız etmedikleri müddetçe ‚tahammül
edilir’.
Ve dünün mağduru sünni kesimler
toplumun yeniden efendisi olacakları umudu içinde “Osmanlı Restorasyonu”nun mimarı
ve garantörü Erdoğan’ın sultanlığını coşku içinde benimsiyorlar. Gene Hoca’nın
ilave yazılarından Sultanlık’ın Hakim Millet olma karşılığı bu kesimlere
“yutturulmuş” bir pazarlık unsur olmadığını da anlıyoruz. Hoca’ya göre,
cemaatin görevi “işi ehline vermekle” sınırlıdır. Ehil, yetkiyi bir kez aldıktan
sonra vazifesini gene bir şüraya danışarak yerine getirmekle mükellef olsa da,
bu, cemaat(ler)in karar oluşum süreçlerine aktif katılımı anlamı taşımaz. Hoca ‚islamda
sadece cami cemaati vardır’ derken, cemaatin varlık alanını da cami ve özel
alanla sınırlıyor. Siyasete karışacak –Gülen cemaati gibi müdahale etmeye
kalkacak- her cemaatin bedelini de ödeyeceğini söylüyor. İşin ehli dışındaki
müslümanların hakimiyeti siyaset dışı alanla sınırlı tutuluyor. Siyasete
katılımları işin ehlini belirlemek-seçmekten öte gitmiyor. Hoca’yı ciddiye
aldığımızda „Osmanlı Restorasyonu“nda
siyasal-kamusal bir katılım alanın olmadıgi, olmayacağı sonucuna varıyoruz.
Sultan’ın uygulamaları da bunu teyid ediyor. Kendi kontrolü dışında ne bir
medya kuruluşuna, ne bir sivil toplum örgütlenmesine, ne de düşünce
açıklamasına tahammül ve müsade ediyor. Parlementodan yargıya hatta hükümete
bütün siyasal organların işlevsizleştirildiklerini, sultanın tek başına bütün
bunların üzerinde bir konum edindiğini görüyoruz.
Erdoğan ve „Adamları“
Marc Bloch feodal toplumun tanımlayıcı
özelliklerinden en başta geleninin vasallık ilişkisi olduğunu söylüyor. Ve vasallığı
„başka bir adamın adamı olmak“ olarak tanımlıyor[3]. Büyük
göç hareketleri ve Hun (Macar), müslüman ve Wiking saldırıları sonucu Karolinger
imparatorluğu dağıldığında ve ortada devlet diye bir kurum kalmadığında, eski
yerel ileri gelenler etraflarında bir „adamlar topluluğu“ (vasallar) yaratmaya başlarlar. Bu ilişkinin ortaya
çıkışında „birinin adamı“ (vasal) olanı da, bu adamın beyini de böyle bir
ilişkiye iten temel saiki güvenlik endişesi oluşturuyor. Kişi, güvenliğinin
garantide olacağı saikiyle birinin vasalı/adamı olur. Vasal/adam beye askerlik
(şövalyelik-ritterlik) taahhüt eder, bey de gücü/ nüfuzu sayesinde
adamını/vasalını her koşulda koruyacağını (ve de geçimini sağlayacağını)
taahhüt eder (“Feodal sözleşme”). Alttaki vasal/adam sığınacak güçlü birini
bulur, onun kanadı altında güvenlik ve geçimini sağlama alırken, üstteki Bey de alttakinin katılımıyla gücünü
daha da artırır. Böylece yükümlülüklerini de daha iyi yerine getirir duruma
gelir. Daha sonraları başka bölgelerde, doğrudan kendi yanında, kendi
malikanesinde savaşçılık yapmayan vasallar da ortaya çıkar. Bunlara da aynı
şekilde askerlik hizmeti karşılığı toprak verir (timar sisteminin ortaya
çıkışı). Ancak, şövalyelik, dönemin hakim anlayışı gereği prensip olarak sadece
savaşçılığı içerdiğinden ve üretim, ticaret vb gibi faaliyetlerle
bağdaşmadığından –ki bu faaliyetlerle uğraşanlar daha sonraları edindikleri
asillik statülerini kaybederler- bu vasallar ellerindeki toprakları daha alt
vasallara veya doğrudan üretim hizmeti karşılığı (angarya) köylülere (bir kısmı
serf statüsünde) devrederler. Böylece feodal toplum yukardan aşağı hiyerarşik
bir „adamlar toplumu“–vasallık ilişkisi- olarak şekillenir. Bu toplumda herkes
bir üsttekinin „adamıdır“. Feodal toplum herkesin bir başkasına kişisel
bağımlılık ilişkisi içinde olduğu bir toplumdur. Vatandaş eşitliğini tanımaz.
Menşeinin Osmanlı’ya mı yoksa
Kasımpaşa’ya mı dayandığını tespitte zorlansak da, „Reis“in de etrafında
vasallık benzeri kendisine biat etmiş bir „adamlar topluluğu“ yarattığını
görüyoruz. Bu adamların, Reis’e bağlılıklarını kanun ve anayasaya bağlılıktan
daha üstün tuttuklarını, hatta „son mermilerine kadar Reis için savaşmaya ve
ölmeye hazır“ olduklarını bizzat kendi ağızlarından duyduk. Ve Reis, devleti
parlemento, hükümet vb gibi kurumlarla değil etrafındaki bu „adamlarıyla“
yönetiyor. Devlet idaresi kurumlara yerleştirdiği adamları sayesinde sultanın
mutlak kişisel yönetimi haline gelmiş durumda. Sürekli hale gelmiş OHAL „
Reis’in adamlarını“ (ve yaptıklarını) kanunlardan muaf ve üstün duruma
sokarken, adamların kendilerinin de son derece cazip maddi imkanlarla taltif
edildiklerini görüyoruz. Adeta bir ‚modern tımar sistemi’ geliştirilmiş
durumda. “Adamlığın” siyasal/idari alanla sınırlı kalmadığını, ekonomi ve iş
dünyasına da hakim olduğunu “Havuz medyası” tartışmalarından biliyoruz. „Reis’in
Adamı“ olmayanlar sadece devlet ihalesi alamamakla kalmıyorlar, serbest
piyasada da çoğu zaman çelme yiyorlar. Serbest piyasada da kendi „adamlarının“ önü
açılıyor. Kimin „adam“ olduğu, kimin „adam“ olmaktan çıktığı da gene Reis’in
iki dudağı arasında belirleniyor. Siyaset de ekonomi de Reis’in dağıttığı
tımarlara dönüşmüş durumda. Hak ve hukukun yerlerini Reis’in dağıttığı ‚Lütuf’
alıyor. Parlemento, yargı, idari yapı vb görüntüyü kurtaran dekoratif unsurlara
dönüştürülüyor, bağımsız irade sergileme özelliklerini kaybediyorlar. Reis
ülkeyi adamlarıyla ve adamlık/tımar ilişkisi üzerinden yönetiyor. Özetle, en
yukardan en aşağıya, adamlık temelinde katı hiyerarşik bir toplumsal ilişki
sistemi toplumsal işleyişin düzenleyici prensibi yapılmaya çalışılıyor.
Mezar kazıcılar: ‚Osmanlı Restorasyonu’nun yarattığı mağdurlar
Herkes bir başka şekilde ifade etse
de, susturulan milletvekilinin sözünü ettiği „Başında Erdoğan’ın bulunduğu
kuruluş halindeki yeni devletin“ temel işleyiş parametrelerinin Sultanlık, Hakim Millet ve „Adamlık“ olduğu
konusunda bir fikir ayrılığı bulunmuyor. Ama bu yeni devlet kurulurken, bir
anlamda kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Zira, hakim
kılınmaya çalışılan düzen, Reis’in kimi eski yakın yol arkadaşlarına kadar
uzanan geniş toplum kesimlerine ya bu sisteme sultanın adamı olarak dahil
olmayı ya da her anlamda toplumun dışına, kıyısına itilmeyi dayatıyor. Biat
etmeyenlerin hayat alanları yok
edilirken hak arayış imkanları da ortadan kaldırılıyor. Yeni devlet/düzen
kendini inşa ederken geniş kesimleri de kendi mağdurları olarak ‚inşa ediyor’. Toplum
Erdoğan Sultanlığı ve mağdurları şeklinde bölünüyor. Ve bu mağdurlar topluluğu
Akşener’den Kürtlere ve sosyalistlere çok geniş kesimleri barındıryor. Yeni
devlet, hayat alanları ve hak arama imkanlarını ortadan kaldırdığı bütün bu
heterojen ve çelişkili kesimleri „Erdoğan Sultanlığı Mağdurları“ olarak aynı
potanın içine atıyor. Yakın zamana kadar birarada düşünülmeleri bile imkansız
bu kesimler bu potada –Erdoğan mağdurları olarak- yan yana duruyorlar. „Osmanlı
Restorasyonu“ Erdoğan’a bir mutlak Sultanlık inşa ettiği kadar kendi muarızlarini,
kendi mezar kazıcılarını da bizzat kendisi yaratıyor. Yeni devletin yarattığı
bu mağdur ve mağduriyetler Erdoğan Sultanlığına karşı mücadelenin potansiyel
tabanını oluşturuyorlar.
Cumhuriyet değerleri
Bu mağdurların bir özelliği,
çoğunun hafızasında genç cumhuriyetin yarattığı prensip ve değerlerin dipdiri
tazeliklerini koruyor olmaları. Ve hemen
hepsi, değişik yorumlarla da olsa, „Osmanlı Restorasyonu“nun hakim kılmaya
çalıştığı prensiplere karşı hukuki eşitlik-eşit vatandaşlık- kanun önünde
eşitlik, yargı bağımsızlığı-hukukun üstünlüğü, laiklik- devletin inançlar
karşısında tarafsızlığı-din/vicdan özgürlüğü, idarede ve piyasada liyakatın
belirleyiciliği vb gibi prensiplerin toplumsal işleyişin temel parametreleri
olmasını istiyorlar. Bu noktada toplumsal bölünmenin toplumsal işleyişin temel
parametrelerine ilişkin iki alternatif siyasal proje şekline büründüğünü
görüyoruz. Erdoğan mağdurlarının bu prensiplere bu kadar bağlı olmalarının en
önemli nedeni, yakın zamana kadar toplumsal işleyişin temel parametrelerini
teşkil etmiş bu degerlerin kendilerine nasıl hayat alanları açmış olduğunun
taze anılarını hafızalarında koruyor olmaları. „Adamlık“ın yok etmek istediği eşit vatandaşlığın-hukuki eşitliğin, „Hakim
Millet“ anlayışının yok etmek istediği laikliğin, sultan iradesinin üstünlüğünün
yok etmek istediği hukukun üstünlüğü- kanun önünde eşitliğin, siyasal
katılımın, yasama ve yargı bağımsızlığının pratik anlamını anıları hala korunan
kendi hayat tecrübelerinden tanıyor ve onlara tekrar sahip olmak istiyorlar.
Gene aynı nedenle, cumhuriyet ve
onun değerleriyle özdeşleşmiş Mustafa Kemal bu prensiplerin sembolü ve
temsilcisi olarak bir rönesans-yeniden doğuş- yaşıyor. Yakın döneme kadar
kemalizmi problemlerinin kaynağı olarak gören bir çok kesim Mustafa Kemal’in ve
kemalizmin erdemlerini yeniden keşfediyor. Adeta, bir yanda „Osmanlı
Restorasyonu“, karşısında da „Cumhuriyetin Yeniden kuruluşu“ şeklinde bir
siyasal/ideolojik cepheleşme yaşıyoruz. Ulusalcılardan sosyalistlere, hatta
kürtlere Erdoğan mağdurlarının çok büyük çoğunluğu hedeflerini „Yeni bir
demokratik Cumhuriyet“ şeklinde formüle
ediyorlar. Bu geniş heterojen topluluk „Demokratik Cumhuriyeti“ varlıklarının
zemini olarak görüyorlar.
Cumhuriyetin problemleri
Ne var ki, „Cumhuriyetin yeniden
inşası“nı problemsiz bir siyasal proje olarak değerlendirmek mümkün değil. Her
şeyden önce, bu prensiplerin cumhuriyet dönemi boyunca çok iyi işlemediği sır
değil. Cumhuriyet insanları her ne kadar padişahın kulu ve tebası olmaktan
çıkarıp devletin hukuken eşit vatandaşları yapmışsa da, bu vatandaşlığın
siyasal özgürlükleri ancak sınırlı şekilde içerdiğini biliyoruz. Vatandaş
özgürlüğü, özellikle de siyasal katılım bakımından bir dizi kırmızı çizgi ile
sınırlanmıştır. Medeni hukuk İsviçre’den alınmış olsa da ceza hukuku faşist
İtalya kopyalanmıştır. Kürtlere, solculara, hatta müslümanlara kendilerini
ifade alanı pek tanınmamıştır. Bunlar sürekli şüpheli vatandaşlar olarak
görülmüşlerdir. Cumhuriyet tarihi boyunca, tek parti iktidarından askeri
darbelere kadar özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı bir çok dönem
vardır. Cumhuriyet de bu kısıtlayıcı, baskıcı, otoriter uygulamalarıyla kendi
mağdur ve muhaliflerini ortaya çıkarmıştır. Hatta bugünkü Erdoğan karşıtı cephe
bizzat cumhuriyet döneminin bu dışlamalarının mirası bir dizi ciddi bölünme ve
çatışmayı tortu/kalıntı halinde içinde barındırmaktadır. Örneğin Kürtlerin
kemalist ideolojiyle, özellikle de „Ulusalcı“ koluyla yaşadığı „anlaşma
problemi“ ortadadır. Kürtlerin çoğu
kemalizmi kürt probleminin kaynağı olarak görmektedirler. Sosyalistlerin
kendilerini özellikle Akşener ve eski MHP ekibi ile aynı saflarda
düşünebilmelerinin zorluğu da ortadadır. Ama bütün bunlara rağmen, gene de
bütün bu kesimler hayat alanları yok edilmiş Erdoğan mağdurları olarak „aynı
mekana“ kovulmuş durumdalar ve orada isteseler de istemeseler de, birbirlerini
sevseler de sevmeseler de yan yana duruyorlar. Kaçınamadıkları zoraki bir yan
yanalık içindeler.
Hesapta olmayan bu zoraki durumun
nasıl yönetileceğine ilişkin son derece ciddi ve zor siyasal soruların cevap
aradığı ortadadır. Kürtlerin kemalist kesimlerle –müstakbel- işbirliklerini
nasıl tasavvur ettiklerine dair henüz fazla bir şey bilmiyoruz. Hala ısınma ve
deneme turları döneminde gibiler. Toplumsal ilginin „Barış“ ve „Çözüm“den ‚Osmanlı
Restorasyonu’ ve Cumhuriyet değerlerine kaymış olması Kürt hareketinin kendini
tanımladığı ideolojik zemini de hayli aşındırmış bulunuyor. Kürt hareketi
kendini Cumhuriyet değerleriyle yeniden tanımlıyabilecek midir? Bunu nasıl
yapacaktır? Bunlar hala müphemliğini koruyor. Kemalistlerin Kürtlerle
işbiriliğini nasıl tasavvur ettikleri konusunda da aynı şeyler geçerli.
Sosyalistler ise Akşener ekibini „emperyalizm ve yerli egemen sınıfların mevcut
şartlardaki Erdoğan alternatifi hamlesi“ olarak değerlendirme eğilimindeler. Bu
ekibi egemen sınıf temsilcisi olarak karşıya alarak problemi çözmeyi umuyorlar. Ne var ki Erdoğan’ı alt
edebilmek bu yaklaşımın siyasal sorunlarını görebilmekten ve aşabilmekten
geçiyor. Eski bildiklerimiz bizi hem uyarıyor hem de ipucu veriyor.
Siyasal başarının sırrı
Benim kuşağım siyaseti 70’li
yıllarda öğrendi. Ve en önemli kaynaklarımızdan biri olan Mao siyasette
başarının formülünü –yaklaşık olarak- şöyle formüle ediyordu: „Karşı cepheden
mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi tarafsız hale getirmek, tarafsız
durumdakilerden mümkün olduğu kadar çoğunu kendi tarafımıza çekebilmek“. Bu prensibin bugün de geçerli olduğunu
düşünmekle birlikte, Akşener ya da benzer kesimler için nasıl uygulanabileceğinin
son derece ince bir düşünce ve ustalık istediği ortadadır. Ve bu konuda gene
eski bildiklerimizden bazılarını hatırlamak ufkumuzu açacaktır. Bu inançla, Mahir
Çayan’ın Demokratik Devrim üzerine yazdıklarından iki paragrafı hatırlatmak ve
yorumlamak istiyorum:
Marks ve Engels'in öngördüğü aşamalı
devrim teorisinin temelinde, Almanya'daki gecikmiş burjuva devrimini, liberal
burjuvaziyi karşıya alarak bizzat proletaryanin, küçük-burjuva demokratlarla
ittifak kurarak yapması ve proletaryanin hiç durmadan, devrimi sürekli kılarak
sosyalizme geçmesi düşüncesi yatmaktadır. Bu teoriye göre: Liberal burjuvazi
karşıya alınmalıdır, çünkü … feodallerle anlaşarak devrime ihanet etmiştir. Bu
yüzden Almanya'daki burjuva devrimi, ancak liberal burjuvazi karşıya alınarak,
yani ona rağmen gerçekleşebilir.
Bununla beraber bu devrim, sosyalist
bir devrim olmayacaktı, "cumhuriyetçi
ve sosyal" bir devrim olacaktı. Feodal ve mahalli aristokrasi
devrilecek, herkese oy hakkı tanınacak,
köylüler serf durumundan kurtarılacak, özgür vatandaş durumuna getirilecek, ve
de burjuva demokrasisi derinleştirilecekti. Fakat özel mülkiyet, kapitalist
sömürü ve sınıflararası çatışma devam edecekti. Ancak özel mülkiyetin yanında
kamu mülkiyeti de, proletaryanin
yönetime katılması ölçüsünde yer alacaktı. Yani proletarya ekonominin ve üretimin düzenlenmesinde söz sahibi
olacaktı. Devletin sınıfsal niteliği ise karma
olacaktı. İktidar, işçilerin, köylülerin ve radikal küçük-burjuvazinin ortak
iktidarı olacaktı. Böylece "sosyalist
demokrasiye" doğru yeni bir hamlenin şartları yaratılmış olacaktı.
(Mahir Çayan, Kesintisiz 1, italikler benim MK)
Çayan, yazının devamında, bu devrim
anlayışının temel esprisinin devrimci mücadelede köylülüğün potansiyelinden
faydalanmak olduğunu ifade ediyor. Zira, devrim hedeflerinin çoğu serf
konumundaki köylüleri doğrudan ilgilendirmektedir.
Bu durumda Çayan’ı şöyle anlamak
doğru olur:
- Siyasetin somut, güncel hedefini –ütopyalar değil- içinde
yaşanılan şartlar ve onların ortaya çıkardığı mağduriyetler belirler: Feodal
ilişkilerin tasfiyesi, cumhuriyetin ilanı, özgür vatandaşlığın
getirilmesi, herkese oy hakkı, demokrasinin geliştirilmesi, vb.
- Bunlar aslında başka sınıfların yapması gereken
işlerdir. Ama onlar buna sırtını döndüğünden bu işlevi yerine getirmek
proleteryaya (sosyalistlere, komünistlere) kalmıştır. Onlar sırtını
döndüğü için proleterya (sosyalistler) somut şartların ortaya çıkardığı bu
hedefleri üstlenmeli, yapılması gerekip de yapılmayan işleri
gerçekleştirmeye talip olmalıdır.
Ve bu paragraflarda en önemlisi,
Çayan sosyalistlerin bir burjuva toplumunu, bir „karma ekonomiyi“ yönetmeye
talip olmaları gerektiğini,
ekonomisiyle, siyasetiyle içinde karşı olduğu güçlerin de bulunduğu bir karma
toplumu yönetmeye soyunmaları gerektiğini söylüyor.
Sosyalistler ve cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak
Bu yaklaşımı „Osmanlı
Restorasyonu“na karşı Cumhuriyet değerlerin hakim kılınması mücadelesine taşıdığımızda, sosyalist güçlerin işlevleri
de aydınlanmaya başlar. Bu noktada Etienne Balıbar’ın aynı sorunu ele aldığı bir
makalesini hatırlatmak faydalı olacaktır. Balibar bu makalesinde Fransa
tarihinde sosyalist mücadelenin Fransız İhtilalinin „eşitlik, özgürlük ve
kardeşlik“ ideallerinin nihai sonuçlarına taşınması şeklinde kristalize
olduğunu, ‚Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’in sosyalizm mücadelesini de
anlamlandıran temel değer ve referanslar olduğunu anlatıyor[4]. Benzer
şekilde, Türkiye’deki sosyalistlerin de işlevlerini cumhuriyet değerlerini
nihai sonuçlarına (varabilecekleri en uç noktaya) kadar dinamikleştirme olarak
belirlemeleri hem şartların ortaya çıkardığı duruma, hem de Çayan’ın ve
Balıbar’ın ruhuna uygun düşecektir. Eğer cumhuriyet değerleri genel anlamda Erdoğan
mağdur ve muhaliflerinin bütününün üzerinde (yan yana) durdukları zemini oluşturuyorsa,
sosyalistlerin işlevi, bu blok içindeki sağ, ortodoks güçlerin bu değerleri
otoriter, tutucu, milliyetçi, şovenist vb sınırlarda tutma girişimlerine karşı,
bunları radikal demokrat bir doğrultuda (radikal
bir eşitlik ve özgürlük doğrultusunda) dinamikleştirmek olabilir. Aynı
değerlere, aynı zemine bağlı kalarak gene de farklı olmak ancak bu anlama
gelebilir.
İşin gerçeği, bu değerleri
dinamikleştirmeden bu mağdur ve muhaliflerden birleşik bir mücadele bloku
ortaya çıkarmak da mümkün değildir. Bu değerlere bağlılık Akşener gibileri de
dahil herkesi Sultanlığın karşısında aynı zeminde tutarken, bu değerlerin
dinamikleştirilmesi blokun sürükleyen, gelişimi ilerleten faktörünü oluşturur.
Bu durumda Akşener’in sağcılığı, hatta eski faşistliği de işlevselliğini
yitirir. Cumhuriyet değerlerine bağlı kaldığı müddetçe açıktan karşıya alınması
gereken bir güç olma özelliği taşımaz. Bu zemeinde sadece açıktan „Osmanlı
Restorasyonu“ karşıya alınır.
Kaldı ki, eğer Erdoğan mağdurları
arasındaki işbirlikleri, ortak mücadeleler tesadüfi olmaktan çıkarılmak,
sağlam, kalıcı, birleşik bir güç odağı yaratılmak isteniyorsa, bunun,
cumhuriyet değerlerini radikal demokrat doğrultuda derinleştirmek,
dinamikleştirmek dışında bir yolunu bulmak da zordur. Kürtler mağdurlar
topluluğunun ana unsurlarından birini oluştururken ve Cumhuriyet uygulamaları
Kürtlerin hafızalarında sıkıntı olmaya devam ederken, bu değerleri
„özgürlükçüleştirmeden“, demokratikleştirmeden cumhuriyeti nasıl Kürtler için
kabul edilebilir hale getirebilirsiniz? Bu değerler demokratikleşmeden,
özgürlükçü bir içerik yansıtmadan nasıl olup da Kürtler kendi varoluşlarını kalıcı
şekilde cumhuriyet ve değerleriyle özdeşleştirebilirler, cumhuriyeti kendi
varoluş koşulları ve umut olarak benimseyebilirler?
Özetle, cumhuriyet değerlerini
Erdoğan mağdurlarının ortak varoluş zemini olarak muhafaza etmek, mağdurlar
topluluğundan birleşik bir güç odağı ortaya çıkarılabilmek bunların radikal
demokrat bir doğrultuda dinamikleştirilmelerine bağlı görünüyor. Sosyalistler
bu işi yapmaya, süreci (Akşener ve benzerleri de dahil) bir bütün olarak yönetmeye
ve ilerletmeye talip olmalıdırlar. Bu
güçleri Erdoğan’ın, aralarındaki çatışma noktalarını ısıtarak, bölme
girişimlerine karşı bağışıklı hale getirmek de gene ancak bu cumhuriyet
değerlerinin demokratikleştirilmesiyle mümkün olabilir.
30.08.2017
[1] http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/08/31/yeni-bir-devlet-kurulur-chp-onun-icinde-yerini-alamaz/
[2] Aktarıldığı yer: ‚Karaman: Müslümanlar eşcinsellere hoşgörü
değil tahammül gösteriyor’, T 24 07 Ağustos 2011
[3] Die Feudalgesellschaft, Propylien 1982 s.180
[4] „Menschenrechte“ und
„Bürgerrechte“. „Die Grenzen der Demokratie“ kitabı içinde.
Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen