Dienstag, 11. März 2025

Kasabanın Hayatı

 

Kasabanın hayatı

En fazla 4 yaş civarında olmalıyım. Merak bu ya sokakta oynarken ayaklarım beni çarşıya yönlendirdi. Çarşı dediğin taş çatlasa 300-400 metre. Dedemlere gitmek için bile daha uzun mesafe katetmek gerekiyor. Yeni Cami ve sinemanın önünden geçtim, hükümeti ve eski belediyeyi arkada bıraktım, tam merkez caminin önünde çarşıya adım atacaktım ki bir yetişkinin eli kulağıma yapıştı. ''Ne işin var çarşıda! Hadi yallah evine'' deyip beni geri yolladı. Ladik o zamanlar farklı. Herkes herkesi tanıyor. Tabi bunu erkekler, kadınlar ve çocuklar diye ayırmak lazım. Bütün erkekler bütün erkekleri, bütün kadınlar bütün kadınları ve bütün çocuklar bütün çocukları tanıyor. O zamanlar köyler de çok ve kalabalık. Erkekler köylerdeki erkeklerin de çoğunu tanıyor. Kadınlar ve çocuklar için bu geçerli değil. Ve yetişkinler çocuk ve yaşam nizamı konusunda kendilerini başkalarının çocukları için de sorumlu hissediyorlar. Kasaba hayatının yazılı olmayan kuralları var. Herkes kendini bu kurallara uymak hem de uymayanları uyarmak konusunda sorumlu hissediyor. Ve bu son derece ilginç bir hayat. Erkek çocukların çok dövüştüğü bu dünyada kavgalar, yetişkin birinin kavga eden çocukları onlara birer okkalı tokat atarak ayırmasıyla sona erdirilirdi. Yetişkinin tokadı ve sözü sulhun temel yöntemi. Fakat öyle bir adalet hakim ki, kavga eden kendi çocuğu bile olsa yetişkin ondan da tokadı esirgemiyor. Hem de aynı şiddette olacak, kendi oğlunu kayırmayacak. Aksi takdirde ertesi gün bu sefer kendisi öteki çocuğun babası ile kavga etmek zorunda kalıyor. Adet böyle, adalet böyle. Yetişkinin kulağımı çekmesi ve eve göndermesi bu yazılı olmayan kasaba kurallarından geliyor. Bu kurallara göre çarşı yetişkin erkeklerin dünyası. Kadınlar evde, çocuklar mahalle aralarında olacak!

Böyle herkesin herkesi tanıdığı, yazılmamış kurallara göre hareket ettiği ve herkesin kendisini herkes için sorumlu saydığı topluluklara sosyolojide kapalı kültür ya da kapalı toplum deniyor. Bu tabi şehir hayatıyla kıyaslama içinde yapılmış bir tanım. Şehir hayatında herkes herkesi tanımıyor. Anonim hayat hakim, sosyal ve kültürel farklılık ön planda ve ahlak daha çok bireysel karakterde. Ortak davranış ve sorumluluk zayıf. Bu farkı ilk Ferdinand Tonnies isimli bir Alman sosyolog 19. yüzyılda incelemiş. Yazdığı kitap sosyolojinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Kitabın adı ''Cemaat ve Cemiyet''. Eskiden ilkokul ve ortaokullarda bu kavramlar öğrencilere öğretilirdi. Örnek olarak da o zamanlar Kıbrıs'taki Türk cemaati dile getirilirdi. Cemaat insanların yazılı olmayan kurallara göre dilsel, etnik veya din, dinsel bağları temelinde oluşturdukları topluluktu. İç düzeni değerler, gelenekler ve alışkanlıklar üzerinden sağlanan sosyal yapı. Cemiyet ise herkesin vatandaş olarak üyesi olduğu, yazılı kuralların hakim, kişiler arası bağların zayıf olduğu; birbirini tanımayan insanların ortak yaşamlarını daha çok devlet tarafından konmuş kurallar temelinde sağladıkları insan birlikteliklerinin adı idi. Tönnies değerlerin ve doğrudan sosyal ilişkilerin oynadığı rol nedeniyle cemaati insani bulur, cemiyeti ise insanın yabancılaşması olarak değerlendirir. Bu tez başka sosyologların da ilgisini çekmiş, siyasi olanlar da dahil pek çok teori ortaya atılmıştır. Ne var ki, şu an cemaat terimi öyle politikleşmiş ve öyle itibarsızlaşmış durumdadır ki, onu bilimsel anlamıyla bile kullanmaya çekinir haldeyiz. Bilimsel anlamda söyleyecek olursak, Ladik o dönemde tam anlamıyla bir cemaat hayatı sürdürüyordu. 

Tönnies cemaate her türlü iyiliği yakıştırıyor. En başta da herkesin birbiriyle dolaysız sosyal ilişkiye girmesini, iç dayanışmasını göklere çıkarıyor. Cemaati, insanların akraba gibi birbirinin yardımına koştuğu, merhametin, ahlakın ve sorumluluk duygusunun en üst boyutta olduğu bir yaşam olarak tanımlıyor. Tonnies'e göre cemaat insani olandır. Cemiyeti ise bütün bu iyi özelliklerin yok olduğu, insanların birbirine yabancılaştığı, ilişkilerini kendilerine dışsal kurallar temelinde düzenledikleri garip, pek imrenilmeyecek, övünülmeyecek bir yaşam tarzıdır.

Tönnies bir açıdan haklı. Çünkü o günlerdekiihayatımı gözümün önüne getirdiğimde, birçok eve teklifsiz girebildiğimi, sadece oturmakla kalmayıp yiyecek birşeyler de isteyebildiğimi hatırlıyorum. Bunlar ev sahiplerinin garibine gitmez, aksine isteklerimi sanki kendi çocuklarıymışım gibi karşılarlardı. Annem evde olmadığında bana sahip çıkarlardı. 1986 yılbaşında birkaç günlüğüne İsveç'e bir gezi yapmıştım, başka arkadaşlarımla birlikte. Malmö kentinde İstanbul'dan tanıdığım bir arkadaşıma misafir oldum. Bu ziyaret sırasında binların ana girişlerinde kapı zilinin olmaması çok garibime gitti. Almanya'da bile böyle bir şey yoktu. Bu tuhaflığı dile getirip ''Siz misafirliğe gittiğinizde binaya nasıl giriyorsunuz'' diye sordum. Arkadaş güldü. ''Burada kimse kimseye misafirliğe gitmez ki!'' dedi ve ekledi: ''Gidersek de önceden 8 kere telefon ediyoruz. İş randevusu alır gibi. Gittiğimizde ev sahibi kapıda olduğumuzu biliyor.''  Tönnies'in sevmediği cemiyet hayatı muhtemelen böyle bir şey. O zaman tuhafıma giden şey şu anda Türkiye de dahil neredeyse bütün dünyada normal hayat tarzı olmuş gibi. Aradaki tek fark artık herkesin cep telefonu sahibi olması. Herkes her an her yerde herkesle hem de görüntülü görüşme yapabiliyor. Misafirliğe gerek kalmamış yani. Fakat bu da yüzyüzelik, doğrudan ilişki gibi şeyleri ortadan kaldırdı. Eğer insanlık doğrudan sıcak sosyal ilişki anlamına geliyorsa, artık Ladik'te de pek insanca yaşamıyoruz galiba. Yabancılaşma her yerde hakim olmuş.

Ancak Tönnies'in cemiyet hayatını yerden yere vuran düşüncelerine tam olarak katılmak da mümkün değil. Zira bir başka açıdan bakıldığında, kasaba hayatı bana hep mahkum hayatını anımsatır. Örneğin erkekleri ele alalım. Tamam, kasaba günümüz gözüyle bir erkek egemen toplum o yıllarda. Evin reisi onlar, iş hayatı, siyasal hayat sadece erkeklere ait. Kamusal hayatta sadece onlar var. Evde ve kasabada ne olacağına onlar karar veriyor vb. Fakat ben babamı sabah evden çıkan, sadece yemekten yemeğe eve gelebilen; evde kalma zamanı yemek süresi ile sınırlı, bunun dışındaki bütün zamanını evden kovulmuş gibi çarşıda geçirmek zorunda olan, ancak yatma vakti eve tekrar gelebilen biri olarak hatırlıyorum. Mahalle aralarında hklı bir nedeni olmdıkça serbestçe dolaşamıyor. Çünkü buralar kadınlara ait ve yetişkin bir erkeğin kadınlara ait mekanlarda dolaşması kasaba kurallarının kabul edemeyeceği çok ayıp birşey. Ahlak hatta namus meselesi. Yasak, tabu. Erkekler taş çatlasa 200 metre uzunluğunda 150 metre eninde iki sokaklı bir çarşının mahkumu gibiler. Bu sınırların dışına çıkmaları ahlaken yasak. Bütün günlerini bu sınırlar içinde geçirmek zorundalar. 

Bunun karşılığında kadınlar da sanki kendi evlerine, en fazla kendi sokaklarına hapis gibiler. Çarşıya ancak kocalarının eşliğinde, o da ancak önemli bir iş, örneğin sağlık sorunu, resmi dairede bir muamele veya alış veriş vb için girebiliyorlar. Başka bir nedenle çarşının karşı tarafına gidecek olsalar, çarşının etrafında geniş bir yay çizmek zorundalar. Erkek dünyasında dolaşmaları çok ayıp. Tabu, yasak, namus meselesi. Evde çıngar çıkaracak derecede vahim bir suç ya da hata. Sadece öğretmen ve memurlar bu yasağın dışında kalıyorlar. İşleri icabı tabi. Kadınlar sokaklarda da misafirlikler hariç öyle pek serbest dolaşamıyorlar. Ev işleri ve çocukların bakımı tamamiyle onlara bırakılmış. Eğer ahır varsa hayvanlara da onlar bakmak zorundalar. Mahalle arası sokaklar esas olarak çocuklara ait. Ama bu bir sahiplikten çok başka tür bir mahkumiyet. Zira kahvaltıdan sonra anneler oğlan çocuklarını sokağa kovardı. Evde işleri yoktu. Haylazlıkları da evden kovulmalarının bir başka nedeniydi. Akşam ezanı okunduğunda evde olmadığımızda da dayak yerdik. Ancak yemekten yemeğe eve gidebilir, diğer zamanları sokakta oynayarak geçirmek zorundaydık. En zor durumda olanlar ise ergenlik döneminde olanlar ve genç bekarlardı. Birinciler henüz çarşıya takılacak yaşta değillerdi. Mahalle için ise fazla büyüktüler. Akıllarında da sadece flört olurdu. Fakat genç bir kızın sokakta yaşıti bir genç erkekle konuşması gene bir ahlak ve namus meselesi idi. Bu tabuyu deldiklerinde babalarından okkalı bir dayak yiyebilirlerdi. Oğlanlara daha yumuşak davranılır, en fazla bir azar çekilirdi. Ne de olsa kasaba hayatı erkek egemen bir dünya idi. 

Şehirler eskiden beri ve dünyanın hemen her tarafında bu tür tabu ve yasakları törpüleyen özelliklere sahiptir. Tanınmışlık azaldıkça hem yargılayan gözler hem de kontrol imkanı azalır. Şehirde erkekler çarşıya, kadınlar eve, çocuklar sokağa mahkum değildir. Gençler tanınmadıkları mekanlarda flört için geniş alanlar bulurlar. Avrupa feodalizmini incelemiş tarihçiler, o dönemde ''Şehir özgürleştirir'' tabirin hakim olduğunu anlatıyorlar. O dönemde ne seyahat özgürlüğü var ne de insanlar keyiflerine göre ikamet yerini değiştirebiliyorlar. Serflik ve kalıntıları hakim. Ve bunlar ancak senyörün izni ile olabiliyor. Fakat şehirler böyle değil. Vatandaşlık var, senyör hakları mevcut değil. Orta çağda bu özgürlük olarak tanımlanmış. İşin ilginç yanı yasak yollardan da olsa şehire kapağı atıp bir yıl orada kalmayı becerebildiğinizde özgür yurttaş statüsü kazanıyor, bu yasaklardan kurtuluyorsunuz. 1960'lı hatta 70'li yıllarda örneğin Samsun'a gitmek bir günlüğüne de olsa benzer bir rahatlama, cemaat kurallarından özgürleşme sağlıyordu. Bu bakımlardan ben cemiyet hayatının, anonim mekanlarda yaşamanın insanı özgürleştiren bir yanı olduğunu düşünenlerdenim. 

Ladik 1960'lardan günümüze köklü sosyal, kültürel değişimler yaşadı. Cemaat özellikleri azalır, hatta kimileri tamamen kaybolurken, cemiyet özellikleri yaygınlaştı. Cemiyete has serbestlikler günlük hayatımızda egemen hale geldiler. Örneğin kadınlar ve çocuklar dövülmüyor artık. Erkekler çocuk bakımını üstleniyorlar. Kadınlar çalışma hayatına dahil oldukça ev bakımı, yemek pişirme vb de erkeklerin meşgaleleri arasına giriyor. Bunlar kanımca olumlu şeyler. Ancak öte yandan ortak aidiyet duyguları, sosyal bağlar, teklifsiz ilişkiler, karşılıklı sorumluluk vb gibi  insani bir şeylerin de yok olduğunu farkediyoruz. Bu paradoksal bir süreç. Kaybedilmiş bir şeylerin özlemi ile ''iyi ki böyle olmuş'' duygusu yan yana, içiçe gidiyor. Birşeyleri özlerken birşeylerin daha değişmesini arzuluyoruz. Nostalji ve umut içiçe, birarada.

Facebook Ladikliler grubunda 1960'lardan bu yana geçirdiğimiz sosyal, kültürel dönüşümü anlatan bir dizi sosyolojik yazı kaleme almayı planlıyorum. Bu yazılarda o dönemin sosyal yapısını hikaye anlatımı çerçevesinde tanıtırken geçirilen evrimi günlük hayata ilişkin çeşitli kıyaslamalarla sergilemeye çalışacağım. Kaybolanı canlandırma gayreti ile gelişmenin olumlu yanlarını yan yana getirme gayreti içinde anlatımlar yapmak istiyorum. Nostalji ile ''iyi ki böyle olmuş''u aynı anda içinde barındıran yazılar olacak bunlar. 

Doğal ki, bu tür yazılar ancak okuyucunun aktif katkı ve yardımlarıyla mümkün olabilir. Ladik'ten çok küçük yaşta çıktım ve sadece ara ara uğradım. Ladik bu uğradığım dönemlerde kafamda oluşan resimler sunuyor. Bu kopukluk rahat kıyaslamalara imkan verdiği ölçüde bir avantaj. Ancak öte yandan büyük bir avantaj. Resimler arasındaki büyük farklar kıyaslama yeteneğini alabildiğine yükseltiyor. Fakat detaylar bu konumdaki birinin zayıf yanını oluşturuyor. Tam da bu konuda okuyucunun katkısı önem kazanıyor. O dönemi daha iyi tanıyan büyüklerim, uzak kaldığım uzun süreleri Ladik'te geçirmiş küçüklerim anlatımlarımı tamamlarlarsa, benim bilmediğim ayrıntıları belirtirlerse, hatta yanlış  olabileceğim yerlerde beni düzeltirlerse bu yazılar hem otantik hem de kalıcı, öğretici özellikler kazanacaklar. Bunu herkesten bekliyorum.     

  

 

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen

Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı

  Popülizm teorilerinin Erdoğan rejim(ler)ini açıklama gücü ve bir Performatif Edim Teorisi ihtiyacı Tezim o ki, 23 yıllık AKP-Erdoğan i...