Sonntag, 16. März 2025

Kasabada Sosyal Hayat: Sosyal duvarlar, ayrı dünyalar

 

Kasabada Sosyal Hayat: Sosyal duvarlar, ayrı dünyalar

 

1960’larda kasabanın sosyal hayatında o dönem pek farkında olmadığımız sınırlar mevcuttu.  Erkeklerin, kadınların ve çocukların günlük hayatı birbirinden ayrı mekanlarda geçer, bunların birbirlerinin mekanlarında bulunmaları, sosyal hayatlarına dahil olmaları pek hoş karşılanmazdı. Bu kuralı ihlal edenlere de pek hoş gözle bakılmazdı. Kasabanın adetleri, görenekleri, gelenekleri örneğin bir kadının çarşıda tek başına dolaşmasını kaldırmazdı. Aynı şey erkekler için de geçerli idi. Onlar da gündüzleri ne evlerinde oturabilir ne de mahalle aralarında dolaşabilirlerdi. Muhtemelen o yılların küçük taşra kasabalarının çoğu benzer durumdaydı. Bu yazıda o yılların erkekler dünyasını tanıtmaya çalışacağım. Daha sonraki bir yazıda da çocukların dünyasını. Kadınlar dünyasının ancak içerden birinin, yani bir kadının yansıtabileceğini düşünüyorum. Umarım bu kadın çıkar ve bu dünyayı bize tanıtır.

Bizim ev Yenicami Mahallesi’sinde.  Annem çarşının Akpınar tarafında bir yere girmek istediğinde bunu tek başına yapmaz, yapamaz; biz erkek çocuklardan en az birini yanına alırdı. Yanında 5-6 yaşında da olsun bir erkek bulunması o dönem kadınların sokağa çıkabilmelerine meşruiyet sağlayan bir unsurdu. Aşağıda Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’na kadar kadınlar dünyası içerisinde sorunsuz, komşulara laf ata ata giderdik.  Bu serbestlik okula geldiğimizde son bulurdu. Annem burada başındaki şalı ya da eşarbı bir kez daha düzeltir, ağzının burnunun iyice örtüldüğünden emin olurdu. Babam olmadan çarşıya giremezdik veya laf olur diye girmezdik. Bunun  yerine o zamanlar henüz yıkılmamış Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu’nun bahçe duvarıyla Toros Kahvesi binasının arasındaki genişliği bir metreyi ancak aşan dar koridor gibi bir arayol ya da geçidi kullanır, Buğday Pazarı’na doğru giderdik. Uzunluğu en fazla 8-10 metre olan bu dar geçit erkekler dünyasının sınırı gibiydi. Bir nevi görünmez duvardı. Ne erkekler bu duvarın mahalle tarafına serbest geçiş yapabilirlerdi, ne de kadınlar ve çocuklar çarşı tarafına. Sınır, ozamanlar karşılıklı gibi duran Hasan Güpınar’ın fotoğrafçı dükkanı ile Tornacı Hüseyin amcanın atölyesinin önünden Buğday Pazarı’na uzanır, meydanı dimdik keser, Terzi Şükrü amcanın dükkanının önündeki ara sokaktan Ziraat Bankası’nın önüne inerdi. Çarşı burada bitiyordu o zamanlar. Bankanın Akpınar tarafında sadece evler vardı ve kadınlar tekrar kendi dünyalarına, özgürlük alanlarına adım atmış olurlardı. Çarşının öbür taraftaki sınırı ise Saathane’nin Taşova tarafındaki sokak oluştururdu. Annemle bazen eski sinemanın yanındaki ara sokaktan dümdüz aşağıya iner, bu yolu kullanırdık. Bu yol çarşının tam sıırında yer kalan eski sebze pazarına açılırdı.

O zamanki çarşının ne kadar küçük olduğu farkediliyordur  sanırım. Merkez Camii önünden aşağıya inen 3 buçuk ve yanlamasına giden üç küçük sokaktan ibaret dar bir mekandı. Aslında faal çarşı sadece Ziraat Bankası’nın hemen önünden yukarı çıkan ve bakkaların bulunduğu anayoldan ibaretti. Paralel sokakta, camiinin hemen karşısında fırın, aşağıya doğru sağlı sollu bir kaç berber, ayakkabı tamircisi, Nalcıoğlu’nun tuz dükkanı, bir kamyon yedek parça satıcısı ve kasabanın iki lokantası ve tandır kebapçısı bulunuyordu. Gazeteci daha aşağıda kalırdı. Bu sokak sadece Çarşamba günleri çok canlı olur,  diğer günler sadece saydığım işyerlerinde işleri olanlar uğrardı. Sokakt ayrıca sadece Çarşamba günleri açılan bir kaç dükkan daha vardı. Bu dükkanları ilerde başka bir yazıda tanıtacağım. Bu sokaktan sağa doğru ‘’buçuk’ dediğim kısa bir sokak sebze pazarındaki meydana inerdi. Bu sokakta kasabanın kasap dükkanları, Aslan Akyürek’in manifatura dükkanı, bir berber ve pazarcılara ait Çarşamba günü dışında açık olmayan bir kaç küçük dükkan vardı. Sokağın camii yönünde en başında da eski ‘’hela’. Berber ve manifatura dükkanı dışındakiler kasaplar da dahil, sadece Çarşamba günü açıktılar. Bu nedenle diğer günler bu sokaktan çok az insan geçerdi. Bunun daha sağına düşen son sokakta kasabanın o zamanlar tek eczanesi, iki manifaturacı, bir terzi ve en sonda bir araba tamircisi vardı hatırladığım kadarıyla. Sokağın sağ tarafında da eski Postane binası bulunurdu. Postane’nin önünden küçük bir sokak Saathane’nin yanına götürürdü sizi. Aslında bu sokak hatırladığım kadarıyla, ortada ağaçlarla ayrılmış iki kulvarlıydı. Sağ kulvar eski ortaokulun bahçe duvarı ile sınırdı. Bu okul sonradan Merkez İlkokulu oldu. Bu sokak da Çarşamba günleri dışında canlı değildi. Çarşıda sadece Toros kahvesi ile Ziraat Bankası arasındaki ana sokak her daim o zamanın ölçüleriyle kalabalık ve canlı olurdu.

1960’ların, 70’lerin Ladik’i, erkeklerin hem özel hem de kamusal hayatta ön planda olduğu bir toplumdu. Erkekler evin reisi idiler. Aileyi erkek yönetirdi. Evin gelir kaynağı idiler. O yıllarda çok az kadın düzenli bir işte çalışırdı. Çğretmen ve memurları çıkardığınızda geriye sadece bir kaç kadın sayabilirdiniz. Memur ve öğretmenler dışındaki çalışma hayatında, siyasi alanda ve çarşı gibi kamusal mekanlarda sadece erkekleri görürdünüz. Ancak erkekler bu ayrıcalıklarının kariılığında ciddi bir bedel de ödemek zorundaydılar. Zira onlar da çarşı dışındaki mekanlara ve hayata katılamazlardı. Örneğin nasıl kadınlar tarif ettiğim duvarın, sınırın çarşı yanına geçemezse, erkekler de çarşının dışına elini kolunu sallayarak çıkamazlardı. Bu da tabu düzeyinde bir kısıtlamaydı. Mahallede dolaşmaları ancak meşru bir sebep ve bunu meşrulaştıran kadın (veya çocuk) refakatçilerle mümkündü. İş amacıyla bir eve girmek, eşini ya da çocuklarını bir misafirliğe götürmek veya o zamanlar çarşı dışında olan hastane, ‘’Çöntük’’ (bu terimi, daha doğrusu kişiyi ilerideki bir yazıda tanıtacağım) gibi sağlık problemleri veya hayvanların bakımı vb gibi şahsi işler dışında erkekler ancak yemek saatlerinde eve gitmek için mahallelerden geçebiliyorlardı. Sağa sola bakmaları, kadınlarla bırakın konuşmayı karşılaşmaları bile tabu sınırları içine giren durumlardı. Yolda bir erkekle karşılaştıklarında kadınlar ya yollarını değiştirir ya da kenara çekilip erkeğin geçmesini beklerlerdi. Yola ancak erkek geçtikten sonra devam edebilirlerdi. Sadece yakın akraba kadınlar bu tabunun dışına düşerdi. Erkekler çarşıya ya da eve hızlıca gitmek zorundaydılar. Giderken de yolda kafalarını kaldırıp sağa sola, özellikle evlere bakmaları da yasaktı. Ayıptı, namus meselesi idi. Yapıldığında dile düşülürdü. Kulak çekme şeklinde olmasa da ayıplama, dedikodunun çıkması vb şeklinde bir karşılığı da olurdu. Ve ayıbı ilgili kişiye mutlaka ciddi bir yöntemle hatırlatılırdı. Kısacası, kasaba hayatında egemen güç konumunda olsalar da dünya çarşı ile sınırlıydı; çarşının dışı onlariçin yasaklarla doluydu. Ancak çarşı sınırları içine adım attıklarında kendi dünyalarına ve özgürlüklerine kavuşurlardı.

Çarşı hayatının ayrıntılarını bir sonraki yazıda tanıtmaya çalışacağım. Bu ilk bölümü günümüz hayatıyla kısa bir karşılaşmayla bitirmek istiyorum. Hem Tayyar Mehmet Paşa İlkokulu hem de Toros Kahvehanesi yıkılmış. Okulun bahçe duvarları da ortadan kalkmış, yerine geniş bir alan açılmış. Bu yıkım sembolik olarak sanki çarşı ile mahalleler, erkekler dünyası ile kadınlar dünyası arasındaki sınırları/duvarları da ortadan kaldırmış. Sınırlar, duvarlar hem mekan hem de sosyal olarak da ortadan kalkmış. Çarşı coğrafi olarak hem sağa sola hem de Akpınar yönüne doğru alabildiğine büyümiş. Çarşı ile mahalleler iç içe girmiş. Çarşının kadınlar ve çocuklarla dolu olduğunu, mahallelerde yetişkin erkeklerin serbestçe dolaştığını, tanıdıkları kadınlarla serbestçe sohbet edebildikleri gözüme çarptı. Hatta kadın esnaf sayısı da az değil.

Beni en çok şaşırtan ise yeni Belediye’nin önünde karşılaştığım manzara oldu. Toros kahvehanesi yıkılmış, yerine bir çay ocağı açılmış. Meydanda küçük bir alanı çevirip sandalyeler yerleştirmişler, bir açık hava çay bahçesi yapmışlar. Fakat sadece erkekler için. Son geldiğimde buranın önünden geçtim, yukarı eve doğru gidiyorum. Soluma baktığımda pek de beklemediğim bir manzara ile karşılaştım. Emin olmak için tekrar baktım. Eskiden bu yanda Kaymakam evi, trafo ve Özel İdare binaları vardı. Bunlar yıkılmış, geniş bir alan açılmış. Cin Şükrü’nün evinin önüne ise çardak gibi bir şey yapılmış. İşte bu çardağın içinde burada iki ya da üç kadın oturmuş sigara içiyorlar. Üstelik başörtülü kadınlar. Ve bulundukları yerden Toros’un önündekileri görebiliyorlar; oradaki erkekler de onları. Ve bu manzarayı hiç kimse, ne Toros'daki erkekler, ne çardaktaki kadınlar, ne de yoldan geçenler yadırgamıyor. Kafamdaki muhafazakar Ladik resmi bir anda tuzla buz oldu. Anladım ki kasabanın normali köklü şekilde değişmiş. Hayat ciddi ölçüde içiçeleşmiş. Kadınlar kamusal alanlara dahil olmuşlar. Ve bu da hiç kimsenin yadırgamadığı bir normal standad hline gelmiş. Mahalle içlerinde de benzer değişimlerle karşılaştım. İnsanlarla konuştuğumda ise eski sıcaklığın büyük ölçüde devam ettiğini gördüm. Bunlar sevindirdi beni. Değişim ve modernleşmenin bu sıcaklığı ileride de elimizden alıp götürmemesini temenni ediyorum. Zira başka yerlerdeki örnekler aksi neticelerle dolu.

Dienstag, 11. März 2025

Kasabanın Hayatı

 

Kasabanın hayatı

En fazla 4 yaş civarında olmalıyım. Merak bu ya sokakta oynarken ayaklarım beni çarşıya yönlendirdi. Çarşı dediğin taş çatlasa 300-400 metre. Dedemlere gitmek için bile daha uzun mesafe katetmek gerekiyor. Yeni Cami ve sinemanın önünden geçtim, hükümeti ve eski belediyeyi arkada bıraktım, tam merkez caminin önünde çarşıya adım atacaktım ki bir yetişkinin eli kulağıma yapıştı. ''Ne işin var çarşıda! Hadi yallah evine'' deyip beni geri yolladı. Ladik o zamanlar farklı. Herkes herkesi tanıyor. Tabi bunu erkekler, kadınlar ve çocuklar diye ayırmak lazım. Bütün erkekler bütün erkekleri, bütün kadınlar bütün kadınları ve bütün çocuklar bütün çocukları tanıyor. O zamanlar köyler de çok ve kalabalık. Erkekler köylerdeki erkeklerin de çoğunu tanıyor. Kadınlar ve çocuklar için bu geçerli değil. Ve yetişkinler çocuk ve yaşam nizamı konusunda kendilerini başkalarının çocukları için de sorumlu hissediyorlar. Kasaba hayatının yazılı olmayan kuralları var. Herkes kendini bu kurallara uymak hem de uymayanları uyarmak konusunda sorumlu hissediyor. Ve bu son derece ilginç bir hayat. Erkek çocukların çok dövüştüğü bu dünyada kavgalar, yetişkin birinin kavga eden çocukları onlara birer okkalı tokat atarak ayırmasıyla sona erdirilirdi. Yetişkinin tokadı ve sözü sulhun temel yöntemi. Fakat öyle bir adalet hakim ki, kavga eden kendi çocuğu bile olsa yetişkin ondan da tokadı esirgemiyor. Hem de aynı şiddette olacak, kendi oğlunu kayırmayacak. Aksi takdirde ertesi gün bu sefer kendisi öteki çocuğun babası ile kavga etmek zorunda kalıyor. Adet böyle, adalet böyle. Yetişkinin kulağımı çekmesi ve eve göndermesi bu yazılı olmayan kasaba kurallarından geliyor. Bu kurallara göre çarşı yetişkin erkeklerin dünyası. Kadınlar evde, çocuklar mahalle aralarında olacak!

Böyle herkesin herkesi tanıdığı, yazılmamış kurallara göre hareket ettiği ve herkesin kendisini herkes için sorumlu saydığı topluluklara sosyolojide kapalı kültür ya da kapalı toplum deniyor. Bu tabi şehir hayatıyla kıyaslama içinde yapılmış bir tanım. Şehir hayatında herkes herkesi tanımıyor. Anonim hayat hakim, sosyal ve kültürel farklılık ön planda ve ahlak daha çok bireysel karakterde. Ortak davranış ve sorumluluk zayıf. Bu farkı ilk Ferdinand Tonnies isimli bir Alman sosyolog 19. yüzyılda incelemiş. Yazdığı kitap sosyolojinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Kitabın adı ''Cemaat ve Cemiyet''. Eskiden ilkokul ve ortaokullarda bu kavramlar öğrencilere öğretilirdi. Örnek olarak da o zamanlar Kıbrıs'taki Türk cemaati dile getirilirdi. Cemaat insanların yazılı olmayan kurallara göre dilsel, etnik veya din, dinsel bağları temelinde oluşturdukları topluluktu. İç düzeni değerler, gelenekler ve alışkanlıklar üzerinden sağlanan sosyal yapı. Cemiyet ise herkesin vatandaş olarak üyesi olduğu, yazılı kuralların hakim, kişiler arası bağların zayıf olduğu; birbirini tanımayan insanların ortak yaşamlarını daha çok devlet tarafından konmuş kurallar temelinde sağladıkları insan birlikteliklerinin adı idi. Tönnies değerlerin ve doğrudan sosyal ilişkilerin oynadığı rol nedeniyle cemaati insani bulur, cemiyeti ise insanın yabancılaşması olarak değerlendirir. Bu tez başka sosyologların da ilgisini çekmiş, siyasi olanlar da dahil pek çok teori ortaya atılmıştır. Ne var ki, şu an cemaat terimi öyle politikleşmiş ve öyle itibarsızlaşmış durumdadır ki, onu bilimsel anlamıyla bile kullanmaya çekinir haldeyiz. Bilimsel anlamda söyleyecek olursak, Ladik o dönemde tam anlamıyla bir cemaat hayatı sürdürüyordu. 

Tönnies cemaate her türlü iyiliği yakıştırıyor. En başta da herkesin birbiriyle dolaysız sosyal ilişkiye girmesini, iç dayanışmasını göklere çıkarıyor. Cemaati, insanların akraba gibi birbirinin yardımına koştuğu, merhametin, ahlakın ve sorumluluk duygusunun en üst boyutta olduğu bir yaşam olarak tanımlıyor. Tonnies'e göre cemaat insani olandır. Cemiyeti ise bütün bu iyi özelliklerin yok olduğu, insanların birbirine yabancılaştığı, ilişkilerini kendilerine dışsal kurallar temelinde düzenledikleri garip, pek imrenilmeyecek, övünülmeyecek bir yaşam tarzıdır.

Tönnies bir açıdan haklı. Çünkü o günlerdekiihayatımı gözümün önüne getirdiğimde, birçok eve teklifsiz girebildiğimi, sadece oturmakla kalmayıp yiyecek birşeyler de isteyebildiğimi hatırlıyorum. Bunlar ev sahiplerinin garibine gitmez, aksine isteklerimi sanki kendi çocuklarıymışım gibi karşılarlardı. Annem evde olmadığında bana sahip çıkarlardı. 1986 yılbaşında birkaç günlüğüne İsveç'e bir gezi yapmıştım, başka arkadaşlarımla birlikte. Malmö kentinde İstanbul'dan tanıdığım bir arkadaşıma misafir oldum. Bu ziyaret sırasında binların ana girişlerinde kapı zilinin olmaması çok garibime gitti. Almanya'da bile böyle bir şey yoktu. Bu tuhaflığı dile getirip ''Siz misafirliğe gittiğinizde binaya nasıl giriyorsunuz'' diye sordum. Arkadaş güldü. ''Burada kimse kimseye misafirliğe gitmez ki!'' dedi ve ekledi: ''Gidersek de önceden 8 kere telefon ediyoruz. İş randevusu alır gibi. Gittiğimizde ev sahibi kapıda olduğumuzu biliyor.''  Tönnies'in sevmediği cemiyet hayatı muhtemelen böyle bir şey. O zaman tuhafıma giden şey şu anda Türkiye de dahil neredeyse bütün dünyada normal hayat tarzı olmuş gibi. Aradaki tek fark artık herkesin cep telefonu sahibi olması. Herkes her an her yerde herkesle hem de görüntülü görüşme yapabiliyor. Misafirliğe gerek kalmamış yani. Fakat bu da yüzyüzelik, doğrudan ilişki gibi şeyleri ortadan kaldırdı. Eğer insanlık doğrudan sıcak sosyal ilişki anlamına geliyorsa, artık Ladik'te de pek insanca yaşamıyoruz galiba. Yabancılaşma her yerde hakim olmuş.

Ancak Tönnies'in cemiyet hayatını yerden yere vuran düşüncelerine tam olarak katılmak da mümkün değil. Zira bir başka açıdan bakıldığında, kasaba hayatı bana hep mahkum hayatını anımsatır. Örneğin erkekleri ele alalım. Tamam, kasaba günümüz gözüyle bir erkek egemen toplum o yıllarda. Evin reisi onlar, iş hayatı, siyasal hayat sadece erkeklere ait. Kamusal hayatta sadece onlar var. Evde ve kasabada ne olacağına onlar karar veriyor vb. Fakat ben babamı sabah evden çıkan, sadece yemekten yemeğe eve gelebilen; evde kalma zamanı yemek süresi ile sınırlı, bunun dışındaki bütün zamanını evden kovulmuş gibi çarşıda geçirmek zorunda olan, ancak yatma vakti eve tekrar gelebilen biri olarak hatırlıyorum. Mahalle aralarında hklı bir nedeni olmdıkça serbestçe dolaşamıyor. Çünkü buralar kadınlara ait ve yetişkin bir erkeğin kadınlara ait mekanlarda dolaşması kasaba kurallarının kabul edemeyeceği çok ayıp birşey. Ahlak hatta namus meselesi. Yasak, tabu. Erkekler taş çatlasa 200 metre uzunluğunda 150 metre eninde iki sokaklı bir çarşının mahkumu gibiler. Bu sınırların dışına çıkmaları ahlaken yasak. Bütün günlerini bu sınırlar içinde geçirmek zorundalar. 

Bunun karşılığında kadınlar da sanki kendi evlerine, en fazla kendi sokaklarına hapis gibiler. Çarşıya ancak kocalarının eşliğinde, o da ancak önemli bir iş, örneğin sağlık sorunu, resmi dairede bir muamele veya alış veriş vb için girebiliyorlar. Başka bir nedenle çarşının karşı tarafına gidecek olsalar, çarşının etrafında geniş bir yay çizmek zorundalar. Erkek dünyasında dolaşmaları çok ayıp. Tabu, yasak, namus meselesi. Evde çıngar çıkaracak derecede vahim bir suç ya da hata. Sadece öğretmen ve memurlar bu yasağın dışında kalıyorlar. İşleri icabı tabi. Kadınlar sokaklarda da misafirlikler hariç öyle pek serbest dolaşamıyorlar. Ev işleri ve çocukların bakımı tamamiyle onlara bırakılmış. Eğer ahır varsa hayvanlara da onlar bakmak zorundalar. Mahalle arası sokaklar esas olarak çocuklara ait. Ama bu bir sahiplikten çok başka tür bir mahkumiyet. Zira kahvaltıdan sonra anneler oğlan çocuklarını sokağa kovardı. Evde işleri yoktu. Haylazlıkları da evden kovulmalarının bir başka nedeniydi. Akşam ezanı okunduğunda evde olmadığımızda da dayak yerdik. Ancak yemekten yemeğe eve gidebilir, diğer zamanları sokakta oynayarak geçirmek zorundaydık. En zor durumda olanlar ise ergenlik döneminde olanlar ve genç bekarlardı. Birinciler henüz çarşıya takılacak yaşta değillerdi. Mahalle için ise fazla büyüktüler. Akıllarında da sadece flört olurdu. Fakat genç bir kızın sokakta yaşıti bir genç erkekle konuşması gene bir ahlak ve namus meselesi idi. Bu tabuyu deldiklerinde babalarından okkalı bir dayak yiyebilirlerdi. Oğlanlara daha yumuşak davranılır, en fazla bir azar çekilirdi. Ne de olsa kasaba hayatı erkek egemen bir dünya idi. 

Şehirler eskiden beri ve dünyanın hemen her tarafında bu tür tabu ve yasakları törpüleyen özelliklere sahiptir. Tanınmışlık azaldıkça hem yargılayan gözler hem de kontrol imkanı azalır. Şehirde erkekler çarşıya, kadınlar eve, çocuklar sokağa mahkum değildir. Gençler tanınmadıkları mekanlarda flört için geniş alanlar bulurlar. Avrupa feodalizmini incelemiş tarihçiler, o dönemde ''Şehir özgürleştirir'' tabirin hakim olduğunu anlatıyorlar. O dönemde ne seyahat özgürlüğü var ne de insanlar keyiflerine göre ikamet yerini değiştirebiliyorlar. Serflik ve kalıntıları hakim. Ve bunlar ancak senyörün izni ile olabiliyor. Fakat şehirler böyle değil. Vatandaşlık var, senyör hakları mevcut değil. Orta çağda bu özgürlük olarak tanımlanmış. İşin ilginç yanı yasak yollardan da olsa şehire kapağı atıp bir yıl orada kalmayı becerebildiğinizde özgür yurttaş statüsü kazanıyor, bu yasaklardan kurtuluyorsunuz. 1960'lı hatta 70'li yıllarda örneğin Samsun'a gitmek bir günlüğüne de olsa benzer bir rahatlama, cemaat kurallarından özgürleşme sağlıyordu. Bu bakımlardan ben cemiyet hayatının, anonim mekanlarda yaşamanın insanı özgürleştiren bir yanı olduğunu düşünenlerdenim. 

Ladik 1960'lardan günümüze köklü sosyal, kültürel değişimler yaşadı. Cemaat özellikleri azalır, hatta kimileri tamamen kaybolurken, cemiyet özellikleri yaygınlaştı. Cemiyete has serbestlikler günlük hayatımızda egemen hale geldiler. Örneğin kadınlar ve çocuklar dövülmüyor artık. Erkekler çocuk bakımını üstleniyorlar. Kadınlar çalışma hayatına dahil oldukça ev bakımı, yemek pişirme vb de erkeklerin meşgaleleri arasına giriyor. Bunlar kanımca olumlu şeyler. Ancak öte yandan ortak aidiyet duyguları, sosyal bağlar, teklifsiz ilişkiler, karşılıklı sorumluluk vb gibi  insani bir şeylerin de yok olduğunu farkediyoruz. Bu paradoksal bir süreç. Kaybedilmiş bir şeylerin özlemi ile ''iyi ki böyle olmuş'' duygusu yan yana, içiçe gidiyor. Birşeyleri özlerken birşeylerin daha değişmesini arzuluyoruz. Nostalji ve umut içiçe, birarada.

Facebook Ladikliler grubunda 1960'lardan bu yana geçirdiğimiz sosyal, kültürel dönüşümü anlatan bir dizi sosyolojik yazı kaleme almayı planlıyorum. Bu yazılarda o dönemin sosyal yapısını hikaye anlatımı çerçevesinde tanıtırken geçirilen evrimi günlük hayata ilişkin çeşitli kıyaslamalarla sergilemeye çalışacağım. Kaybolanı canlandırma gayreti ile gelişmenin olumlu yanlarını yan yana getirme gayreti içinde anlatımlar yapmak istiyorum. Nostalji ile ''iyi ki böyle olmuş''u aynı anda içinde barındıran yazılar olacak bunlar. 

Doğal ki, bu tür yazılar ancak okuyucunun aktif katkı ve yardımlarıyla mümkün olabilir. Ladik'ten çok küçük yaşta çıktım ve sadece ara ara uğradım. Ladik bu uğradığım dönemlerde kafamda oluşan resimler sunuyor. Bu kopukluk rahat kıyaslamalara imkan verdiği ölçüde bir avantaj. Ancak öte yandan büyük bir avantaj. Resimler arasındaki büyük farklar kıyaslama yeteneğini alabildiğine yükseltiyor. Fakat detaylar bu konumdaki birinin zayıf yanını oluşturuyor. Tam da bu konuda okuyucunun katkısı önem kazanıyor. O dönemi daha iyi tanıyan büyüklerim, uzak kaldığım uzun süreleri Ladik'te geçirmiş küçüklerim anlatımlarımı tamamlarlarsa, benim bilmediğim ayrıntıları belirtirlerse, hatta yanlış  olabileceğim yerlerde beni düzeltirlerse bu yazılar hem otantik hem de kalıcı, öğretici özellikler kazanacaklar. Bunu herkesten bekliyorum.     

  

 

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...