Kasabanın hayatı
En fazla 4 yaş civarında olmalıyım. Merak bu ya sokakta
oynarken ayaklarım beni çarşıya yönlendirdi. Çarşı dediğin taş çatlasa 300-400
metre. Dedemlere gitmek için bile daha uzun mesafe katetmek gerekiyor.
Yeni Cami ve sinemanın önünden geçtim, hükümeti ve eski belediyeyi arkada
bıraktım, tam merkez caminin önünde çarşıya adım atacaktım ki bir yetişkinin
eli kulağıma yapıştı. ''Ne işin var çarşıda! Hadi yallah evine'' deyip beni
geri yolladı. Ladik o zamanlar farklı. Herkes herkesi tanıyor. Tabi bunu
erkekler, kadınlar ve çocuklar diye ayırmak lazım. Bütün erkekler bütün
erkekleri, bütün kadınlar bütün kadınları ve bütün çocuklar bütün çocukları
tanıyor. O zamanlar köyler de çok ve kalabalık. Erkekler
köylerdeki erkeklerin de çoğunu tanıyor. Kadınlar ve çocuklar için bu
geçerli değil. Ve yetişkinler çocuk ve yaşam nizamı konusunda kendilerini
başkalarının çocukları için de sorumlu hissediyorlar. Kasaba hayatının
yazılı olmayan kuralları var. Herkes kendini bu kurallara uymak hem de
uymayanları uyarmak konusunda sorumlu hissediyor. Ve bu son derece ilginç bir
hayat. Erkek çocukların çok dövüştüğü bu dünyada kavgalar, yetişkin birinin
kavga eden çocukları onlara birer okkalı tokat atarak ayırmasıyla sona
erdirilirdi. Yetişkinin tokadı ve sözü sulhun temel yöntemi. Fakat öyle bir
adalet hakim ki, kavga eden kendi çocuğu bile olsa yetişkin ondan da
tokadı esirgemiyor. Hem de aynı şiddette olacak, kendi oğlunu kayırmayacak.
Aksi takdirde ertesi gün bu sefer kendisi öteki çocuğun babası ile kavga etmek
zorunda kalıyor. Adet böyle, adalet böyle. Yetişkinin kulağımı çekmesi ve
eve göndermesi bu yazılı olmayan kasaba kurallarından geliyor. Bu kurallara göre çarşı yetişkin
erkeklerin dünyası. Kadınlar evde, çocuklar mahalle aralarında olacak!
Böyle herkesin herkesi tanıdığı, yazılmamış kurallara göre
hareket ettiği ve herkesin kendisini herkes için sorumlu saydığı topluluklara
sosyolojide kapalı kültür ya da kapalı toplum deniyor. Bu tabi şehir
hayatıyla kıyaslama içinde yapılmış bir tanım. Şehir hayatında herkes herkesi
tanımıyor. Anonim hayat hakim, sosyal ve kültürel farklılık ön planda ve ahlak
daha çok bireysel karakterde. Ortak davranış ve sorumluluk zayıf. Bu farkı ilk
Ferdinand Tonnies isimli bir Alman sosyolog 19. yüzyılda incelemiş. Yazdığı
kitap sosyolojinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Kitabın adı ''Cemaat ve
Cemiyet''. Eskiden ilkokul ve ortaokullarda bu kavramlar öğrencilere
öğretilirdi. Örnek olarak da o zamanlar Kıbrıs'taki Türk cemaati dile
getirilirdi. Cemaat insanların yazılı olmayan kurallara göre dilsel, etnik veya
din, dinsel bağları temelinde oluşturdukları topluluktu. İç düzeni değerler, gelenekler ve
alışkanlıklar üzerinden sağlanan sosyal yapı. Cemiyet ise herkesin vatandaş
olarak üyesi olduğu, yazılı kuralların hakim, kişiler arası bağların zayıf
olduğu; birbirini tanımayan insanların ortak yaşamlarını daha çok devlet
tarafından konmuş kurallar temelinde sağladıkları insan birlikteliklerinin adı
idi. Tönnies değerlerin ve doğrudan sosyal ilişkilerin oynadığı rol nedeniyle
cemaati insani bulur, cemiyeti ise insanın yabancılaşması olarak değerlendirir.
Bu tez başka sosyologların da ilgisini çekmiş, siyasi olanlar da dahil pek çok
teori ortaya atılmıştır. Ne var ki, şu an cemaat terimi öyle politikleşmiş ve
öyle itibarsızlaşmış durumdadır ki, onu bilimsel anlamıyla bile kullanmaya
çekinir haldeyiz. Bilimsel anlamda söyleyecek olursak, Ladik o dönemde tam
anlamıyla bir cemaat hayatı sürdürüyordu.
Tönnies
cemaate her türlü iyiliği yakıştırıyor. En başta da herkesin birbiriyle
dolaysız sosyal ilişkiye girmesini, iç dayanışmasını göklere çıkarıyor.
Cemaati, insanların akraba gibi birbirinin yardımına koştuğu, merhametin,
ahlakın ve sorumluluk duygusunun en üst boyutta olduğu bir yaşam olarak
tanımlıyor. Tonnies'e göre cemaat insani olandır. Cemiyeti ise bütün bu
iyi özelliklerin yok olduğu, insanların birbirine yabancılaştığı, ilişkilerini
kendilerine dışsal kurallar temelinde düzenledikleri garip, pek imrenilmeyecek, övünülmeyecek bir yaşam tarzıdır.
Tönnies bir açıdan haklı. Çünkü o günlerdekiihayatımı
gözümün önüne getirdiğimde, birçok eve teklifsiz girebildiğimi, sadece
oturmakla kalmayıp yiyecek birşeyler de isteyebildiğimi
hatırlıyorum. Bunlar ev sahiplerinin garibine gitmez,
aksine isteklerimi sanki kendi çocuklarıymışım gibi karşılarlardı. Annem evde
olmadığında bana sahip çıkarlardı. 1986 yılbaşında birkaç günlüğüne İsveç'e
bir gezi yapmıştım, başka arkadaşlarımla birlikte. Malmö kentinde İstanbul'dan
tanıdığım bir arkadaşıma misafir oldum. Bu ziyaret sırasında binların ana girişlerinde kapı
zilinin olmaması çok garibime gitti. Almanya'da bile böyle bir şey yoktu. Bu
tuhaflığı dile getirip ''Siz misafirliğe gittiğinizde binaya nasıl
giriyorsunuz'' diye sordum. Arkadaş güldü. ''Burada kimse kimseye
misafirliğe gitmez ki!'' dedi ve ekledi: ''Gidersek de önceden 8 kere
telefon ediyoruz. İş randevusu alır gibi. Gittiğimizde ev sahibi kapıda
olduğumuzu biliyor.'' Tönnies'in sevmediği cemiyet hayatı muhtemelen
böyle bir şey. O zaman tuhafıma giden şey şu anda Türkiye de dahil
neredeyse bütün dünyada normal hayat tarzı olmuş gibi. Aradaki tek fark
artık herkesin cep telefonu sahibi olması. Herkes her an her yerde
herkesle hem de görüntülü görüşme yapabiliyor. Misafirliğe gerek kalmamış yani. Fakat bu da yüzyüzelik, doğrudan
ilişki gibi şeyleri ortadan kaldırdı. Eğer insanlık doğrudan sıcak sosyal ilişki anlamına
geliyorsa, artık Ladik'te de pek insanca yaşamıyoruz galiba. Yabancılaşma her
yerde hakim olmuş.
Ancak Tönnies'in cemiyet hayatını yerden yere vuran düşüncelerine tam olarak katılmak da mümkün değil. Zira bir başka açıdan bakıldığında, kasaba hayatı bana hep mahkum hayatını anımsatır. Örneğin erkekleri ele alalım. Tamam, kasaba günümüz gözüyle bir erkek egemen toplum o yıllarda. Evin reisi onlar, iş hayatı, siyasal hayat sadece erkeklere ait. Kamusal hayatta sadece onlar var. Evde ve kasabada ne olacağına onlar karar veriyor vb. Fakat ben babamı sabah evden çıkan, sadece yemekten yemeğe eve gelebilen; evde kalma zamanı yemek süresi ile sınırlı, bunun dışındaki bütün zamanını evden kovulmuş gibi çarşıda geçirmek zorunda olan, ancak yatma vakti eve tekrar gelebilen biri olarak hatırlıyorum. Mahalle aralarında hklı bir nedeni olmdıkça serbestçe dolaşamıyor. Çünkü buralar kadınlara ait ve yetişkin bir erkeğin kadınlara ait mekanlarda dolaşması kasaba kurallarının kabul edemeyeceği çok ayıp birşey. Ahlak hatta namus meselesi. Yasak, tabu. Erkekler taş çatlasa 200 metre uzunluğunda 150 metre eninde iki sokaklı bir çarşının mahkumu gibiler. Bu sınırların dışına çıkmaları ahlaken yasak. Bütün günlerini bu sınırlar içinde geçirmek zorundalar.
Bunun karşılığında kadınlar da sanki kendi evlerine, en fazla kendi sokaklarına hapis gibiler. Çarşıya ancak kocalarının eşliğinde, o da ancak önemli bir iş, örneğin sağlık sorunu, resmi dairede bir muamele veya alış veriş vb için girebiliyorlar. Başka bir nedenle çarşının karşı tarafına gidecek olsalar, çarşının etrafında geniş bir yay çizmek zorundalar. Erkek dünyasında dolaşmaları çok ayıp. Tabu, yasak, namus meselesi. Evde çıngar çıkaracak derecede vahim bir suç ya da hata. Sadece öğretmen ve memurlar bu yasağın dışında kalıyorlar. İşleri icabı tabi. Kadınlar sokaklarda da misafirlikler hariç öyle pek serbest dolaşamıyorlar. Ev işleri ve çocukların bakımı tamamiyle onlara bırakılmış. Eğer ahır varsa hayvanlara da onlar bakmak zorundalar. Mahalle arası sokaklar esas olarak çocuklara ait. Ama bu bir sahiplikten çok başka tür bir mahkumiyet. Zira kahvaltıdan sonra anneler oğlan çocuklarını sokağa kovardı. Evde işleri yoktu. Haylazlıkları da evden kovulmalarının bir başka nedeniydi. Akşam ezanı okunduğunda evde olmadığımızda da dayak yerdik. Ancak yemekten yemeğe eve gidebilir, diğer zamanları sokakta oynayarak geçirmek zorundaydık. En zor durumda olanlar ise ergenlik döneminde olanlar ve genç bekarlardı. Birinciler henüz çarşıya takılacak yaşta değillerdi. Mahalle için ise fazla büyüktüler. Akıllarında da sadece flört olurdu. Fakat genç bir kızın sokakta yaşıti bir genç erkekle konuşması gene bir ahlak ve namus meselesi idi. Bu tabuyu deldiklerinde babalarından okkalı bir dayak yiyebilirlerdi. Oğlanlara daha yumuşak davranılır, en fazla bir azar çekilirdi. Ne de olsa kasaba hayatı erkek egemen bir dünya idi.
Şehirler eskiden beri ve dünyanın hemen her tarafında bu tür tabu ve yasakları törpüleyen özelliklere
sahiptir. Tanınmışlık azaldıkça hem yargılayan gözler hem de kontrol imkanı azalır. Şehirde erkekler çarşıya,
kadınlar eve, çocuklar sokağa mahkum değildir. Gençler
tanınmadıkları mekanlarda flört için geniş alanlar bulurlar. Avrupa feodalizmini
incelemiş tarihçiler, o dönemde ''Şehir özgürleştirir'' tabirin hakim olduğunu anlatıyorlar. O dönemde ne seyahat özgürlüğü
var ne de insanlar keyiflerine göre ikamet yerini değiştirebiliyorlar. Serflik
ve kalıntıları hakim. Ve bunlar ancak senyörün izni ile olabiliyor. Fakat şehirler böyle değil. Vatandaşlık var, senyör hakları mevcut değil. Orta çağda bu özgürlük olarak tanımlanmış. İşin ilginç yanı yasak yollardan da olsa şehire kapağı atıp bir yıl orada
kalmayı becerebildiğinizde özgür yurttaş statüsü kazanıyor, bu yasaklardan
kurtuluyorsunuz. 1960'lı hatta 70'li yıllarda örneğin Samsun'a gitmek bir günlüğüne de olsa benzer bir rahatlama, cemaat kurallarından özgürleşme sağlıyordu. Bu bakımlardan ben cemiyet
hayatının, anonim mekanlarda yaşamanın insanı özgürleştiren bir yanı olduğunu
düşünenlerdenim.
Ladik 1960'lardan günümüze köklü sosyal, kültürel değişimler
yaşadı. Cemaat özellikleri azalır, hatta kimileri tamamen kaybolurken, cemiyet
özellikleri yaygınlaştı. Cemiyete has serbestlikler günlük hayatımızda egemen
hale geldiler. Örneğin kadınlar ve çocuklar dövülmüyor artık. Erkekler çocuk
bakımını üstleniyorlar. Kadınlar çalışma hayatına dahil oldukça ev bakımı,
yemek pişirme vb de erkeklerin meşgaleleri arasına giriyor. Bunlar kanımca olumlu
şeyler. Ancak öte yandan ortak aidiyet duyguları, sosyal bağlar, teklifsiz
ilişkiler, karşılıklı sorumluluk vb gibi insani bir şeylerin de yok
olduğunu farkediyoruz. Bu paradoksal bir süreç. Kaybedilmiş bir şeylerin özlemi
ile ''iyi ki böyle olmuş'' duygusu yan yana, içiçe gidiyor.
Birşeyleri özlerken birşeylerin daha değişmesini arzuluyoruz. Nostalji ve
umut içiçe, birarada.
Facebook Ladikliler grubunda 1960'lardan bu yana
geçirdiğimiz sosyal, kültürel dönüşümü anlatan bir dizi sosyolojik yazı kaleme
almayı planlıyorum. Bu yazılarda o dönemin sosyal yapısını hikaye anlatımı
çerçevesinde tanıtırken geçirilen evrimi günlük hayata ilişkin çeşitli
kıyaslamalarla sergilemeye çalışacağım. Kaybolanı canlandırma gayreti ile
gelişmenin olumlu yanlarını yan yana getirme gayreti içinde anlatımlar yapmak istiyorum. Nostalji ile ''iyi ki böyle olmuş''u aynı anda içinde barındıran
yazılar olacak bunlar.
Doğal ki, bu tür yazılar ancak okuyucunun aktif katkı ve
yardımlarıyla mümkün olabilir. Ladik'ten çok küçük yaşta çıktım ve sadece ara
ara uğradım. Ladik bu uğradığım dönemlerde kafamda oluşan resimler sunuyor. Bu
kopukluk rahat kıyaslamalara imkan verdiği ölçüde bir avantaj. Ancak öte yandan büyük bir avantaj.
Resimler arasındaki büyük farklar kıyaslama yeteneğini alabildiğine
yükseltiyor. Fakat detaylar bu konumdaki birinin zayıf yanını oluşturuyor.
Tam da bu konuda okuyucunun katkısı önem kazanıyor. O dönemi daha iyi tanıyan
büyüklerim, uzak kaldığım uzun süreleri Ladik'te geçirmiş küçüklerim
anlatımlarımı tamamlarlarsa, benim bilmediğim ayrıntıları belirtirlerse,
hatta yanlış olabileceğim yerlerde beni düzeltirlerse bu yazılar hem
otantik hem de kalıcı, öğretici özellikler kazanacaklar. Bunu herkesten
bekliyorum.
Keine Kommentare:
Kommentar veröffentlichen