Dienstag, 14. November 2023

AKP, Faşizm ve Demokratik Devrim üzerine notlar (1)

 

 

AKP, Faşizm ve Demokratik Devrim üzerine notlar (1)

Bu makale 17 Mayıs 2018 tarihinde Sendka.org sitesinde yayınlandı. 

Seçimlerin siyasal heyecanı en üst düzeye sıçrattığı bir ortamda hergün onlarca gazete ve internet sitesinde yüzlerce siyaset yazısı okuyoruz. Fakat tartışmalar günlük olana öyle odaklanmış ki her bir analiz u üstüne yazılmış yazı misali ömrü 24 saati bulmadan eskiyor, yerini yeni konu ve polemiklere bırakıyor. Oysa, politikada kalıcılık ve tutarlılık en azından bir kaç ayı hatta bir kaç yılı görebilme imkan veren modeller geliştirebilmekle mümkün. Günlük polemikleri ancak böyle aşıp, uzun vadeli veya stratejik denebilecek yönelimleri ancak böyle yakalayabiliriz. Bunun için ise teoriye, teorik analizlere yönelmemiz gerekiyor. Adalet Yürüyüşü sonrasında yayınlamış iki yazı günlük olanın dışına çıkma özellikleri bakımından böyle bir tartışmaya uygun zemin sunuyor. Ahmet İnsel 31 Ağustos 2017 tarihinde Birikim Haftalıkta yayınlanan „Mevcut Rejim, İktidar veya Devlet Faşist midir?“ başlıklı yazısında faşizm kavramının mevcut iktidarın karakterini ortaya serme kapasitesini sorguluyor. Yazı, hem faşizm kavramını hem de mevcut iktidarın niteliğini konu alması itibariyle „stratejik yönelim“  tartışması bakımından uygun bir zemin sunuyor. Dolayısıyla, birinci bölümde bunu ele alacak ve İnsel’in faşizm tanımı üzerinden bir „kavram tartışması“ yürüteceğiz. İkinci bölümde ise Fatih Yaşlı’nın 5 Temmuz 2017 tarihli Birgün’de çıkan “Milletten sayılmayanlar ve Yürüyüşün Sosyolojisi” başlıklı” yazısı temelinde siyasetin sosyolojik geri planını ve bu temelde anti-faşist mücadeleye hakim olması gereken stratejik yönelimleri ortaya koymaya çalışacağız.

Ahmet İnsel ve Faşizm

Ahmet İnsel sözkonusu yazıda AKP iktidarı ve rejimini tanımlamaya ve bu rejime karşı nasıl mücadele edileceği konusuna faşizm kavramı üzerinden katkı yapmayı hedefliyor. Bunu olumlu bulmamak mümkün değil. Ne var ki, İnsel’in hem akıl yürütüş tarzı (metodolojisi) hem de ulaştığı sonuçlar itibariyle hedefi şaşırdığını, günlük yazılarını ilgiyle takip ettiğimiz yazarın teorik değerlendirmelerinin „tuhaflıklar“ sergilediğini görüyoruz. Bu tuhaflıkları ayrıntılı bir eleştiriye tabi tutmanın yazar açısından da faydalı olacağını düşünüyorum.

 

İnsel’in sorunsalı

İnsel yazısında  Macaristan’da Orbin, Yunanistan’da Altın Şafak hareketi de dahil Rusya ve Türkiye’yi de kapsayan yeni sağ dalganın faşizm olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini soruyor. Buna cevap aramanın “Faşizm kavramını ve faşist nitelemesinin ne anlama geldiğini ince eleyip, sık dokuyarak tespit etmeyi” gerektirdiğini, ama bunun “malumatfurusluk ya da akademik ukalalık” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söylüyor. Aksine, “özgürlükçü ve barışçı ilkeleri terk etmeden, “ne yapmalı ve ne yapabiliriz?” sorularına somut siyasal yanıtlar verme çabasının bir ön adamı olarak değerlendirilmelidir”. Ve bu ince elemeyi yaptıktan sonra, yazısının sonunda şu sonuca ulaşıyor: „faşist tınılar göstermesine, faşist eğilimler içermesine rağmen, bunlar rejimin ve iktidarın merkezî ve baskın nitelikleri olmadığından “Putinizm faşizm değildir. Aynı şey Türkiye için geçerlidir.”

Bir siyaset bilimcinin Putinizm’i ya da Erdoğanizm’i faşizm olarak görmemesi garipsenemez. İddialarını  dayandırdığı gerekçeleri olduğu gibi, alternetif bir kavram önerisi de mutlaka vardır. Ve hele karşımızda Ahmet İnsel gibi ciddiliği ile tanınan bir siyaset analizcisi bulunuyorsa, böyle bir tezi ciddiye de almak gerekir. Ne var ki, İnsel’in bu yargıya ulaşmada kullandığı akıl yürütme mantığına baktığımızda bu mantığın hayli  „tuhaflıklar“ sergilediğini farkediyoruz. İnsel, bunların en dikkat çekenini de bir rejime Faşizm demenin anlamı ve yaratacağı sonuçları açıklarken ortaya koyuyor:

Türkiye’de faşist bir rejim vardır demenin son derece önemli siyasal sonuçları vardır. Çünkü faşist rejimlere, faşist iktidara veya devlete karşı, ancak ona uygun yöntem ve araçlarla mücadele edilebilir. Liderin vefat etmesi veya ülkenin kendisinin başlattığı savaşta büyük bir yenilgi alması dışında, yirminci yüzyıl faşist rejimlerinden çıkış yolu bulunamadı. Seçim yoluyla iktidarı kaybetmiş bir faşist rejim örneği yok. O zaman seçimli faşizm gibi, kendi içinde çelişkili bir kavram kullanmamız mı gerekecek?

Rejime faşist demek, İnsel’e göre, ilk olarak “seçimli faşizm” gibi bir çelişki ortaya çıkarır.  Ama rejime faşist demenin esas riski Türkiye’ye gerçek faşizmi getirecek gelişmelerin yolunun açılmasında yatar:

Seçimlerin iktidarı değiştirmek için artık anlamsız bir işlem olduğunu iddia etmek, buna inanmak, ya rejime teslimiyete yol açar ya da demokratik ilke ve yöntemleri terk eden örgütlenmelere başvurmayı kışkırtır. İç savaşa dönüşmesi büyük bir olasılık olan böyle bir gelişme, Türkiye’de gerçek faşizmi o zaman getirebilir. (abc)

Faşist rejimlere karşı ona uygun yöntem ve araçlarla mücadele edilebileceği düşüncesine katılmamak mümkün değildir. Ama sanki ona karşı mücadelenin nasıl olacağı hazır reçete olaarak mevcutmuş gibi, bir reijme faşist demenin otomatikman “seçimleri iktidarı değiştirmek için artık anlamsız bir işlem olarak görmek” anlamına geldiği, ve gene sanki otomatiğe bağlanmış bir süreç gibi, peşinden iç savaşa yol açacağı, faşizmin de işte esas o zaman geleceği şeklindeki bir akıl yürütmeyi anlayabilmek anlama kapasitemizi ve hayal gücümüzü hayli zorlamaktadır. İnsel’in bu değerlendirmeleri ancak birinci önerme temelinde abese vardırılmış bir akıl yürütme olarak ele alınabilir: Seçim faşizm kavramıyla uyuşmadığından, Türkiye’de faşizm vardır demek, bu rejimde seçim olmayacağını daha baştan zorunlulu olarak varsayar. Bu da, iktidarı değiştirmede seçimlere araç olarak başvurulmayacağı anlamına gelir. „Türkiye’de faşizm vardır“ diyen aktörün elinde bu durumda –gene bu akıl yürütmeye  göre- sadece şiddet yöntemleri ve iç savaşı seçeneği kalır ki bunlar da -muhtemelen karşı tarafın şiddetini azdıracağından- Türkiye’ye gerçek faşizmin gelmesinin yolunu açabilecek yöntemlerdir!

Bu akıl yürütmeyi ifade için aklımıza “tuhaflıktan” başka bir niteleme gelmiyor. Bu tuhaf aklı biraz da biz ilerlettiğimizde ortaya şöyle bir önerme çıkıyor: “Türkiye’ye faşizmin gelmesi istenmiyorsa, ‘iktidar faşisttir’ dememek gerekir!” ki İnsel de kanımca bundan başkasını yapmıyor. Bu bize, “Gözlerimi kaparsam kimse beni görmez” naif inancını hatırlatıyor. Yazıda bu düşüncelerini nasıl gerekçelendirdiğine baktığımızda İnsel’in faşizm analizinin  bundan daha fazla “tuhaflıklar” içerdiğini görüyoruz.

 

Faşizm nedir?

İnsel Faşizm tartışmasına “Her zaman yeniden doğması mümkün olan faşizmin ve onu ortaya çıkaran faşistleşme sürecinin, muhakkak geçmişteki biçimler içinde var olmasını beklememek gerektiği” konusunda bizi uyararak başlıyor. Faşizmler mutlaka “içinden çıktıkları tarihsel dönemlerin özelliklerine göre farklılıklar göstere(ceklerdir)”. Almanya, İtalya ve Franko İspanya’sı faşizmin prototiplerini ifade etseler de “Nazi üniforması, Kara Gömlekliler veya Falanjist milisler … karşımızda olmadıkça, faşizm nitelemesini zinhar kullanmamak, kavramsal püritenlik” olacaktır.

Bir sonraki paragrafta ise İnsel’i bu yazıyı yazmaya bunun tam tersi tavrın ittiğini okuyoruz. İnsel, Faşist kavramının toplu küfür etmeye yarayan bir genelgeçer sıfata dönüştürülmesine, “mutlak kötü”yü ifade eder biçimde kullanılmasına, sırf öfkeyi haykırma aracına dönüşmesine isyan ediyor. Tayyip Erdoğan bile Almanya ve Hollanda’ya hıncını boşaltmak için bu kelimeyi kullanıyorsa, kavramın “somut durumun somut siyasal analizini yapma kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmış demektir.” İnsel’e göre bu, siyasetsizleştirme etkisi yaratır; artık kavram rejime, iktidara, devlete karşı nasıl mücadele edilebilir, bu mücadelenin araçları nelerdir sorusuna yanıt vermez hale gelir. Öyleyse, Faşizmi sadece kavramın tanımına uygun durumlar için kullanmak gerekir.

Bu durumda Faşizm’in ne olduğunu (ve ne olmadığını) ince eleyip sıkı dokumak gerekir.

 

Faşizm nadir?

Faşizmi tanımlamada İnsel esas olarak Nicos Poulantzas’ın, 1970’de yayımlanmış ‘Faşizm ve Diktatörlük’ kitabına atıf yapıyorsa da Faşizmi anlamanın anahtar cümlesini doğrudan İtalyan faşizminin ideologu Giovanni Gentile’den aktarıyor: “Faşist için her şey Devlet’tedir. Devlet olmadan, insanı veya manevi hiçbir şey var olamaz, ne de bunların bir değeri olur. Bu anlamda faşizm totaliterdir.”  İnsel ekliyor: “Faşizm totaliterdir çünkü toplumu mutlak ve eksiksiz, total bir denetim altına almayı hedeflemektedir”.

Tanımlayıcı prensibi Totaliterlik olsa da, İnsel bize Faşizmi, Poulantzas’a dayandırdığı bir tipoloji çerçevesinde biçimsel özellikleri temelinde tanıtıyor:  

Seçimleri, eğer seçimle iktidara gelirlerse ki bu genellikle istisnadır, sadece iktidara gelmeye yarayan bir araç olarak görürler ve bunu açıkça savunurlar. Diğer yandan faşist hareketler önce paramiliter örgütlere, milislere dayanarak iktidara gelir. İktidara gelmeden önce, bu paramiliter güçler aracılığıyla büyük bir bastırma, sindirme, yıldırma politikası güder ve iktidara gelince hemen bir iç savaş sistemi içinde örgütlenir. Toplumdan sadece itaat değil, iktidarın desteklenmesi konusunda kitlesel bir mobilizasyon, total devlete aktif bir katılım talep ederler

Faşist devlet, istisnai hal veya olağanüstü hal devletinin özel bir biçimidir. Bu biçim, özel nitelikte bir kitle partisinin devlet kurumları içinde hâkim olması demektir. Bu kitle partisi, başlangıçta devletdışı bir partidir. İktidara gelince devlet-parti bütünleşmesi az veya çok gerçekleşir. Ama devlet yapısı içinde esas hâkim güç, siyasal polis teşkilatıdır. Devlet içi hiyerarşi, siyasal polis en yukarıda olmak üzere, onun altında faşistleşmiş sivil kamu kurumları ve üçüncü seviyede ordudan oluşur. Faşist devlet bu anlamda, bütün devlet yapılanmasını değiştirir.

Kitle mobilizasyonu da tipolojinin bir unsurudur:

Faşizmin ayırıcı niteliklerinden biri, tek parti rejimi olması ve bu tek partinin sürekli kıldığı bir kitle mobilizasyonuna dayanması, ondan güç almasıdır

Eğer Faşizm böyle tanımlanıyorsa, bu özellikleri her gördüğümüz örnek mutlaka ve zorunlu olarak faşist bir rejim midir? Bu konuda bizzat İnsel’in kafasının da pek net olmadığını farkediyoruz. Zira, Poulantzas’ın bu biçimsel tanımının faşizmlere içkin olan ırkçılığı, yabancı düşmanlığını, antisemitizmi dikkate almadığını söylüyor. Ama bu eksikliğe rağmen gene de „Üçüncü Enternasyonal’den miras kalan “finans kapitalin en emperyalist, en şoven, en reaksiyoner unsurlarının terörist açık diktatörlüğü” tanımına üstün tutuyor.

İnsel liderin faşizmdeki konumunu da tipolojinin bir unsuru olarak ekliyor: .

… faşist liderlerde ortak özellikler bulmak da mümkündür. Örneğin kendini fikir insanı değil, eylem insanı olarak tanımlamak; erkek egemen temaları aşırı biçimde kullanmak; her türlü eleştiriye karşı aşırı tahammülsüz olmak; şoven ve yabancı düşmanı temaları sürekli işlemek; kendini dünyayı ele geçirmiş büyük ve gizemli güçlere karşı “temiz ve korunaksız halkın”, “mazlum milletin” savunucusu olarak sunmak vb...

Liderin kitleleri derin etkileme kapasitesinın son derece önemli olduğunu, zira faşizmin somut cografyalarda nasil bir renk alacagini liderin karakter yapısı, psişik özelliklerinin belirledigini söylüyor.

Fakat totalitarizm İnsel’e göre gene de faşizmi anlamak için anahtar kavramdır:

(...) Mussolini sadece otoriter bir devlet kurmak, diktatör olmak arzusuyla yola çıkmamıştır. Zihinleri faşistleştirmek, yeni bir insan yaratmak, bu insanı varoluşla ilgili total ve nevzuhur bir kavrayışla donatmak arzusuyla harekete geçmiştir. Farklı biçimler altında Hitler’in mutlak egemenlik tahayyülünü besleyen ana dürtülerden biri, belki en önde geleni budur.

Bu faşizm tanimlamalarından sonra esas soruya geliyoruz: AKP faşist bir parti midir?

Tipolojik bicimsel özellikleri „rant dağıtıcılik“, „milliyetçilik“ olan ve „içindeki İslâmcı nüve giderek ağır basan bir kitle partisini tanımlayabilecek yegâne kavram, faşist parti midir?“ … AKP’den çok, bir kişinin etrafında kümelenmiş bir güç yoğunlaşması durumunu yansıtan bugünkü devlet yapılanmasını niteleyecek başat kavram, faşist midir? … Erdoğanizm, “total devlet” savunucusu mudur yoksa esas derdi iktidarda kalabilmek için total denetim midir? Güçler ayrılığının yürürlükten kalkması, polis devleti olma niteliğinin ağır basması, yüzyıldır devam eden kültür savaşında reaksiyoner karşı atağı yöneten bir iktidar gücünün hâkim olması, rejimi faşist olarak nitelemeye ne kadar izin verir?

İnsel buna olumsuz cevap veriyor:

Bir rejim çok baskıcı, çok kanlı olabilir. Hapishaneleri dolup taşabilir. Gazeteciler, siyasetçiler siyasal nedenlerle tutuklanıyor olabilirler. Bütün güç ve yetki bir kişinin elinde toplanmış olabilir. Bütün bunlar yürürlükte olanın faşizm olduğu anlamına gelmez. (abc)

Zira,

Eğer ifade edilmek istenen rejimin aşırı baskıcı olması, tek adamlığı, bütün kaynakların tek elde toplanması, güçler ayrılığının olmaması ve bir dinî değer ve pratikleri topluma dayatma projesinin hayata geçirilmeye çalışılması ise, sivil diktatörlük, seçimli otokrasi, reaksiyoner otoriter tahakküm, milliyetçi radikal popülizm kavramları faşizmden çok daha anlamlı ve operasyonel kapasiteleri daha geniştir.

Eğer faşizmle bu kadar benzerlikleri varsa İnsel niye gene de faşizm terimini değil de başka terimleri öneriyor diye sorduğumuzda ise karşımıza bu yazının başında aktardığımız ifadeler çıkıyor:

Türkiye’de faşist bir rejim vardır demenin son derece önemli siyasal sonuçları vardır. Çünkü faşist rejimlere, faşist iktidara veya devlete karşı, ancak ona uygun yöntem ve araçlarla mücadele edilebilir. Liderin vefat etmesi veya ülkenin kendisinin başlattığı savaşta büyük bir yenilgi alması dışında, yirminci yüzyıl faşist rejimlerinden çıkış yolu bulunamadı. Seçim yoluyla iktidarı kaybetmiş bir faşist rejim örneği yok. O zaman seçimli faşizm gibi, kendi içinde çelişkili bir kavram kullanmamız mı gerekecek?

Seçimlerin iktidarı değiştirmek için artık anlamsız bir işlem olduğunu iddia etmek, buna inanmak, ya rejime teslimiyete yol açar ya da demokratik ilke ve yöntemleri terk eden örgütlenmelere başvurmayı kışkırtır. İç savaşa dönüşmesi büyük bir olasılık olan böyle bir gelişme, Türkiye’de gerçek faşizmi o zaman getirebilir.

 

İnsel, Türkiye’ye faşizm gelmemesi için faşizm kavramından imtina eder gibi ima sunmaktadır. Ayrıca, AKP’nin onbeş yıldır bir çok seçim kazandığını, bunlar sayesinde asgari bir demokratik meşruiyet elde ettiğini ve ülkede hala seçimlerin yapıldığını eklemekte,  bunların da totalitarizm kavramıyla uyuşmayan özellikler olduğunu ifade etmektedir. Totalitarizm Faşizmin tanımlayıcı özelliği olarak alındığında, AKP iktidarına Faşizm demek sadece “seçimli Faşizm” gibi kendi içinde çelişkili bir kavram ortaya çıkarmakla kalmamakta,  faşizmi tek parti diktatörlüğünden (veya Murat Belge’nin kavramını kullanacak olursak “plebisiter diktatörlük”ten) ayırdetme imkanı da ortadan kalkmaktadır.

 

İnsel’in metodolojisinin sorunları

İnsel’in uyguladığı metodolojinin azizliğine uğradığını çok rahat söyleyebiliriz. İnsel faşizmi ona çıplak gözle bakan birinin gözüne çarpan biçimsel özellikleri temelinde kavramlaştırmaya çalışıyor. Analitik olma iddiası taşımayan bir durum tasvirinde olağan olan bu yöntem nesne ve durumların kavramlaştırılmasına uygulandığında bir dizi sorunla karşılaşırız. Kavramı tanımı iddiası taşımaları için bu özelliklerin nesne veya durumların ortak özellikleri olmaları gerekir. Aksi takdirde bunları kavramı tanımlayan özellikler olarak sıralamanın anlamı olmaz. Bu durumda ortaya bir “şablon” veya “endaze” çıkar ve bize de yeni durumun bu şablona uyup uymadığına bakmak kalır. Uyuyorsa, örneğin, faşizmdir, uymuyorsa değildir vb.

Ne var ki, her bir yeni durum kavramda sıralanan özelliklerden ya bir fazlayı ya da bir eksiği mutlaka içerir. Bu durumda kavrama yeni belirlemeler eklendiğinde eski durumlar kavramın dışında kalır, eskiler temel alındığında ise bu sefer yeni durum kavramın dışına düşer vb. Örneğin pantalon kavramını pantalonların biçimsel ortak özelliklerinden hareketle tanımlamaya kalktığımızda, her zaman bu şablona uyan bir pijama, eşorfman, ev giysisi veya şalvar çıkacağı gibi, bu kavrama uymayan bir pantalon da mutlaka çıkar. Kısa pantalon buna bir örnektir. Bir pijama veya şalvarın biçimsel özellikleri pantalon kavramındaki nitelemelere kısa pantalondan daha fazla uyar. Paçaların kısalığını kavrama sokmaya kalktığımızda ise bu sefer külot ve benzeri giysilerle aynı sorunlar yaşanır vb.

İnsel’in başına gelen bundan farklı değildir. Buna yakından bakalım.

İnsel Faşizmi esas olarak üç örnek üzerinden inceliyor: Hitler Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı ve Franko’nun İspanya’sı. Faşizmin tanımlayıcı özelliklerini de bu örneklerden çıkarıyor. Fakat, faşizmin ayırdedici özelliğinin esas olarak  Totalitarizm olduğunu üstüne basarak vurguluyor. Ama daha yazının ortalarında yönteminin azizliğine uğramaya başlıyor.

Totalitarizm ile ilgili iki belirlemesini ele alalım:  

1.      “Bu (Totalitarizm), Sovyetler Birliği’nde komünist parti diktatörlüğünün de az veya çok paylaştığı bir ülküdür.”

2.      “Bu açıdan Franko rejiminde totaliter nitelik ön planda değildir. Daha çok reaksiyoner muhafazakârlık öne çıkar.”

Bu ifadelerde Sovyetler Birliği pantalon kavramına uyan bir pijama ise Franko İspanya’sı da kavramla sorun yaşayan kısa pantalon gibidir. Ve bu durumda, Faşizm kavramını tanımlamada baz aldığı “prototip” ülkeler bile kavramın dışına düşmeye başlıyor. Bunlara bir de yazının sonunda yaptığı sonuç çıkarmayı eklediğimizde ortaya artık hiç bir şeyi açıklamayan bir “kavram” çıkıyor. Orada şöyle diyordu İnsel:

Liderin vefat etmesi veya ülkenin kendisinin başlattığı savaşta büyük bir yenilgi alması dışında, yirminci yüzyıl faşist rejimlerinden çıkış yolu bulunamadı. Seçim yoluyla iktidarı kaybetmiş bir faşist rejim örneği yok”.

Eğer bu söylenenler de Faşizm kavramının belirlemelerine dahilse, İtalya’nın bu şablona uymadığını ifade etmek gerekir. 1943’te, daha savaş bitmeden Mussolunı kendi partisi tarafından tasfiye edilmiş, hatta hapsedilmiştir. Onu Almanlar içerden çıkarırlar ve kuzeyde kendilerine bağlı bir uydu devlet kurdurup masa gibi kullanırlar. Mussolunı bundan sonra eski partisi ve hükümetle çatışır. Kavramın en katı hükümleri temel alındığında, bu kırılmadan sonra sadece Mussolunı’nın faşist ülkü peşinde koşmaya devam ettiğinden sözedilebilir. Bu durumda İtalya, Faşizmlerin ancak “liderin ölümüyle son bulduğu” şeklindeki belirlemenin dışına düşer. Geriye sadece Almanya kalır ki Hitler rejimi için iki şeyi mutlaka ifade etmek gerekir:

1.      Hitler rejimini tanımlayan karakteristik özellik ırkçılıktır, ama bu ne İtalyan ne de ispanyol faşizmlerinin tanımlayıcı özelliği değildir.

2.      Hitler rejimi kendisini faşizm olarak değil, Nasyonel Sosyalizm olarak adlandırır. Günümüzde de Nazizm olarak anılmaktadır ki bu durumda ortalıkta Faşizm de kalmamış demektir.

Dikkat edilirse “kavramsal püritenizm” yapmaya kalkıldığında kavram buhar olup uçmakta, baz aldığı prototipleri bile açıklamaz hale gelmektedir. İnsel metodolojisinin azizliğine uğruyor.

Kavramsal şablonculuk daha önce, 70li yıllarda da tartışılmış bir konudur. Dönemin Kitle dergisi de İnsel’ınkine benzer pozisyonu savunur:

"Kitle" dergisinde, -sözüm- ona Devrimci Yol Dergisi’nin görüşlerine "eleştirilerin" döktürüldüğü tefrikalardan birinde şöyle yazılıyor:

"... İşçi sınıfı biliminde faşizmin klasikleşmiş tanımlaması vardır. Türkiye’deki burjuva egemenliği bu tanıma uyuyorsa ülkemizde faşizm var demektir. Aksi halde "sömürge tipi faşizm", "gizli emperyalist işgal" v.b. anti-Marksist tanımlamalar Marksizmi revize etmekten başka anlama gelmez."

Ne kadar kolay değil mi? Eline "tarif"i alacaksın, koyacaksın Türkiye’nin üstüne. Eğer uyuyorsa, tamam. Yok eğer uymuyorsa faşizm yoktur ve burjuva demokrasisi vardır. Gerisi artık "işçi sınıfı bilimi" diye diye papağanlık etmeye kalıyor.[1]

Ve dönemin DYsi İnsel’in beğenmediği Dimitrov’un Faşizm analizleriyle neler yapılabileceğinin bir örneğini sergiler. Bu tartışmaları okuduğumuzda sorunun 3. Erternasyonal’in tanımından çok onu yorumlayanlarda –özellikle de metodolojilerinde- yattığını farkederiz. 

 

„Küfür’ün“ bilimdeki rolü

İnsel, sonunda baz aldığı empiriyi bile açıklama özelliğini yitiren kavramsal puritanizmi faşizmin „bir karşı tezahürat (kelimesi), toplu küfür etmeye yarayan bir sıfat“ olarak kullanılmasına karşı savunuyordu. Zira, Faşizm kelimesinin“mutlak kötü”yü ifade eder biçimde kullanılmasının, öfkeyi haykırma aracına dönüşmesinin „bu kavrama dayanarak somut durumun somut siyasal analizini yapma kapasitesini büyük ölçüde zayıflat(tiğini)“ ileri sürüyordu. İnsel’in kavramsal Püritenizminin yarattığı teorik açmazı yukarda göstermeye çalıştım. Şimdi de faşizm kelimesinin öfkeyi, „mutlak kötüyü“ ifade için kullanılmasının İnsel’in düşündüğü gibi, „somut durumun somut siyasal analizini yapma kapasitesini“ azaltıp azaltmadığıyla uğraşmamız gerekiyor.

Epistemoloji ile uğraşan hemen bütün düşünürler bilimsel bilginin hammaddesinin günlük hayat bilgisi olduğu konusunda fikir birliği sergilerler. Althusser bilimin günlük hayat bilgisi üzerinde yapılan bir üretim faaliyeti olduğunu söyleyerek bunu en açık dile getirenlerin başında gelir. Bu durumda, bilimsel olmayan „günlük hayatın bilgisinin“ nasıl üretildiğine göz atmak „küfür“le bilgi üretimi arasındaki bağı ortaya çıkarma bakımından faydalı olacaktır.

Bunun izlerini ilk önce, adımlarını biraz daha kolay takip edebileceğimizi düşündüğüm „politika dışı“ bir alanda sürmek işimizi kolaylaştıracaktır. Yerde tanımadığımız bir metal parçası bulduğumuzu ve bunun ne olduğunu anlamaya çalıştığımızı düşünelim. Bulduğumuz bu şeyi tanımaya, bildiğimiz her şey kafamızda bir film şeridi gibi hızla tarayarak başlarız: Nedir bu? Bulduğumuz şey neyin (hangi aletin) parçasıdır?  Parça bize bir aleti çağrıştırdığında, (örneğin çamaşır makinası, araba, saat vb) “bu bir saat parçası” veya “bu bir araba parçası” vb deriz. Özetle, nesnenin ne olduğu konusundaki yargımız onu oturtabileceğimiz bir bağlam bulduğumuzda ortaya çıkar.

Bu hükmün gerisinde bulduğumuz şeyi daha önceden tanıdığımız bir aletin, daha doğrusu bu aletin sembolize ettiği mekanizmanın bileşeni olarak tasavvur edebilmemiz yatar. Bilinmeyen bir şey ancak bilinen bir şeye referansla tanınır hale gelir. Bunu çoğu zaman bağlam olarak adlandırırız. Bulduğumuz şeyi bir bağlama oturtamadığımızda “şey” olarak kalır. Anlamı da tanımı da olmaz. Bu referansta yanılmış olabileceğimiz ihtimali referansın zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Neticede daha isabetli hükümün gerisinde de bir referans yatar. Hatta birden fazla insanın işin içinde olduğu bir arayışta eğer parçanın ne olduğu konusunda ortak fikir ortaya çıkmışsa, bunun gerisinde, herbirinin aynı şeyi referans almaları yatar.

Sosyal hayatımızda karşılaştığımız kötü, yani tasvip etmediğimiz, zarar gördüğümüz durumları yaşar ve ifade ederken de benzer bir mekanizma işbaşındadır. Bir dükkan sahibinin dükkanının önünde duran sefil görünümlü bir insanı sırf vitrini kapatıyor diye hiç uyarmadan sille tokat dövdüğünü, olaya tanık olan Alevi bir kişinin de sonradan gelenlere  durumu “Yezid ne olacak, sırf vitrini kapatıyor diye adamı dövdü!” ifadesiyle aktardığını düşünelim. Burada da aynı mekanizma işbaşındadır. Eğer “küfür”ü, davranışı bizde olumsuz tepki yaratan birini –ve edimini- “mutlak kötü” ile özdeşleştirme olarak tanımlayacak olursak, Yezid küfürdür, “mutlak kötünün” timsalidir. Kişi hıncını ve tepkisini yapanı Yezid’le özdeşleştirerek ortaya dökmektedir. Küfürün işlevi bu tatminde yatar. Ama Yezid’e referans bundan daha fazlasını içerir. Olayın anlamı da bu referansla ortaya çıkar. Bu referans olaya anlam verir, onu bir bağlama oturtur: Kötü, haksız, kabul edilemeyecek bir olay yaşanmıştır.  Böyle bir şeyi ancak hakla, adaletle alakası olmayan bir Yezid yapabilir vb. Ayrıca ‘kötülük’ önceden tespit edilip Yezid’e referans sonradan ortaya çıkmış da değildir. Aksine Yezid zaten yaşanmış mutlak kötülük olarak kültüre ve kişinin bilincine yerleştiği için kişi gördüğünü o yaşanmışlığa referansla, yani kötülük olarak algılanır. Olay bu (hazır) bağlama –yaşanmışlığa- oturtularak algılanır. Geçmiş yaşanmışlıklar, kültürel aktarımlar bizim ‘mental soft ware’lerimizdir. Hayatı ve olayları onlar üzerinden anlamlandırırız Dükkan sahibi bu kültürel kalıp içinde düşünmediği için olay onun için farklı bir anlam taşır: Dükkanın vitrini kapatılamaz. “Yezid”i “kötülük timsali” olarak belleğine yerleştirmiş herkes olayı benzer algılar.

Solcuların dağarcıklarında ise „en kötü“ her zaman faşizmdir. „Faşist“ nitelemesi çok ağır bir küfürdür. Ama tıpkı ‚Yezid’ gibi anlamlandırıcı bir işlev de yerine getirir. Bir solcu veya demokrat –her halükarda faşizmden zarar görmüş biri- kötü bir siyasal gelişmeyi faşizme referansla algılar ve anlamlandırır. Olayın kötülüğünü bir başkasına aktarabilmenin referansıdır (gösterenidir). Demek ki faşizm kelimesinin kullanılması aynı zamanda hem „küfür“, hınç boşaltma, kötüyle özdeşleştirme ama  hem de bunun üzerinden olayı anlamlandırmadır. Referansla öfkemizi (olayın yol açtığı psişik enerjiyi) kötülüğü yapanı „en kötü“ ile özdeşleştirerek, bu yoldan onu aşağılayarak tatmin ederiz (şu veya bu ölçüde rahatlarız). Aynı zamanda olayı da kötü bir olay olarak anlamlandırmış oluruz.

Ancak, küfürle başlayan süreç bir kavramdan beklenen teori etkisini de sergiler. Olayları öncesi ve sonrasıyla ilişkileri içinde anlamamızı sağlayan düşünme modellerine teori diyoruz. Teoriden, ilave olarak, öngörüde bulunabilme imkanı sunmasını da bekleriz. Kavram üretimi büyük ölçüde böyle bir teori üretimidir. Yukarda anlattığımız şekilde bir „yaşanmışlığa“ yapılan referans „teori etkisi“ de yaratır. Yaşanmışlık –ister doğrudan yaşanmışlık ister anlatı üzerinden aktarılmış olsun- tekil bir edimin değil öncesi ve sonrasıyla bir hikayenin yaşanmışlığıdır. Örneğin „üşütmüşüm“ ifadesi bunu tam anlamıyla yansıtır. Şöyle ki „üşüttüğümüzde“ ateşimizin çıkacağını, kırgınlık ve yorgunluk olacağını, dikkat edilmezse boğazlarımızın iltihaplanabileceğini vb önceden biliriz. Bunların hepsi olmasa bile çoğunun imkan dahilinde olduğu aklımıza kazınmıştır. Ayrıca, „üşüten insanın“ yatıp terlemesi gerektiğini, ıhlamurun, ada çayının, acılı tarhana çorbasının vb  iyi geleceğini de gene eski yaşanmışlıklardan biliriz. Referans her zaman tekil bir fenomen olarak değil, yaşanmış bir hikaye olarak belirir. O anki olay öncesi ve sonrasıyla hazır bir hikayeye yerleşir.

Poulantzas’ı bu çerçevede ele almak biraz geniş bir araştırmayı gerektirse de örneğin Dimitrov’un Alman Faşizmi üzerine tezlerini tam da anlattığımız tarzda bir referansla geliştirdiğini göstermek zor olmayacaktır. Dimitrov’un tezlerini esas itibariyle 1930’ların ortalarında geliştirdiğini biliyoruz. Hitler henüz Nazi rejimini yerleştirmiş değildir. Dimitrov Hitler hareketinin sergilediği tehdidi 1920’lerın başında iktidar olmuş İtalya faşizminin sergilediği felaket sonuçlar ışığında algılar. Hitler hareketinin ne anlama geldiğini böyle bir yaşanmışlığa referansla anlatmaya çalışır. İtalyan faşizmi Almanya’da insanları neyin beklediği konusunda “hikaye” ve “teori etkisi” sunar. Analoji ile hikaye Almanya’za aktarılır, tıpkı “üşüttüğümüzde” neyin bizi beklediği, neyi yapmamız neyi yapmamamız gerektiğinin belli olması gibi İtalyan tecrübesi Hitler hareketinin başarısı halinde bizi neyin beklediği, onu engellemek için neyi yapmanın doğru, neyi yapmanın yanlış olacağına ilişkin bir zemin sunar.

Bilimin işlevi bu süreci daha rafine, daha sofistik şekilde ortaya koymaktır.  Bilimadamı yapılan referansın isabetliliğinde şüphe taşıyabilir, buna itiraz edebilir, daha isabetli öneriler ileri sürebilir vb. Ama yaptığı önerilerin kötüyü ifade ve „psikolojik tatmin“ (‚küfür’) işlevi yanında anlamlandırma ve öngörüde bulunma işlevlerini de doldurabilmesi gerekir. İnsel’in yaptığı alternatif kavram önerilerinin bu bakımdan zayıf olduğunu görüyoruz. Kitlelerde karşılık bulmamasının, insanların –abartılı olduğunu kabul etsek bile- Faşizm kavramına yönelmelerinin, kendilerini „Faşizme karşı omuz omuza“ diyerek ifade etmelerinin gerisinde bu yatar.

Bütün bu sürecin başında tanımlanmış bir kavramın değil bir “küfürün” bulunması, olup bitenin ne olarak isimlendirildiğinin o kadar da belirleyici olmadığını gösterir. Bugün faşist dediğimiz uygulamalara 20’li yılların bir muhalifi muhtemelen „Abdülhamit istibdadı“ olarak isimlendirir, ama içerik olarak gene bugün anladıklarımıza benzer (analog) şeyler anlardı. İnsel’in endazeye dönüştürdüğü faşizm kavramı aslında bize geçmiş yaşanmışlıkları hatırlatan bir metafordan öte bir şey değildir.

 

Faşizmin kitle desteği ve Hegemonya

Hannah Arendt’e dayanarak şunu söyleyebiliriz: Hiç bir güç -bu İnsel’in yazısında dile getirdiği gibi „paramiliter örgütlere, milislere dayan(sa)“ bile- halk desteği sağlamadan ne iktidara gelebilir ne de iktidarda kalabilir. Faşist rejimleri de iktidara getiren ve iktidarda tutan kitle desteğidir. Bu rejimlerin seçimleri askıya almaları, parlementoları dağıtmaları veya işlevsiz kılmaları halk desteğinin rolünü ortadan kaldırmaz. Bu konuda İnsel’i biraz hayrette bırakacak bir örnek verelim: Eski alman sosyal demokrat başbakan Hlemut Schmidt, bir önceki Papa Joseph Alaissius Ratzinger, ünlü filozof Jürgen Habermas, ünlü romancı Gunther Grass ve daha bir dizi sol-demokrat isim 2. Dünya Savaşının sonlarına denk gelen ergenlik dönemlerinde Hitler’in gençlik örgütlenmesinin gönüllü katılanları arasındadırlar. Helmut Schmidt bunu siyasal kariyerinin daha başında ifşa etmişken, bir çoğu bunun konuşulmasından hazzetmez, „toplumun vicdanı“ olarak ün yapmış Günter Grass ıse gençliğindeki Hitler müridliğini ölümünden ancak çok kısa bir süre önce açıklamıştır. Bunlar faşizmin kitle desteğinin nerelere uzanabildiğini gösterir.

Faşizm tartışmalarında bizi en çok ilglendiren konu, eğer bu kadar kötü bir şeyse, faşizmin, faşist liderlerin nasıl olup da geniş kitleleri peşlerine takabilmiş, harekete geçirebilmiş olmalarıdır. Faşizm tartışmasının esas olarak buraya odaklanması gerekir. Zira, ona karşı nasıl mücadele edilebileceğinin ipuçları ancak böyle bir tartışmada yakalanabilir. Ernesto Laclau da kitabının yayınlandığı dönemde Poulatzas’ı aynı gerekçelerle eleştirir . Ufkumuzu açacağı düşüncesiyle Laclau’nun eleştirilerini kısaca aktaralım.

Laclau, Faşizmlerin çok özel krizlerin ürünü oldukları konusunda hemfikir olmakla birlikte Poulantzas’ın faşizmi sabit/değişmez bir sınıf ideolojisi şeklinde ele almasını doğru bulmaz. Laclau’ya göre ideolojiler sabit içeriklere sahip katı, donmuş kalıplar olmayıp unsurların eklemlenmesiyle inşa edilmiş söylemlerdir. Eğer ideoloji unsurların eklemlenmesiyle oluşturuluyorsa, bu unsurların neler olduğu, nereden ortaya çıktıkları önem kazanır. (Genç) Laclau’ya göre bunlar toplumdaki iki temel çatışma ekseninde ortaya çıkmış talep, istek ve hedeflerdir.

Bunlardan birincisini kapitalist sömürü temelinde yaşanan sınıfsal çatışma teşkil eder. Çatışmanın ekseninde kapitalist düzenin var olup olmayacağı yattığı için bu çatışmanın unsurları antagonist ve sınıfsal karakterlidirler. Toplumda, ikinci olarak, devlet ile halk arasında bir çelişki ve çatışma yaşanır. Bu çatışma ekseninde ortaya çıkan talep, istek ve hedefleri (genç) Laclau popüler-demokratik talepler (veya unsurlar) olarak isimlendiriyor. Bunların özelliği kendi başlarına bir sınıfsal karakter taşımamaları, hangi sınıfın söylemine eklemlenirlerse o sınıfın karakterini edinmeleridir. Politik mücadele içindeki güçleri tanımlayan söylem, ideoloji ve kimlikler böyle ortaya çıkarlar.

Bu arada eklemleme kavramına da biraz açıklık getirmek gerekir. Bunun (parti başkanlarının Salı toplantılarında yaptıkları gibi) ekleme, toplama, herkesin talebini söyleme alma vb ile bir alakası yoktur. Laclau eklemlemeyi psikoanalizdeki “yoğunlaşma” kavramına denk gelecek şekilde anlar. Buna göre, bir unsur kendisini toplumsal dolaşımdaki popüler taleplerin çözüm ufku, çözüm umudu, bunların gerçekleşmelerinin koşulu olarak sunabildiğinde/kabul gördüğünde bunları eklemlemiş olur. Bu unsuru taleplerinin gerçekleşme ufku, gerçekleşme koşulu olarak görmeye başlayan talep sahipleri de bu hareketin (liderin) taraftarları haline gelirler. Büyük politik bloklar böyle ortaya çıkar. Hegemonya terimi böyle bir politik başarıyı dile getirmek için kullanılır.  Bir lider kendisini,  bu şekilde  eklemleyici unsur haline getirdiğinde de lider partileri, kitlesel lider hareketleri hatta lider devletleri ortaya çıkar. Bu durum liderin kendisini sorunların çözümü olarak sunmada sergilediği mahareti yansıtır . Erdoğan’da gözlemlediklerimiz de böyle bir durumdur. Faşizmlerin „yöreselliklerinin“ gerisinde de her bir ülkedeki popüler demokratik taleplerin farklı olması yatar.

Anti-faşist mücadelenin başarısı faşist liderlerin sergilediği mahareti faşişzmlere karşı sergileyebilmeye bağlıdır. Bunun için somut koşulların ne tür „popüler talepler“ ürettiğini, iktidarların bütün baskılarına rağmen anti-faşist güçlere gene de ne tür imkan ve hareket alanları yarattıklarına yakından bakmak gerekir. İkinci bölümde bunları ele alacağız.

 

AKP, Faşizm ve Demokratik Devrim üzerine notlar (2)

 

Anti-Faşist mücadelenin sosyolojik dayanağı

Anti-faşist mücadele nedense çoğu zaman „zulme karşı direnmeye“ indirgenir. Etik-ahlaki bakımdan yüksek bir erdemi ifade etse de bu, problemli bir yaklaşımdır. Her hangi bir pozitif hedef içermediği gibi mücadelenin dayandığı sosyolojik zemini de gözden kaçırır: Kim, niye bu mücadeleye katılacak yada destek verecektir? Mücadelenin dinamikleri nasıl bir sosyolojiden kaynaklanacaktır?

Ancak gerideki bu sosyoloji ortaya çıkarıldığında nasıl bir zeminde yüründüğü ortaya çıkar; avantajlar ve dezavantajlar, imkan ve problemler görünür hale gelir; hedef ve taktikleri maddi bir temelde belirleme imkanı kazanılır.

Fatih Yaşlı 5 Temmuz 2017 tarihli Birgün’de çıkan “Milletten sayılmayanlar ve Yürüyüşün Sosyolojisi” başlıklı” yazısında tam da bunlara ışık tutacak belirlemeler ortaya atıyor:

Artık gayet iyi bilindiği üzere, Türkiye toplumu bizzat iktidar eliyle tam ortasından ikiye ayrılmış durumda. Bir tarafta “milletten olanlar” ve bir tarafta olmayanlar var. Sünni-Müslüman, Türk, heteroseksüel, erkek ve iktidar partisine oy verenler millet dairesinin içinde yer alıyorlar, kadınlar ve diğer etnik gruplar ise eğer iktidara oy veriyorlarsa, bu dairenin kıyısında, “millet”e iliştirilmiş bir şekilde kendilerine bir yer bulabiliyorlar.

Millete dâhil edil(e)meyenler… ise (…) Cumhuriyetçiler, sosyalistler, Aleviler, eşcinseller, muhalif Kürtler, Kadınlar (büyük harfle Kadınlar)…

Sosyal aktörlerin siyasal tercihlerini onların ekonomideki yerlerinden (“sınıfsal konumlarından”) türetmek hakim bir bakış açısıdır. Yaşlı yazısında bu yönteme başvurmuyor, kimin muhalif olduğunu dışlamalarıyla bizzat iktidarın/rejimin belirlediğini, toplumun siyasal bakımdan bölünmesinin gerisinde iktidarın bir rejim inşası içinde olmasının ve bu süreçte kimi kesimleri siyasal süreçlerin dışına atmasının yattığını söylüyor:

Eğer Türkiye’de yaşanan süreci bir rejim inşası süreci olarak okursak, bu aynı zamanda “rejim yanlıları” ve “rejim karşıtları” şeklindeki bir ikili ayrıma tekabül ediyor: Rejim yanlısı isen millettensin ve millettensen rejim yanlısısın, rejim karşıtı isen milletten sayılmıyorsun ve milletten değilsen rejim karşıtısın.

(Bunlar), iktidar nezdinde potansiyel terörist, vatan haini, işbirlikçi, dış güçlerin maşası, üst aklın uzantısı olma niteliği taşıyor, iktidar ve ideolojik aygıtları tarafından mütemadiyen bu ithamlarla karşı karşıya geliyor, bunun üzerinden kriminalize ediliyor, siyasal alanın dışına itilmeye, bastırılmaya, susturulmaya çalışılıyor.

 

Yaşlı’nın çizdiği çerçeve anti-faşist mücadelenin dayandığı sosyolojik zemini, (hangi sosyal kesimlere dayanıp kimleri karşıya alacağını, dayandığı kesimleri harekete geçirebilmek için ne tür işlevleri yerine getirmesi gerektiği vb) anlamaya elverişli bir zemin sunuyor. Adalet Yürüyüş’ünün bu sosyolojiyi tam olarak yansıttığını söyleyen Yaşlı çıkardığı sonucu da şöyle özetliyor:

Eğer iktidar bir millet inşa ediyor, kendine uygun bir kolektif kimlik yaratıyorsa, bize düşen de bir yurttaşlık kimliği inşa etmek, bir halk-olma pratiğini hayata geçirmektir.

Toplumsal bölünmeyi rejimin yarattığı tezi, değişik bir mantığa dayanması itibariyle, siyaseti ve siyasetin dayandığı sosyolojiyi anlamaya farklı bir açılım sunuyor. Yaşlı, her ne kadar bu tezi geliştirmede tutuk kalsa da gerisinde muazzam aydınlık yatan bir kapıyı aralıyor. Kapı sonuna kadar açıldığında önümüzün çok aydınlanacağı görülecektir. Bu kapıyı daha da aralamaya çalışacağız.

 

Düzen ve toplumsal bölünme

Her zaman yeni bir hegemonik blok ortaya çıkarmasa da, eski hegemonik güçlerin yerlerini yeni bir hegemonik blokun alması büyük toplumsal kriz ortamlarında gerçekleşir. Bunların “organik kriz” olarak isimlendirilmeleri, krizin tek bir alanla sınırlı kalmayıp toplumun bütününe sirayet etmesi, toplumun bütün eklem yerlerinde kopmalar yaşamasındandır. Organik kriz ortamlarının özelliği bütünselliğin yok olması, toplumun unsurlarına ayrıldığı bir durumun ortaya çıkmasıdır. Organik krizler krizden etkilenen kesimlerin –ki en alttan en üste bütün toplumsal sınıfları etkiler- sadece tekil taleplerini yakıcı hale getirmez; kaosun, belirsizliğin sona ermesi, toplumda bir düzenin ve öngörülebilirliğin olması da kendi başına acil, yakıcı bir talep olarak ortaya çıkar. Ortalığa bir düzenin gelmesi, radikal kaos ortamlarının en başat talebidir. Bununla birlikte, ortalığa bir düzenin gelmesi herkesin ortak talebi olsa da, insanların bu düzenden ne anladıkları, beklentileri –hangi somut taleplerine çözüm istedikleri- son derece farklılık gösterir. Eski hegemonik blok böylesi bir belirsizliğin de müsebbibi olarak algılanır, insanlar bütün somut talepleriyle birlikte ortalığa bir düzenin gelmesi umutlarını da yeni bir güce yüklerler. Yeni aktör kendini bu beklentilerin gerçekleşme umudu haline getirebildiğinde onun önderliğinde yeni bir hegemonik blok/güç ortaya çıkar.

Ne var ki, kurduğu düzen belli bir işleyiş mantığına dayandığından bu beklentilerin bir kısmı karşılıksız kalacaktır. Zira hakim kılınan düzen, mantığını bu beklentilerin bir kısmını dışlayacak şekilde belirler. Ernesto Laclau toplumsal bölünmeyi, kurulan düzen’in her zaman “belli bir düzen“ olması özelliğine dayandırır. Genel olarak bir düzen olması gerektiği beklentisi ile inşa edilen düzenin belli bir düzen olması arasında bir mesafe ortaya çıkar. Düzenin kendini tanımlaması aynı zamanda kendine sınır çizmesidir. Dolayısıyla bu “belli düzen” kimilerini dışarda bırakır. Bunlar düzenin dışına düşerler. Jacque Ranciere’in sözleriyle ifade edecek olursak, „düzenin mantığının işleyişi toplumda olup da ondan sayılmayan kesimler” ortaya çıkarır. Bunlar, yani düzenin yer vermediği, düzende yer bulamayan kesimler toplumun dışını –Yaşlı’nın ifadesiyle, „milletten sayılmayanları-oluştururlar. Bunların inşa edilen „belli düzene“ karşı olmaları için sebepleri ellerindedir. Her düzen kendi mezar kazıcılarını bu şekilde bizzat kendisi yaratır. Öyleyse, düzene karşı mücadelenin sosyolojik tabanını düzenin dışladığı, “toplumdan (milletden) saymadığı” kesimler oluşturur. Yaşlı dolaylı da olsa bize bunları anlatıyor.

Ne var ki Yaşlı düzenin dışına düşmüş kesimlerin sadece bir kısmını dikkate alıyor. Dikkatli bir „düzen incelemesi“ toplumdan sayılmayanların çok daha geniş kesimleri içerdiğini ortaya koyacaktır. Ve bunların içinde sosyalistler olarak bizlerin hiç hazzetmediği kesimler de bulunur. Siyasetteki beceri ve maharet, yan yana bile gelemeyeceğimiz bu kesimleri nasıl olup da „düzen“e -Erdoğan’a ve AKP iktidarına- karşı aynı zeminde hareket eder duruma sokabileceğimizde düğümlenir.

 

Erdoğan’ın düzeni

AKP’nin birinci ve ikinci iktidar dönemlerini birbirinden ayırmak gerekir. Yaşlı’nın tasvir ettiği bölünme ağırlıkla 2010 sonrası ikinci AKP dönemiyle ilgilidir. Birinci iktidar döneminde AKP’nin „müslüman demokrat“ kimliği ön plandadır. Şüphesiz bu dönemde de „belli bir düzen“ ve bunun toplumun dışına attığı kesimler vardır. Gezi gibi muazzam kitlesel bir başkaldırının gerisinde de bu dışlamalar yatar. Ama faşizm tartışmaları Erdoğan’ın tek adamlığının inşa edildiği ikinci iktidar dönem ile ilgilidir.

Birinci iktidar dönemi AKP’nin yeni hegemon güç olarak oraya çıkış dönemidir. 2002’deki seçim başarısının gerisinde meşhur „Anayasa kitapçığının fırlatılması“ ile tetiklenen derin organik kriz yatar. Kriz bütün eski siyasal aktörleri sahneden temizlemiş, AKP’yi iktidar yapmıştır. Bu da, kendisine has mantığını –kendi düzenini- hükümet ve devlet işleyişine hakim kılmaya çalışmıştır.

Başlangıçta en çok “askeri vesayetle” uğraştılar. Bunun karşısına seçimlerde ifadesini bulan halk iradesi, seçime dayalı meşruiyetle çıktılar. Bunları cumhuriyetin kemalist vesayetine karşı farklı bir düzen mücadelesi olarak görmek gerekir. Askerlere karşı ilave bir koruma zırhı yaratma amacıyla Avrupa Birliğine üyelik sürecini başlatmaları  geniş toplum kesimleri tarafından hem demokratikleşme hem de ekonomik büyüme, iş bulma, hayat standardının yükselmesi taleplerinin gerçekleşme ufku/umudu olarak algılandı. Nüfusun hemen tamamını sağlık sigortası kapsamına almaları, belediyeler üzerinden inayet şeklinde gerçekleşse de bir genel sosyal yardım sistemi kurmaları sonucunda geniş kesimlerin desteğini arkalarına aldılar, toplumun yeni hegemonik gücü haline geldiler. Muhalefet kayboldu. En çok da kendileri ihtiyaç duydukları için 2010’a kadar ülkede 1960larla kıyaslanabilecek bir demokrasi atmosferi hakim oldu.

Bir çok kesim AKP’nin Hıristiyan demokrat partilere benzer bir parti haline geleceğini düşünürken, önce Gezi sonra da 17/25 Aralık parti ve tabanında derin bir krize yol açtı. Özellikle Gezi’de çoğu parti eliti bundan sonra ne olacağını oluşmuş/oturmuş teammüllere bırakma eğilimi içine girmişken Erdoğan muhalefeti bastırma yolunu tercih etti. Bu adımıyla bir bakıma iktidarı bırakma niyetinin hiç olmadığı da ortaya çıktı. Bize faşizm tartışmaları yaptırtan da bundan sonraki gelişmelerdir.

Gezi sonrası devlet yetkilerini hızla kendi elinde toplaması sivil darbe olarak görüldü ve tarihteki dede-torun Napolyon’lara benzetildi. Bonapartizm tartışması buradan çıktı. Parti ve parlementoyu ikinci plana itip kitlesel mitinglere yönelmesi “plebisiter diktatörlük” teriminin ortaya atılmasına yol açtı. Bu tartışmaların şansızlığı dede-torun Napolyonların Türkiye’de pek tanınmamasıdır, sokaktaki insana bir şeyler anlatma şansı azdır. Atıf yapılan Marks’in “18. Brumeri” kitabının sol çevrelerde bile tanındığını söylemek kolay değildir. “Tek Adam Diktatörlüğü” de o zamandan kalma bir terimdir. 17/25 Aralık’tan sonra, Gülencilere yönelik sert tasfiyeler başladığında, kimileri bunu Hitler’in “Uzun Bıçaklılar Gecesi”ne benzetti (Cengiz Çandar). Aralarındaki gerilim arttığında, Hitler partinin sol kanadını bir gece baskınıyla kanlı şekilde tasfiye etmişti. Erdoğan’ın bunun hemen peşinden Gezicilere de  aynı sertlikle yönelmesi faşizm tartışmalarını başlattı. Kemalistler, Ulusalcılar ve hatta kimi sosyalist kesimler ise daha 2002’yi Şeriatçılığın zaferi olarak görüyorlardı. Bunlar 1.AKP döneminde de “milletten sayılmayanlar”dılar. Gezi’ye de yoğun şekilde katıldılar. Yeni dönemi isimlendirmeler böyle ortaya çıktı.

İkinci AKP iktidarı dönemi Erdoğan’ın bütün devlet yetkilerini ele aldığı, giderek her şeyi tek başına belirlediği bir rejim inşası dönemidir. Başkanlık sistemi girişimleri başladığında bu sefer “Seçilmiş Sultanlık” terimi durumu tasvir için kullanıma girdi. Eski yol arkadaşlarının neredeyse hepsini tasfiye ederken eskisiyle alakası olmayan yeni bir lider partisi de yarattı. Ancak bu gelişmeleri sırf iktidarı kullanma biçiminde bir değişiklik olarak görmek, ya da sırf diktatörlüğe, baskı ve zulmün artmasına indirgemek yüzeysel bir değerlendirme olacaktır. Bunlar toplumun dokusunu, toplumsal işleyişin karakterini de değiştiren gelişmelerdir. Bu değişimin öncesi ile sonrasında toplumun karakterinin iki bakımdan köklü değişikliğe uğratıldığı görülmektedir. İlk olarak halk egemenliğin bir bütütn olarak halka ait olduğu prensibi yerine ‚hakim cemaatin egemenliği’ prensibi ikame edilmeye çalışılmaktatır. İkinci olarak da  kişilere bağımlılığın olmadığı, eşit ve özgür vatandaşlık yerine en tepesinde Erdoğan’ın bulunduğu hiyerarşik bir vasallık-adamlık zinciri yeni toplum yapısı olarak hakim kılınmaya çalışılmaktadır. Bunları sırasıyla ele alalım.

 

Halk Egemenliği yerine çoğunluk cemaatin egemenliği

Erdoğan’ın inşa ettiği siyasal rejimin mantığını siyasal islamın iki önemli ideologu Ali Bulaç ve fetvacı hoca Hayrettin  Karaman’da açık şekilde okuyabiliyoruz. Her ne kadar şu an birisi içerde (yeni tahliye oldu) diğeri dışarda ise de düşüncelerini ortak bir zeminden türetirler. Nasıl ki bir liberal için toplum bireylerden, bir maksist için sınıflardan oluşuyorsa, bir siyasal islamcı için de toplum cemaatlerden oluşur. Her ne kadar Ali Bulaç bunları dini cemaatlerle sınırlı tutmasa da toplumun cemaatlerden oluştuğu fikri her iki ideologun paylaştığı ve siyasal düşüncelerini türettikleri ortak zemindir.

90’li yıllarda ortaya attığı ve kendisini meşhur eden “Medine Vesikası” tezinde Ali Bulaç batı demokrasilerinin çoğunluğun tahakkümüne dayandığını, yüzde 1 bile olsa azınlığın hakkının yok edilmemesi gerektiğini söylüyor ve peygamberin Medine’de diğer dini cemaatlerle yaptığı “Sözleşme”nin azınlığın haklarının korunması konusunda mükemmel bir paradigma sunduğunu ileri sürüyordu. Bu sözleşme toplumun bütününe tek bir hukuku dayatmıyor, aksine her bir cemaatin kendi hukukuna göre yaşayacağını öngörüyordu. Böylece kişi ait olduğu cemaat içinde sadece kendi inandığı ve kendine uygun gördüğü prensiplere tabi olarak  yaşayacaktı. Kişinin inanmadığı, yabancı bir kurala tabi şekilde yaşamasının zemini de böylece ortadan kalkmış oluyordu. Bu çok hukuklu bir toplum anlamına geliyordu. Sadece savunma vb gibi son derece sınırlı ortak çıkarları yerine getirmek üzere cemaatler arası bir genel şura olacak, ama bunun da cemaatlerin iç işlerine müdahale yetkisi bulunmayacaktı. Bulaç bu şekilde batı demokrasilerinin çözemediği çoğunluk kararına tabi olma zorunluluğunu kökten çözdüğünü düşünüyordu. Zira, her isteyen her hangi bir prensip etrafında (dini, ahlaki, etnik vb) bir cemaat oluşturma hakkına sahip olacak, hiç kimse inançlarının emrettiği gibi yaşamaktan alıkonamayacaktı. Kimseye belli bir cemaat hayatı ve hukuku dayatılmayacak, kişi hangi cemaatte yaşamak istiyorsa bunu özgürce seçecekti.

Bulaç’ın öğretisinde sadece tek bir nokta problemli duruyordu. Kişi cemaatini özgürce seçecekti, ama bu seçimi bir kez yaptıktan sonra cemaatin hukukuna mutlak anlamda tabi olmak zorundaydı. Bulaç, “Medine Vesikası”nda ne bireyden nede bireyin özgürlüğünden tek kelime söz etmez. Aksine insan aklının eksiklik ve yanılmayla malul olduğunu söyler. Oysa Allah tamlığı (eksiksizliği) ve yanılmazlığı temsil eder. Dolayısıyla Kuran’ın-Tanrının vaazettiği ilkelere göre yaşamak mükemmellik içinde yaşamak anlamına gelir. Özetle, Bulaç cemaate tam itaat derken aslında Kuran’ın vaaz ettiği toplum düzenine tam itaati anlatır. Bununla birlikte, Kuran’ın değişmez toplum hükümlerini değişen zaman şartları içinde sürekli yorumlamak gerekir. Bulaç “içtihat kapısının” (Kuran’ın yorumlanmasının) açılmasından yanadır. Bu yetkinin tek bir kişiye değil, bir şuraya ait olmasını önerir. Ancak bu şura cemaat üyelerinin tümüne açık olmayıp, sadece dini öğreti konusundaki ehil insanlarla sınırlı olmalıdır. Zira, Kuran’ı yorumlayabilecek birikime sadece bunlar sahiptir. Kuran’ı yorumlama, yani cemaat hayatını düzenleme yetkisi ehil azınlığın tekelinde olmalıdır. Böylece, Bulaç kişiye cemaat seçme özgürlügüyle bahsettiği kendi hayatını yaşama hak ve özgürlüğünü cemaat içi hayatta yasaklıyordu. Birey cemaate aidiyetini ilan ettiği andan itibaren onun prensiplerine mutlak anlamda tabi olacaktı.

Bulaç böyle çok hukuklu bir toplumda iktidar hırsının, iktidar olmanın da anlamını yitireceğini, bunun da yıpratıcı iktidar mücadelelerini (politik mücadeleleri) ortadan kaldıracağını ileri sürüyordu. Bu nedenle siyasal islamı sivil bir proje olarak öneriyor, amacın ve yöntemlerin sivil hayatta islami yaymakla sınırlı olması, iktidar üzerinden islami dayatmayı içermemesi gerektiğini söylüyordu. Milli Görüş’ün değil de Gülen Cemaati’nin gazetelerinde yazmasının gerisinde de büyük ihtimal Gülen Cemaati’ni sivil bir proje olarak görmesi yatıyordu. Gülen Cemaatinin iktidar hırsı ortaya çıktıktan sonra kandırıldığını düşünmesi son derece anlaşılır bir şeydir. Bulaç’ın iktidar arzusu içinde biri olduğunu söylemek zordur.

Bulaç henüz cemaat içi hiyerarşinin ortaya çıkmadığı islamın başlangıç dönemini temel alan bir bakış geliştiriken, Hayrettin Karaman, gene toplumun cemaatlerden oluştuğu tezi temelinde hiyerarşik bir toplum öğretisi geliştirir. Medine Vesikası islamın zayıf olduğu döneme ait bir taktik manevradır. Dikkati esas olarak İslam’ın dünya imparatorlukları kurduğu dönemlere çevirmek gerekir. Ve bu dönemlere baktığımızda da bir imam etrafında (cemaat lideri, halife ve devlet başkanı) iç disiplini sıkı bir toplum yapısı görürüz. İmam cemaati bir şuraya danışarak yönetse de bu onunla eşit göz hizasında olmayan  ehillerden oluşan bir meclistir. İmamın imamlığı (liderliği) esastır. Bulaç’ta olduğu gibi Karaman’a göre de kişi kendi cemaatinde cemaat hukukuna tam itaat içinde olmalıdır. Karaman, Bulaç’tan farklı olarak, Cemaat değiştirmeye toleranslı değildir. Bu münafıklıktır. Karaman insan aklının yanılabilirliğini, Allahın ise yanılmazlığını Bulaç’tan çok daha keskin vurgular ve Kuran hükümlerine tam itaat bekler. Toplum yönetimi ve cemaatler arası ilişki ise Karaman’ı Bulaç’tan kesin şekilde ayırır. Karaman’a göre, toplumdaki en büyük dini cemaat ortak hayatın kurallarını da belirlemelidir. Bulaç’ın, işlevi “gece bekçiliğiyle” sınırlı devletine Karaman’da rastlanmaz. Bu anlamda cemaatlerin eşitliği de sözkonusu değildir. Azınlık cemaatlere iç işlerinde kendi hukuklarını uygulama hakkı tanınsa da bunlar ancak hakim cemaati rahatsız etmeyecek marjinal (toplumun kıyısında) hayat alanlarına sahip olabilirler. Görünür ‘aleni alan’ (kamu alanı) hakim cemaatin yaşam tarzına uygun şekilde düzenlenmelidir.  En çarpıcı örneğini hakim cemaatin her hangi bir üyesinin şortla minibüse binen bir kadını “müslüman bir ülkede böyle bir şey yapamayacağı” gerekçesiyle tekmelemesinde/tekmeleyebilmesinde (böyle bir yetkiyi kendisinde görebilmesinde, bunun meşru bir tepki olarak değerlendirilebilmesinde) gördüğümüz bu kamusal düzen anlayışının geri planında Karaman’ın açığa vurduğu bu düşünce ve inanç yatar. Erdoğan Gezi döneminde meydanlarda “kızlı erkekli” bir araya gelenleri topa tutarken de aynı ideolojik geri plandan hareket ediyordu. Karaman’daki tek eksiklik iktidar ilişkilerinin nasıl düzenleneceğine ilişkin açık bir model geliştirmemesidir. Kendisini ilahiyatçılıkla sınırlı tutup müslümanlara henüz çoğunluğu sağlayamadığı koşullarda diğer inanç gruplarına “tahammül etmelerini” tavsiye eder. Çoğunluğu sağlandığında ise Kuran’la uyuşmayan şeyler yok edilmeyecek ama marjinal alanlara kovulacaktır.

Erdoğan’ın tek adam rejimini inşa ederken siyasal islamın toplumun cemaatlerden oluştuğu düşüncesine/inancına dayandığı, bundan büyük destek sağladığı açıktır. Ancak Erdoğan Karaman’ın tarif ettiği çerçevenin ötesine geçer. Seçime eskisinden farklı bir işlev yükleyerek çok cemaatlı bir toplumda nasıl olup da çoğunluk cemaatin toplumun bütününü belirleyeceğine ilişkin bir siyasal model geliştirir. Bu modelin en karakteristik özelliğini seçime verilen işlev oluşturur. Seçimin işlevi eskisinden farklıdır. Eski sistemde eşit vatandaşlar siyasal tercihlerini ortaya koymak üzere seçime katılırlardı. Çoğunluk oya sahip olan parti geçici bir süre için ama halkın bütünü adına yürütme erkini üstlenir, farklı tercihleri yansıtan diğer partiler de yasama organında gene eşit muhataplar olarak hem yürütmenin denetlenmesi hem de yasaların çıkarılması işlerine katılırlardı. Vatandaşlardan Yürütmeyi elinde bulunduran güce/partiye itaat beklenmez, şu veya bu ölçüde bağımsız bir sivil toplum alanı (bireylerin sivil hem hayatlarını kendileri olarak düzenledikleri hem de birbirleriyle özgür iletişime ve örgütlenmelere girdikleri alan) herkes için muhafaza edilirdi. Erdoğan’ın yeni sisteminde ise böyle bir işleyiş sözkonusu değildir. Kamu işlerini düzenlemek toplumun en büyük (kalabalık) cemaatinin kendi başına kotaracağı bir iştir. Seçimin işlevi ise sadece hangi cemaatin en büyük olduğunu ortaya çıkarmaktan ibarettir. Bu ortaya çıktıktan sonra en kalabalık cemaat yasama, yürütme ve yargı işlevlerinin hepsini kendi içinde kapalı bir meclis olarak yerine getirecektir. Bugün parlementonun işlevsizleştirildiği, herşeyi AKP’nin kendi başına belirlediği ifadeleri bunu anlatır. Bu, eski modelden köklü bir kopuştur ve Erdoğan’ın ikinci AKP dönemi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bunun sünni cemaat için biçilmiş bir model olduğuna kuşku yoktur. Erdoğan’ın rejimi böyle bir işleyiş mantığını hakim kılmaya çalışır.

Bu modelde hem toplumun cemaatlerden oluştuğu düşüncesi muhafaza edilir, hem de çoğunluk cemaatin kamusal işleyişi –yasama, yürütme ve yargı- tek başına belirlemesine seçim üzerinden meşruiyet kazandırılır.  Yasama da yürütme de hatta yargı da artık temsil ettiği cemaat adına AKP’nin, hatta danışmanlarından müteşekkil şurası ile Erdoğan’ın yetkisine devredilmiştir. Sistemin işleyişi muhtevasını da açığa vurur: Yasalar kamuya açık tartışmaların yapıldığı parlementoda değil, sarayda pişirilir; yürütme işini Erdoğan danışman şurasıyla halleder, hükümet çoğu zaman sonradan haberdar olur. Yargı da aynı şekilde Saray’dan idare edilir. Erdoğan sadece yürütme ve yasamada temel başvuru figürü olmakla kalmaz, aynı zamanda ülkenin en yüksek hakimi de olmuştur. Kimin başına ne geleceğini ilk Erdoğan’dan öğreniriz. Mahkemelerin işlevi ise sadece “gereğini yerine getirmekle” sınırlıdır.

Bu durum, eşit vatandaşlaiğa dayalı Halk Egemenliği prensibinin yerine çoğunluğu oluşturan cemaatin egemenliği prensibinin geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bu düşüncenin esin kaynağınıOsmanlının “Milletler Sistemi” oluşturur. Erdoğan’ın Yeni-Osmanlıcılığının, Osmanlı nostaljisinin gerisinde böylu işleyiş tarzı yatar. Bu, Cumhuriyetin Halk egemenliği, eşit vatandaşlık, kamu işlerinin aleniliği (herkese açıklığı) ilkelerinin ortadan kaldırılması, Osmanlı türü eski çok uluslu imparatorlukların idare prensiplerinin hortlatılmasıdır. Erdoğan’ın Yeni-Osmanlıcılığı bir “Geri-Feodalleşme”, bir “Osmanlı restorasyonu”dur.

 

‘Reis’in adamları’: Yeni vasallık ve tımar sistemi

Erdoğan’ın yeni rejimi siyasal alanla sınırlı bir değişiklikten ibaret değildir. Yeni Osmanlıcılık aynı zamanda eşit ve özgür vatandaşlık ilişkisinin yerine kişiye bağımlılığın esas olduğu hiyerarşik bir toplumsal ilişkiler sistminin ikamesi anlamına gelmektedir.

Ünlü avukat Turgut kazan geçenlerde “Hiç kimsenin güvencesi yok” diye haykırıyordu. Kazan her ne kadar hukuki güvence yokluğunu ifade ediyorsa da bu güvence yokluğunun kapitalist mülkiyet kavramını da kapsadığını eklemek gerekir. Yeni rejimde feodal mülkiyet kavramının modern bir vehçe ile geri getirildiğini görüyoruz. Sosyalistlerin kapitalist mülkiyet kavramına ve onun kutsallığına soğuklukları muhtemelen konuya eğilmelerinin önündeki en büyük engeldir. Ancak feodal mülkiyetin geri dönüşünü yakından incelediğimizde anti-faşist mücadelenin sosyolojik tabanı kendisini bize farklı bir açıdan daha gösterir. Bizim dışımızdaki kesimlerin mücadele dinamiklerini görebilmek bakımından bu inceleme ufkumuzu genişletecektir.

Kapitalist mülkiyet kavramı antik dönemin mülkiyet anlayışının  yeniden diriltilmesidir. Temel karakteristiğini sahibi olunan şey üzerindeki koşulsuz tasarruf hakkı oluşturur. Batı Roma’nın yıkılışıyla birlikte Avrupa’da feodalite denilen yeni bir toplumsal ilişki sistemi ortaya çıktığında, bu koşulsuz tasarruf hakkı da yerini siyasal karakterli bir mülkiyet anlayışına terketmişti. Kapitalizmi ortaya çıkaran en önemli gelişmelerin başında feodal siyasal mülkiyetten tekrar koşulsuz mülkiyete geçiş gelir. Bu nedenle kapitalist dönemin en önemli prensiplerinin başında “mülkiyetin kutsallığı ve dokunulmazlığı” yer alır. Tanzimattan bu yana Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de kimse mülkiyetin bu kutsallığını ve dokunulmazlığını sorgulamaya kalkmamıştır. Ta ki Erdoğan’a kadar. Bunun ilk açık uygulamalarını darbe girişimi sonrasında Gülen Cemaati üyelerinin fabrikalarından evlerine kadar bütün mal varlıklarına el konması ile yaşadık. Gülen Cemaatine tepki çok fazla olduğundan kimse olayın ciddiyetini de farketmedi. Bu uygulama şu an normal bir işleyiş kuralı haline gelmiş durumda. İktidar gerekli gördüğünde bir bahane ile istediği kişinin malına mülküne el koyabiliyor, başına kayyum atayabiliyor ve bunu daha sonra istediği başka birine devrettirebiliyor. Ve kayyumlara mülkün içini boşaltırcasına yüksek ücretler ödeniyor. Kayyumluk böylece zenginliğin siyasal yollardan dağıtımını içeren yeni bir sistem ortaya çıkarıyor. Ve iktidar kayyumluğu kendi adamlarına “timar” gibi dağıtıyor.

Erdoğan’ın kendisine biat ve itaat istediğini, “Reis’in adamı” olmanın yeni sistemde çok önemli bir anlam taşıdığını biliyoruz. Fakat, “Erdoğan’ın adamı olma”nın çok önemli, ama pek farkında olmadığımız bir başka boyutu daha bulunuyor. “Reis’in Adamı” olmak inşa edilen yeni sistemde zenginlik dağılımının en başat parametresini oluşturuyor. Eski sistemle farkını ortaya koymak istersek, Erdoğan sisteminde zenginlik “Reis’in adamı olma” prensibi temelinde  “kapitalist olmayan” bir yoldan dağıtılıyor.  Kapitalist serbest piyasada zenginliğin dağılımının temel parametreleri liyakat, verimlilik vbdir. Siyaset, siyasal ilişkiler, “adamı olmak” vb bu süreçte herhangi bir rol oynamaz, oynasa bile bu rol marjinal önemdedir veya prensip ihlali anlamina gelir. Erdoğan sisteminde ise “adamı olmak” zenginliğin dağılımının esas prensibi haline getirilmektedir. Ve bu işleyiş bize feodal timar sistemini hatırlatır. Eski timar sisteminin modern bir versiyonla hortlatılmasıdır. Ve bu kayyumlukla sınırlı da değildir. Bütün devlet ihaleleri, yüksek maaşlı makamlar, hatta piyasa imkanları siyasal güç kullanılarak sadece kendi adamlarına dağıtılmakta, Reis’in adamı olmayanlar sadece marjinal imkanlarla yetinmek zorunda kalmaktadırlar. Zenginlikten pay almak bütün vatandaşlara açık bir eşit imkan (liyakat temelinde fırsat eşitliği) olmaktan çıkmakta, “Reis’in adamı” olmakla elde edilen bir imtiyaza dönüştürülmektedir.

Marc Bloch vasallık ve tımarı feodal topluma karakterini veren iki temel unsur olarak tarif ediyor. Feodalitede, ona göre,  “herkes bir başkasının adamıdır” (vasallık). Ama herkes doğrudan yada dolaylı kralın adamıdır. Kral (yada aristokrat) doğrudan vasallarını kendi malikanesinde barındırır, yemelerini, içmelerini,  giysilerini, at ve silahlarını temin eder vb. Eşleri çocukları varsa onlar da kralın (aristokratın) mahiyetine dahildir ve malikanenin başka işlerine bakarlar. Bunların hepsi kralın ya da aristokratın ailesinden sayılırlar.  Tarihçiler bu dönemde  kimi malikanelerde 500 kişiye ulaşan ailelerden bahsediyorlar. Bu şekilde kralın adamı olan vasal da karşılığında her koşulda krala sadık kalacağını, güvenliğini sağlayacağını, ona koşulsuz askerlik hizmeti vereceğini taahhüt eder. Bu karşılıklı (ama hiyerarşik) bir bağımlılıktır ve feodal sözleşme olarak geçer. Eşit ve özgür vatandaşlık ilişkisi değildir. Devlete, millete veya ortak varlığa değil kişiye bağlılık esastır. Bloch daha sonraları malikanede yaşamayan kişilerle de –ki bunlar yerel asillerdir- vasallık ilişkisi kurulduğunu söylüyor. Kral bunların geçimi için kendi mülkü sayılan ülke topraklarından büyük parçaları bütün idari, alt yapı  ve yargı yükümlülükleri ile birlikte bunlara devreder (tımar sistemi). Bunlar da işleyemedikleri toprakları gene aynı koşullarda daha alt vasallara, onlar da aynı kişisel bağlılık koşuluyla daha da alt vasallara devrederler vb. Böylece her vasalın aynı zamanda bir timar sahibi ve en yukardan en aşağıya toplumda herkesin bir başkasının adamı olduğu hiyerarşik bir kişisel bağımlılık sistemi ortaya çıkmıştır. Feodal toplumun istikrarının gerisinde bu hiyerarşik vasallık ve timar sistemi yatar. Toplumda herkes en tepesinden en altına kadar “birinin adamıdır”. Daha sonraları ticaret yaygınlaştığında, krallar, belli ülkelerle ticareti, belli malların üretimini veya ticaretini de feodal timar sisteminin terimleriyle düşünmüşler ve bunları da adamlarına imtiyaz olarak dağıtmışlar ya da daha sonraları herşey iyice paraya döküldüğünde en çok parayı verene satmışlardır. Hem İngiliz hem de Fransız devriminde bu imtiyazlara duyulan öfke önemli rol oynamıştır. Bu imtiyazlar kapitalist mülkiyet gibi mutlak bir tasarruf hakkını içermezler, kralın iradesine bağlıdırlar. El değiştirmeleri yada geri alınmaları da siyasal kararlarla olur. Feodal mülkiyet ticaretin geliştiği dönemde de siyasal mülkiyet olarak varlığını sürdürmüştür.

Erdoğan’a biat basit bir “Reis ve adamları” değildir, modern vasallık ve timar sisteminin temelidir. Ve bu zenginlik kapısı “Reis’in adamı” olmayanlara kapalı olup sadece biat/itaat karşılığı açılmaktadır. Bunun örnekleri de çoktur.

 

Milletten sayılmayanlar ve anti-faşist mücadele

Rejim değişikliğinin bu kapsamlı etkileri gözönüne alındığında milletten sayılmayanların Fatih Yaşlı’nın saydığı “Cumhuriyetçiler, sosyalistler, Aleviler, eşcinseller, muhalif Kürtler, Kadınlar”dan çok daha geniş kesimleri kapsadığını kolaylıkla görebiliyoruz. Erdoğan’ın cemaat-biat-vasallık-timar ilişkisine dayalı yeni rejiminin karşısında her şeyden önce “Cumhuriyetçi, laik, aydınlanmacı”  hassasiyetlere sahip olanların durduğuna kuşku yoktur. Bunlar toplum düzeninin eşit-özgür vatandaşlık, kanun hakimiyeti, kanun önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü temelinde sağlanmasını talep etmekte, ama her şeyden önce vatandaş dokunulmazlığı istemektedirler.

Ancak, zenginliğin timar olarak adamlarına (vasallara, biat edenlere) dağıtılması,  hem mal hem de iş-meslek piyasalarının “serbestliğinin” ortadan kaldırılması hem çalışanları hem de işletme sahibi/girişimci geniş toplum kesimlerinde  piyasaların siyasetten arındırılması, mülkiyetin dokunulmazlığı, piyasalarda fırsat eşitliği, iş ve toplumsal-mesleki kariyer alanında liyakatın temel kriter olması gibi talepleri yakıcı temel talebler haline getirmiştir. Rejimin uygulamalarının Tekelci Burjuvazi de dahil piyasa aktörlerinin çoğunu “milletten sayılmayanların” arasına attığını ve bu kesimlerde derin tepkilere neden olduğunu görüyoruz. Karar gazetesi ve Abdullah Gül çevresine baktığımızda uygulamaların bizzat AKP bloku içinde de ciddi kırılmalara yol açtığına şahit oluyoruz. Bunlar AKP’den (henüz) tam kopmasalar bile ne yeni rejimi ne de Erdoğan’ın uygulamalarını tasvip etmediklerini açık açık dile getiriyorlar. Bu saydıklarımızın önemli bir kısmının 16 Nisan refarandumunda Hayır oyu kullandığını tahmin etmek de zor değil. Özetle, milletten sayılmayanlar Yaşlı’nın ifade ettiklerinden çok daha geniş kesimleri ve çok daha fazla talebi kapsıyor. Bunların gerisinde de Yaşlı’nın dile getirdiğinden daha kapsamlı bir sosyoloji yatıyor. Sol yazında bu kesimlerin bir kısmı burjuvazinin/ emperyalizmin B-planı, yedek gücü vb olarak değer buluyorlar ve AKP ile eşdüzeyde karşıya alınıyorlar. Solun TÜSİAD’a geleneksel tepkisi, Gül ve Karar çevresinin daha düne kadar AKP politikalarının ortağı olmaları bunda önemli rol oynuyor. Bu durum bu kesimlerle ilişkinin nasıl düzenleneceğini ciddi bir politik (ve stratejik) sorun olarak karşımıza çıkarmaktadır.

 

Politikanın belirlendiği üç düzey ve yeniden “Demokratik Devrim”

Hele Hayır cephesinin Erdoğan’ı yıkacak % 50 üstü  oy potansiyeline ancak bunlarla birlikte ulaşabildiği hesaba katıldığında sorunun ciddiliği daha da öne çıkıyor.  Erdoğan rejiminin kısa veya orta vadede yıkılabileceği umudu ancak bunlar da katıldığında ufukta belirebiliyor. Bu da politikayı alışık olmadığımız bir boyutta yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Eğer bu kesimleri defterden silmek hele karşıya almak Erdoğan’ın değirmenine şu taşımak olacaksa bunlarla ilişki nasıl bir zeminde ayarlanabilir?

Bu bizi politikayı aynı anda 3 farklı düzeyde birlikte düşünmeye zorluyor.

İlk düzeyde “Biz” bulunuyor, sosyalistler ya da komünistler olarak “Biz”.  Biz kimiz, ne istiyoruz! Yakın zamanlara kadar komünist olmanın bir tanımı vardı: Üretim araçlarını devlet mülkiyeti şeklinde kollektifleştirerek kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmak, böylece üretici güçlerin özgürce gelişiminin –ki bu sürekli zenginleşme anlamına geliyordu- önünü açmak ve zenginliği emek temelinde eşit dağıtmak. Üretim araçlarının kollektifleştirilmesinin diğer sosyal ve kültürel eşitsizlikleri de ortadan kaldıracağına inanılıyordu. Fakat sosyalist blokun yıkılışıyla bu uygulamanın emekçileri değil bürokrasiyi ve siyasal elitleri egemen yaptığı ve sadece kapitalist sömürünün yerini bürokratik-siyasal bir sömürü mekanizmasına bıraktığı ortaya çıktığında, eldeki tek genel kabul görmüş komünizm tanımı da buhar oldu. Hala rahatça “biz sosyalistiz, komünistiz” desek de komünizmin ne olduğu konusunda elimizde bir tanım bulunmuyor. Kaldı ki çevre sorunları kapitalizmin sömürü dışında başka devasa problem boyutlarının da olduğunu ortaya çıkardı. Artık üretici güçlerin özgürce gelişmesini savunmak da kolay görünmüyor. Özetle, siyasal sorunlarımızın en başında “Biz” kimiz sorusu duruyor. Sosyalizm, komünizmin nedir? Kendimizi neyle, nasıl tanımlıyoruz? Kimlik konusundaki bu boşluk nedeniyledir ki fiiliyatta sosyalist, komünist olmaktan çok aktivist konumundayız. Yani, sadece protesto eden ve her şeyi protesto eden kişiler durumundayız.  Belirgin pozitif bir hedef ortaya koyamıyoruz. Tabi, bu ifadem hiç bir hedefin olmadığı anlamına gelmiyor; ne var ki tanımlayıcı bir pozitif hedefimiz mevcut değil.

İkinci olarak, yakınımızda duranlarla olan ilişkimizi ayarlama sorunu bulunuyor. Tanımlayıcı hedefimiz eksik olsa da aktivist olarak bir çok şeyin mücadelesi içindeyiz ve bu uğraş içinde bir çok aktörle yan yana duruyoruz. Bu durumlar doğru olarak ittifak problemi çerçevesinde ele alınıyor. Örneğin ÖDP başkanı Alper Taş geçenlerde çıktığı televizyon programlarında yerel seçimlerdeki politikalarını tarif ederken bir çok şehir ve ilçede aktif üyelerinin bulunduğunu, ama bunu oya yansıtamadıklarını söylüyordu. CHP’nin bu bölgelerde geniş oy tabanına hitap edebildiğini, ancak kendi kadrolarının katkısı olmadan yerel seçimleri kazanmalarının mümkün olmadığını  anlatıyor ve bir ittifakın genel olarak Hayır Cephesinin başarısı için elzem olduğunu söylüyordu. Taş’ın bu değerlendirmeleri doğru da bulunsa yanlış da bulunsa siyasetin elzem bir düzeyine ilişkin tartışmalardır. Problemli olan, kimilerinin bu tür ittifakları anti-faşist mücadelenin sonucunu tayin edecek düzey olarak ele almalarıdır. Oysa, bu düzeyde sadece hedeflerimizin, çıkarlarımızın şu veya bu ölçüde çakıştığı kesimlerle birlikte davranılabilir. Erdoğan rejimini yıkmak veya genel anlamda anti-faşist mücadelenin başarısı ise yukarda ortaya koymaya çalıştığımız gibi ittifak yapabileceklerimizin ötesine taşan daha geniş kesimleri de içermektedir.  Bunlarla ilişki de 3. düzeyde belirlenir. Bu düzeyde aynı fikirlerde olmadığımız, çıkarlarımızın, hedeflerimizin çeliştiği bir dizi güç ve kesimle aynı zeminde bulunuruz. Sosyalistler bu düzeydeki siyasal aktörlerden sadece birini teşkil ederler.

Faşizm ve Rejim konusunda sonucu milletten sayılanlarla milletten sayılmayanlar arasındaki güç dengesi belirleyecektir. Bu nedenle, iktidarın dışladığı her bir kesimin ne yaptığı başarı açısından hayati önemdedir. Bir çok devrim bu nokta kaale alınmadığı için başarısızlığa uğramış, muhalifler iktidarla olduğu kadar birbirleriyle de savaşmışlardır. Eski rejim muhaliflerinden bir kısmını yanına çekebildiğinde başkaldırıları da ezebilmiştir. Bugünkü durum da iktidarın böylesi hamlelerine son derece açıktır. Örneğin sosyalistlerin TÜSİAD ve büyük kapitalistle, bir Kurt ulusalcısının Meral Akşener’le, bir Türk Ulusalcısının PKK sempatizanlarıyla biraraya gelebileceklerini düşünmek kolay değildir. Oysa Gezi, Adalet Yürüyüşü bu kesimler bir biçimde yan yana durabildikleri için gerçekleşebilmiştir. % 50 civarındaki Hayır cephesi böyle çatışmalı, çelişkili heterojen bir topluluktur. Erdoğan rejimini başarısızlığa uğratmak bu heterojen topluluğun Erdoğan karşıtı zeminde birarada tutulabilmesi ve her birinin katkısıyla ulaşılabilecek bir hedeftir. Önümüzdeki seçimler bunun bir sınaması olacaktır.

Bu nasıl başarılabilir?

Temel Konsensüs, Toplum Sözleşmesi, Toplumsal Uzlaşma yada Toplumsal Mutabakat bu zemini ifade için ortaya atılmış terimlerdir. Fakat bu tür bir isimlendirmeler tarafların aralarında anlaşarak uzlaşma yarattıkları yollu bir ima yaratırlar. Oysa dünya siyaset tarihinde bu tür uzlaşmalar nadir ortaya çıkarlar; örnekleri azdır. Çoğu durumda böyle bir uzlaşma söz konusu değildir. Bu nedenle uzlaşma, konsensüs vb yerine “zemini muhafaza” terimi daha isabetli olur. “Zemini muhafaza” bir yanıyla milletten sayılmayanların Erdoğan karşısında ortak muhalif duruşlarını muhafaza anlamına gelir. Mücadelenin başarısı açısından bu hayati önemdedir. Ama bununla sınırlı kalındığında sadece bir şeye (Erdoğan rejimine) karşı olduğumuzu söylemiş, sadece zeminimizin ne olmadığını ortaya koymuş oluruz. Bu duruş zemine yönelik hiç bir pozitif belirleme içermez. Sadece ne olmadığımızı söylemiş oluruz, ne olduğumuz konusunda hiç bir şey söylemiş olmayız. Kimi çevreler seçim politikalarını sırf Erdoğan’a ve saray rejimine “Hayır” olarak belirlerken aynı eksikliği sergiliyorlar. Oysa, bu “Hayırcılar”ın kendi aralarındaki ilişkiyi hangi prensipler/parametreler temelinde ayarlayacaklarının belli olması gerekir. Zira ancak bu gerçekleştiğinde Erdoğan rejiminin karşında ne tür bir alternatif ilişki sistemini savunduğumuz ortaya çıkar.

Yaşlı yazısının sonunda

Eğer iktidar bir millet inşa ediyor, kendine uygun bir kolektif kimlik yaratıyorsa, bize düşen de bir yurttaşlık kimliği inşa etmek, bir halk-olma pratiğini hayata geçirmektir

diyordu. Gerçekten de, Erdoğan’ın baskı-diktatörlük- cemaat-vasallık-timar ekseninde tanımladığı “milletine” karşı eşit ve özgür vatandaşlık-demokrasi- laiklik-güçler ayrılığı-yargı bağımsızlığı- insan hak ve özgürlükleri-kişisel alanın dokunulmazlığı temelinde alternatif bir halk olma pratiğini hayata geçirmek gerekir. Erdoğan’ın Yeni-Osmalıcılığının ve yarattığı sonuçların alternatifi bu parametrelerle tanımlanan bir toplumsal işleyiş olabilir.

Ancak Yaşlı, bu ifadelerin peşine eklediği “soyut adalet talebini sınıfsal eşitlik talebiyle ve sömürü düzeniyle mücadeleyle ilişkilendirebildiğimiz ölçüde bu inşa ve pratik geçerli olacaktır” cümlesiyle konuyu “zemin muhafazası”ndan daha dar bir sosyolojiye hapsediyor. Oysa, Erdoğan’a karşı zeminde kapitalistlerin hatta Tekelci Kapitalistlerin de bulunduğunu, hatta Erdoğan’ı yıkmanın ancak bunların da katkısı ile başarılabileceğini yukarda göstermeye çalıştım. Yaşlı bu ifadesiyle adeta yazısının başında açtığı geniş zemini yazısının sonunda geri kapatmaktadır. Sosyalistlerden sömürüye kayıtsız kalmaları süphesiz beklenemez. Ancak farklı hatta uzlaşamadığımız sınıfların siyasal dinamikleriyle ilişkimizi nasıl ayarlamamız gerektiği konusunda Mahir Çayan’ın bir değerlendirmesini tekrar tekrar okumanın ve üzerine çokça düşünmenin sonsuz faydası olacağı kanaatindeyim. Kesintisiz 1’den bu paragrafı bütün uzunluğuyla aktarıyorum:

Bununla beraber bu devrim (19. Yüzyilda Almanya devrimi –MS), sosyalist bir devrim olmayacaktı, "cumhuriyetçi ve sosyal" bir devrim olacaktı. Feodal ve mahalli aristokrasi devrilecek, herkese oy hakkı tanınacak, köylüler serf durumundan kurtarılacak, özgür vatandaş durumuna getirilecek, ve de burjuva demokrasisi derinleştirilecekti. Fakat özel mülkiyet, kapitalist sömürü ve sınıflararası çatışma devam edecekti. Ancak özel mülkiyetin yanında kamu mülkiyeti de, proletaryanın yönetime katılması ölçüsünde yer alacaktı. Yani proletarya ekonominin ve üretimin düzenlenmesinde söz sahibi olacaktı. Devletin sınıfsal niteliği ise karma olacaktı. İktidar, işçilerin, köylülerin ve radikal küçük-burjuvazinin ortak iktidarı olacaktı. Böylece "sosyalist demokrasiye" doğru yeni bir hamlenin şartları yaratılmış olacaktı.

Erdoğan rejimi kişiye beğımlılık temelinde hiyerarşik bir toplumsal  yapı restore ederek “Demokratik Devrimi” –demokrasi kuracak devrimi- yeniden temel ihtiyaç, yakıcı bir talep haline getirmiş bulunuyor. Umutulmaya yüz tutmuş bu kavramı yeniden dolaşıma sokmamız doğru olacaktır. Ortaya koymaya çalıştığımız zemin “Demokratik Devrim” zeminidir. Bizim dışımızdaki (uzlaşamayacağımız) kesimlerin “devrimci” –en azından muhalif- dinamiklerinden yararlanma zorunluluğunun ortaya çıkardığı bir zemindir. Mahir Çayan da bunu aynen bu kelimelerle ifade eder. Ama bu aynı zamanda bu kesimlerle “meşru” ilişkilerimizin nasıl olacağının da belirlendiği zemindir. Siyasal söylemlerimiz ne kadar keskin olursa olsun sadece bu zemini doğru düzenleyebilenler tarihe yaptıkları devrimle –köklü demokratik değişimlerle- geçeceklerdir. Cemil Meriç’in bir sözünü hatırlamakta fayda var:

“Havarisini yaratamayan İsa’nın yeri tımarhanedir, tarih değil.”



[1] Sömürge, Yari Sömürge Ülkelerde ve Türkiye’de Fasizm (2), DY sayi 13, 15 Ocak 1978

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...