Kasabada Sosyal Hayat: Sosyal duvarlar, ayrı
dünyalar
1960’larda
kasabanın sosyal hayatında o dönem pek farkında olmadığımız sınırlar mevcuttu. Erkeklerin, kadınların ve çocukların günlük
hayatı birbirinden ayrı mekanlarda geçer, bunların birbirlerinin mekanlarında
bulunmaları, sosyal hayatlarına dahil olmaları pek hoş karşılanmazdı. Bu kuralı
ihlal edenlere de pek hoş gözle bakılmazdı. Kasabanın adetleri, görenekleri,
gelenekleri örneğin bir kadının çarşıda tek başına dolaşmasını kaldırmazdı. Aynı
şey erkekler için de geçerli idi. Onlar da gündüzleri ne evlerinde oturabilir
ne de mahalle aralarında dolaşabilirlerdi. Muhtemelen o yılların küçük taşra
kasabalarının çoğu benzer durumdaydı. Bu yazıda o yılların erkekler dünyasını
tanıtmaya çalışacağım. Daha sonraki bir yazıda da çocukların dünyasını.
Kadınlar dünyasının ancak içerden birinin, yani bir kadının yansıtabileceğini
düşünüyorum. Umarım bu kadın çıkar ve bu dünyayı bize tanıtır.
Bizim ev Yenicami
Mahallesi’sinde. Annem çarşının Akpınar
tarafında bir yere girmek istediğinde bunu tek başına yapmaz, yapamaz; biz
erkek çocuklardan en az birini yanına alırdı. Yanında 5-6 yaşında da olsun bir
erkek bulunması o dönem kadınların sokağa çıkabilmelerine meşruiyet sağlayan
bir unsurdu. Aşağıda Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’na kadar kadınlar dünyası
içerisinde sorunsuz, komşulara laf ata ata giderdik. Bu serbestlik okula geldiğimizde son bulurdu.
Annem burada başındaki şalı ya da eşarbı bir kez daha düzeltir, ağzının
burnunun iyice örtüldüğünden emin olurdu. Babam olmadan çarşıya giremezdik veya
laf olur diye girmezdik. Bunun yerine o
zamanlar henüz yıkılmamış Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’nun bahçe duvarıyla Toros
Kahvesi binasının arasındaki genişliği bir metreyi ancak aşan dar koridor gibi
bir arayol ya da geçidi kullanır, Buğday Pazarı’na doğru giderdik. Uzunluğu en
fazla 8-10 metre olan bu dar geçit erkekler dünyasının sınırı gibiydi. Bir nevi
görünmez duvardı. Ne erkekler bu duvarın mahalle tarafına serbest geçiş
yapabilirlerdi, ne de kadınlar ve çocuklar çarşı tarafına. Sınır, ozamanlar
karşılıklı gibi duran Hasan Güpınar’ın fotoğrafçı dükkanı ile Tornacı Hüseyin
amcanın atölyesinin önünden Buğday Pazarı’na uzanır, meydanı dimdik keser,
Terzi Şükrü amcanın dükkanının önündeki ara sokaktan Ziraat Bankası’nın önüne
inerdi. Çarşı burada bitiyordu o zamanlar. Bankanın Akpınar tarafında sadece
evler vardı ve kadınlar tekrar kendi dünyalarına, özgürlük alanlarına adım
atmış olurlardı. Çarşının öbür taraftaki sınırı ise Saathane’nin Taşova
tarafındaki sokak oluştururdu. Annemle bazen eski sinemanın yanındaki ara
sokaktan dümdüz aşağıya iner, bu yolu kullanırdık. Bu yol çarşının tam sıırında
yer kalan eski sebze pazarına açılırdı.
O zamanki
çarşının ne kadar küçük olduğu farkediliyordur
sanırım. Merkez Camii önünden aşağıya inen 3 buçuk ve yanlamasına giden
üç küçük sokaktan ibaret dar bir mekandı. Aslında faal çarşı sadece Ziraat
Bankası’nın hemen önünden yukarı çıkan ve bakkaların bulunduğu anayoldan
ibaretti. Paralel sokakta, camiinin hemen karşısında fırın, aşağıya doğru sağlı
sollu bir kaç berber, ayakkabı tamircisi, Nalcıoğlu’nun tuz dükkanı, bir kamyon
yedek parça satıcısı ve kasabanın iki lokantası ve tandır kebapçısı bulunuyordu.
Gazeteci daha aşağıda kalırdı. Bu sokak sadece Çarşamba günleri çok canlı
olur, diğer günler sadece saydığım
işyerlerinde işleri olanlar uğrardı. Sokakt ayrıca sadece Çarşamba günleri
açılan bir kaç dükkan daha vardı. Bu dükkanları ilerde başka bir yazıda
tanıtacağım. Bu sokaktan sağa doğru ‘’buçuk’ dediğim kısa bir sokak sebze
pazarındaki meydana inerdi. Bu sokakta kasabanın kasap dükkanları, Aslan
Akyürek’in manifatura dükkanı, bir berber ve pazarcılara ait Çarşamba günü
dışında açık olmayan bir kaç küçük dükkan vardı. Sokağın camii yönünde en
başında da eski ‘’hela’. Berber ve manifatura dükkanı dışındakiler kasaplar da
dahil, sadece Çarşamba günü açıktılar. Bu nedenle diğer günler bu sokaktan çok
az insan geçerdi. Bunun daha sağına düşen son sokakta kasabanın o zamanlar tek
eczanesi, iki manifaturacı, bir terzi ve en sonda bir araba tamircisi vardı
hatırladığım kadarıyla. Sokağın sağ tarafında da eski Postane binası bulunurdu.
Postane’nin önünden küçük bir sokak Saathane’nin yanına götürürdü sizi. Aslında
bu sokak hatırladığım kadarıyla, ortada ağaçlarla ayrılmış iki kulvarlıydı. Sağ
kulvar eski ortaokulun bahçe duvarı ile sınırdı. Bu okul sonradan Merkez
İlkokulu oldu. Bu sokak da Çarşamba günleri dışında canlı değildi. Çarşıda sadece
Toros kahvesi ile Ziraat Bankası arasındaki ana sokak her daim o zamanın
ölçüleriyle kalabalık ve canlı olurdu.
1960’ların, 70’lerin Ladik’i, erkeklerin hem özel hem de kamusal hayatta ön planda olduğu bir toplumdu. Erkekler evin reisi idiler. Aileyi erkek yönetirdi. Evin gelir kaynağı idiler. O yıllarda çok az kadın düzenli bir işte çalışırdı. Çğretmen ve memurları çıkardığınızda geriye sadece bir kaç kadın sayabilirdiniz. Memur ve öğretmenler dışındaki çalışma hayatında, siyasi alanda ve çarşı gibi kamusal mekanlarda sadece erkekleri görürdünüz. Ancak erkekler bu ayrıcalıklarının kariılığında ciddi bir bedel de ödemek zorundaydılar. Zira onlar da çarşı dışındaki mekanlara ve hayata katılamazlardı. Örneğin nasıl kadınlar tarif ettiğim duvarın, sınırın çarşı yanına geçemezse, erkekler de çarşının dışına elini kolunu sallayarak çıkamazlardı. Bu da tabu düzeyinde bir kısıtlamaydı. Mahallede dolaşmaları ancak meşru bir sebep ve bunu meşrulaştıran kadın (veya çocuk) refakatçilerle mümkündü. İş amacıyla bir eve girmek, eşini ya da çocuklarını bir misafirliğe götürmek veya o zamanlar çarşı dışında olan hastane, ‘’Çöntük’’ (bu terimi, daha doğrusu kişiyi ilerideki bir yazıda tanıtacağım) gibi sağlık problemleri veya hayvanların bakımı vb gibi şahsi işler dışında erkekler ancak yemek saatlerinde eve gitmek için mahallelerden geçebiliyorlardı. Sağa sola bakmaları, kadınlarla bırakın konuşmayı karşılaşmaları bile tabu sınırları içine giren durumlardı. Yolda bir erkekle karşılaştıklarında kadınlar ya yollarını değiştirir ya da kenara çekilip erkeğin geçmesini beklerlerdi. Yola ancak erkek geçtikten sonra devam edebilirlerdi. Sadece yakın akraba kadınlar bu tabunun dışına düşerdi. Erkekler çarşıya ya da eve hızlıca gitmek zorundaydılar. Giderken de yolda kafalarını kaldırıp sağa sola, özellikle evlere bakmaları da yasaktı. Ayıptı, namus meselesi idi. Yapıldığında dile düşülürdü. Kulak çekme şeklinde olmasa da ayıplama, dedikodunun çıkması vb şeklinde bir karşılığı da olurdu. Ve ayıbı ilgili kişiye mutlaka ciddi bir yöntemle hatırlatılırdı. Kısacası, kasaba hayatında egemen güç konumunda olsalar da dünya çarşı ile sınırlıydı; çarşının dışı onlariçin yasaklarla doluydu. Ancak çarşı sınırları içine adım attıklarında kendi dünyalarına ve özgürlüklerine kavuşurlardı.
Çarşı hayatının
ayrıntılarını bir sonraki yazıda tanıtmaya çalışacağım. Bu ilk bölümü günümüz
hayatıyla kısa bir karşılaşmayla bitirmek istiyorum. Hem Tayyar Mehmet Paşa
İlkokulu hem de Toros Kahvehanesi yıkılmış. Okulun bahçe duvarları da ortadan
kalkmış, yerine geniş bir alan açılmış. Bu yıkım sembolik olarak sanki çarşı
ile mahalleler, erkekler dünyası ile kadınlar dünyası arasındaki sınırları/duvarları
da ortadan kaldırmış. Sınırlar, duvarlar hem mekan hem de sosyal olarak da ortadan
kalkmış. Çarşı coğrafi olarak hem sağa sola hem de Akpınar yönüne doğru
alabildiğine büyümiş. Çarşı ile mahalleler iç içe girmiş. Çarşının kadınlar ve
çocuklarla dolu olduğunu, mahallelerde yetişkin erkeklerin serbestçe
dolaştığını, tanıdıkları kadınlarla serbestçe sohbet edebildikleri gözüme
çarptı. Hatta kadın esnaf sayısı da az değil.
Beni en çok
şaşırtan ise yeni Belediye’nin önünde karşılaştığım manzara oldu. Toros
kahvehanesi yıkılmış, yerine bir çay ocağı açılmış. Meydanda küçük bir alanı
çevirip sandalyeler yerleştirmişler, bir açık hava çay bahçesi yapmışlar. Fakat sadece erkekler için. Son geldiğimde buranın önünden
geçtim, yukarı eve doğru gidiyorum. Soluma baktığımda pek de beklemediğim bir manzara ile karşılaştım. Emin
olmak için tekrar baktım. Eskiden bu yanda Kaymakam evi, trafo ve Özel İdare
binaları vardı. Bunlar yıkılmış, geniş bir alan açılmış. Cin Şükrü’nün evinin
önüne ise çardak gibi bir şey yapılmış. İşte bu çardağın içinde burada iki ya da üç kadın
oturmuş sigara içiyorlar. Üstelik başörtülü kadınlar. Ve bulundukları
yerden Toros’un önündekileri görebiliyorlar; oradaki erkekler de onları. Ve bu manzarayı hiç kimse, ne Toros'daki erkekler,
ne çardaktaki kadınlar, ne de yoldan geçenler yadırgamıyor. Kafamdaki muhafazakar Ladik resmi bir anda tuzla buz oldu. Anladım ki kasabanın normali köklü şekilde
değişmiş. Hayat ciddi ölçüde içiçeleşmiş. Kadınlar kamusal alanlara dahil olmuşlar. Ve bu da hiç kimsenin yadırgamadığı bir normal standad hline gelmiş. Mahalle içlerinde de benzer değişimlerle karşılaştım. İnsanlarla konuştuğumda ise eski sıcaklığın büyük ölçüde devam ettiğini gördüm.
Bunlar sevindirdi beni. Değişim ve modernleşmenin bu sıcaklığı ileride de elimizden alıp götürmemesini temenni ediyorum. Zira başka yerlerdeki örnekler aksi neticelerle dolu.